Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
Ankara
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Platform Toplantısı’na hoşgeldiniz. Bu toplantılarda her kentin kendine özgü son 30-50 yılı dikkate alınarak “Mimarlık kentleşmenin neresinde?” konusu tartışılmaktadır. Bunu Diyarbakır ve Antalya’da gerçekleştirebildik. Buradan sonra da Bursa, Eskişehir, Adana, İzmir, Trabzon ve İstanbul’da bu toplantılar devam edecek.

Sözü ilk konuşmacımız Abdi Güzer’e veriyorum.

Abdi Güzer: Türkiye’de kent ve mimarlık ilişkisi üzerinde bir tıkanıklık var. Bu aslında sadece literatür kısıtlılığından kaynaklanmıyor; ülkemizde kent ve mimarlık pratiği iki ayrı pratik gibi gelişiyor. İlk olarak; bu ilişki eğitimle kurulmaya başlanıyor ancak bu durum, her projenin kendi ölçeğinde kısıtlıdır ve o projenin imkanlarıyla sınırlı olarak var olabiliyor. İkinci olarak; bu konunun tartışılmasının gerektirdiği bütüncül bir tartışma çerçevesi yok. Bu nedenle Ankara bunun için iyi bir örnek.

Ben Ankara’nın bir merkezi olmadığını düşünüyorum. Yurtiçinde veya dışında şehri koklayabileceğiniz veya hissedebileceğiniz bir alan vardır. Yeni ve eski şehir merkezlerinde dolaştıkça bir deneyim yaşamaya başlarsınız ve bu deneyim üzerinden de şehri anlamaya çalışırsınız. Ancak Ankara için aynı şeyi söyleyemeyiz; Ankara’da hafızalarımıza yer eden böyle bir yer yok. Genç kuşak için Tunalı Hilmi bir merkez gibi görünür ama orası konut için tasarlanmış ve tesadüfen bu şekilde gelişmiş açık bir alandır. Daha genç kuşak için parçalı yeni açılmış alışveriş merkezlerinin olduğu yerler merkez gibi görünüyor. İlk sene mimarlık öğrencileriyle tanışma toplantısı yaptığımda şu soruyu yöneltiyorum; ”Ankara’da hangi yapıları seviyorsunuz?”. Bu soruyu sorduğumda kültür farklılığını çok açık bir şekilde görüyorum çünkü kenti temsil ettiklerini düşündükleri mimari yapılar hep bu tür yapılar. İstisnasız 3 senedir Ankara’nın en takdir edilen yapısı Migros alışveriş binası. Tüketim objesi olması konusunda spekülasyonlar yapılabilir ama olmayan bir gerçek merkezin işlevini yerine getiren birkaç yapıdan bir tanesidir bu bina. Günlük kültürün önüne geçerek her yerde abartılarak kabul görmesinin nedeni de kenti temsil eden mekandan yoksun olmaktır ya da kenti anlayabileceğimiz, üzerinden kentle ilişki kurabileceğimiz mekanların eksikliğidir. Geriyeyse tesadüfi olarak gelişmiş doku kalır. Bu tesadüfilik içinde iki şey barındırır. Bunların ilki; mimarlık olsun ya da olmasın mimarlığın elinden tutulmuyor. İkincisi ise; avangard ya da güncel insan kendini dünyanın dışına çekip, mekanların veya eylemlerin kendi akışkanlığı içinde başka bir şey de kurabilir.

Tesadüfen seçilmeyen “gerçek” sözcüğüyle “Gerçek bir kentle mi karşı karşıyayız?” sorusunu sorabiliriz. İstanbul’u gerçek kılan pek çok değer var ama Ankara için bu değerlerin azlığını hissediyorum. Merkezi alan dediğimizde kentin en çok kira getiren, en çok rağbet gören, yap-sat açısından en büyük yüzdelere sahip alanlarından, doğru düzgün sergisi olmayan, sokakları daracık, topografyası çok dik, kente uygun olmayan, mimari dil olarak Türkiye’nin en sıradan ve en klişe apartman diline sahip alanlarını kastediyoruz. Mesela Gaziosmanpaşa mimari açıdan negatif özelliklere sahip bir semttir. Arka planda ise çok fazla alandan bahsedilebilir. Deneyimlerimden hareketle, mimarlığın kentle ilişki kurmada bir sıkıntısı var olduğunu bunun sebebinin de ölçek sıkıntısı olduğunu söyleyebilirim. Ankara’da 1980 eşiğiyle mimarlığı, planın bir parçası olarak değil de zorunlu bir sonucuymuş gibi bir algılama söz konusudur. Kentin merkezinde çok büyük bir doku, sanki konut alanı olacakmış gibi düşünülüyor. Mülkiyetin paylaşımını esas alan bir fiziksel bölünme doğrudan kenti oluşturan yapısal dönüşüm olarak ortaya çıkıyor ve fizikselleşiyor. Mesela Ankara’nın hastaneleri, dershaneleri, özel okulları, birçok devlet dairesi apartman cinsindendir, yani 22/12’lik yapı bloklarından oluşurlar. Böyle bir doku içinde ne kent mimarlığı geri besler ne de mimarlığın kent hakkında soru sormasına yönelik imkanlar oluşur. Bu karşılıklı etkileşim olmayınca da iki sonuç ortaya çıkar. İlki banal ve sıradan dediğimiz patates baskısı gibi betonlaşmada bir kenara atmaya çalıştığımız klişe mimarlık, ikincisi ise aslında o ölçeğin barındırmadığı bir karmaşayı çeşitli nedenlerle o ölçeğe sıkıştırmaya çalışan abartılı bir mimarlık. Birçok mimar kentle ilişki kurma evresinde bu sıkışıklık içinde kendini dışa vurmaya çalışıyor. Yine Ankara’ya özgü olan bir şey daha; çok küçük yapı ölçeğinde çok fazla oynanmışlık olması. Kentselliği ve kentle ilişki kurma aşamasını kentin içinde arama konusu da oynanmışlığın sebebidir. Böyle olunca da yeni yerleşim yerleri başka şehirlerde olmayacak kadar yeni bir çekicilik kazanır.

Mimarlık Fakültesi araştırmalarına göre kentsel hareketlilik istikameti çok yoğun ve belirgin. Mesela gelir gruplarına bağlı olarak Ankara’da kimin nereye gideceği çok belirgindir. Gaziosmanpaşa ve Çankaya nüfusu Ümitköy tarafına doğru göç veriyor. Arka tarafta çok az da olsa kentle bütünleşmeye çalışan bir alan vardır ve bu önemli bir noktadır. Bu aslında sadece mimarlığın üstleneceği bir sorun değil, aynı zamanda kent kültürünün de bir sorunudur. Kentli olma biçimleri, kente yönelik üretim yapma biçimleri ve kenti tüketmeyle örtüşmeyen bir kentli yaşam biçimi oluşmaya başlıyor. Bizim alıştığımız anlamda sosyalleşemeyen mekanlar oluşmaya başlıyor. Kentin tarihsel, belleksel, simgesel izlerini ve referanslarını kurup, onun üzerinden çeşitli katmanlar halinde, anlamlar strüktürü oluşturamayan bir kentten bahsetmeye başlıyoruz. O parça içinde kentli de o yapının doğrudan yansımalarını barındıran bir kültürün sahibi olmaya başlıyor. O kültürün de ne kadar bir kent kültürü olduğu sorgulaması başlıyor. Ankara’da sanat, toplantı, tartışma yapıları geri kalmış ve ihmal edilmiş oluyor. Birkaç hafta önce “Ankara’nın Söktüklerini Dikmek” toplantısına konu olan projelerin hepsi; opera, kongre salonu, büyük kentsel yapılar ve meydanlar, ihmal edilmiş yapıların çoğunluğunu oluşturuyor. Kentte de bu baskıyı göstermemeye başlıyor, kent sonuçta çıkılıp kaçılacak bir alana dönüşmeye başlıyor. Kentte bulunan alt merkezler yeni bir kültür türü oluşturmaya başlıyor. Alt geçitler bir an önce kentten kaçmak için araçlardır bence. Alt geçiti çekici kılan merkezin karmaşası ve durulmayacak bir yer olması.

Ankara devlet merkezi olması nedeniyle bazı avantaj ve dezavantajlara sahiptir. Buradaki çelişki; Ankara büyük ölçekte yapı yapma şansını ister istemez barındıran bir şehir. Eskişehir aksındaki uzun ve yüksek olarak sağlı sollu yapılar, Ulus’taki yapılar kentle ilişki kurmayı birkaç tür biçimde göstermektedir. Maalesef bunların amaçlarını çok fazla yerine getiremediğini düşünüyorum. Bir zaman Bayındırlık Bakanlığı, yatırımlar ve bütçeler anlamındaki şansını iyi kullanamadı. Eskişehir yolunda bir Tekel yapısı var ve ne olacağı belli değil. O yolun en büyük binasının, bitmek üzere olan yapının ne amaçla kullanılacağı belli değil. Bakanlık binası yarışması sonuçlanmadan bakanlıklar birleşip ayrılıyor ya da aynı arsada iki tane aynı Halk Bankası binası bulunuyor. Böyle bir tesadüfilik içinde, Ankara kent olma şansını yitirdi.

İhsan Bilgin: Kentlerin merkezine Soho vari bir yapı yapmak da ne kadar kamusal anlamına gelir, tartışılır.

Tansel Korkmaz: Konuşmamda Ankara’nın ve kamusal alanının nasıl kurulduğundan ve kırılma noktasından bahsedeceğim.

Ben “Mimarlık kentleşmenin neresinde?” sorusundaki mimarlığı iki bin yıllık mimarlık formasyonu olarak algılıyorum, yani sadece mimar diplomasına sahip insanın yaptığı bir şey olarak algılamıyorum. Ankara ve mimarlık ilişkisini nasıl algılamalıyız diye düşünürken şunu yapıyoruz; durumu genellemeler üzerinden algılamaya çalışıyoruz. 21. yüzyılda, gelişmekte olan ülkelerde mimarlık ve kent ilişkisini irdeliyoruz. Tüm bu genellemelerle Ankara’nın durumunu anlayabiliyoruz ama bu tam olarak anlamamızı sağlamıyor. Ankara’nın spesifik bir yapısı var. Bu spesifik yapıyı anlarsak bu genellemeleri daha iyi algılayabiliriz. Şehirlerin spesifik yapısı, mimarlıkla ilişkisi belirliyor ve mimarlıkla ilişkisi, kentin spesifikliğini belirliyor.

Ankara, 1920’lerde kısıtlı kaynaklarla mütevazi bir başkent olarak sıfırdan inşa edildi. 19. yüzyılın başında ulus devletler nasıl inşa ediliyor? Bu konuda Anderson’un milliyetçiliğin kökeni ve yayılması konusunda yazdığı “Hayali Cemaatler” kitabı var. Burada Anderson ulusları hayali cemaat biçiminde tanımlıyor. Hayalin iki türlü anlamı olabilir. İlki uydurma ve sahtekarlık, diğeri ise yaratma ve çağrışım üzerinden tanımlanabilir. Anderson bu durumu daha çok yaratma ve çağrışım tanımı üzerinden anlatıyor. “Ulus hayali bir cemaatse bunun inandırıcılık stratejileri nasıl oluyor sorusunun ilk cevabı roman ve gazetedir, bunlar tesadüfi olayları öyle bir şekilde yanyana getirirler ki anlamlı olaylar ortaya çıkar. Ulusu, devletin varlığına inandıran şeylerden bir tanesi budur. İkinci strateji ise eğitim sistemi, kitle iletişimi ve idari düzenlemelerdir. Bunların hepsi hayali cemaatlerin zeminini oluşturan “network”lerdir. Bu stratejiler sayesinde hayali cemaatleri somut olarak gözümüzün önüne getirebiliriz.” diye tartışıyor Anderson. Bunu okurken bu kadar önemli bir strateji de, başkentin inşaatı olarak aklıma geldi. Bunun ilk örneği Paris’tir ve başkentler inşa edilirken Paris örnek verilir. Paris’i başkent konusunda benzerlikler ve farklılıklar olarak algılamak gerekir. Ulus devletinin başkentin inşaatına yaptığı yatırımı iyi anlamak için başka bir kavramı ödünç alabiliriz: Psikanalizde kullanılan “ayna evresi teorisi”. İlk evre olarak çocuğun aynaya bakarak bir imge üzerinden kendini bir bütün olarak algılaması, ego kurulmasının ilk aşaması mekanda bir görüntünün oluşmasıyla başlar. Hepimiz bir bütün olmadığımızı biliyoruz. Bu imge rahatsız edici bir bütünlük eksikliğini gizliyor. Başkentin gerçek anlamdaki inşaatıyla ulus devletinin inşaatı aynı şeylerdir. Bir ulus devlet tam da kendini kurmaya çalıştığında aksi olarak başkent, güçlüyüm, tümüm diye kendini inşa etmeye çalışıyor. Ankara 1923’te başkent oldu. Ankara kale eteklerinde 20-25 bin kişilik bir kasabayken nüfus güneye doğru gelişiyor ve 70 bine ulaşıyor. Ankara gençlik ve dinamizmin simgesinden uzak bir yapılaşmaya sahip oluyor. Tüm bunu denetlemek ve yönetmek amacıyla Jansen Planı oluşuyor. Bu planla güneye doğru gelişme aksı, bir omurgaya dönüşüyor. Taşhan’dan başlayıp Atatürk Köşkü’ne doğru bir bulvar ve aynı zamanda gençler için bir mikrokozmos oluyor. Bu bulvar modernleşmenin tüm yapılarına ev sahipliği yapıyor. Burada sanayileşmenin önderi Sümerbank, buna saplanan aksta modern şehrin kapısı istasyon, modülite ve modern şehrin konut ağırlama mekanı Ankara Palas, modern devletin finans aygıtları bankalar, dokunulmamışlık ve doğallık, arınma ve dinamizmi simgeleyen gençlik parkları var. Tüm bunlar millet ve cumhuriyetle özdeşleşiyor, modernleşmenin en önemli temalarını oluşturuyor.

Türk Ocakları var mesela, orda hayali bir cemaat var, kendilerini uyanış gibi düşünüyorlar, hem kendilerini kadim bir şey gibi göstermeye çalışıyorlar hem de modern, böyle ikili bir yapıları var. Genç Türkiye Cumhuriyeti için çok önemlidir. Cumhuriyetin kopmak istediği şeyi Etnografya Müzesi ile modern bir strateji olarak müzeleştirdiğini görüyoruz. Bu stratejide mesafe duygusu, yakını uzak, uzağı yakın kılmak duygusu hakimdir. Sonrasında sergi evi, opera, modern şehrin eğlence mekanıdır. Türk Hava Kurumu, modern ordu, en teknolojik olanıyla burada temsil ediliyor. Radyo Evi’yle kitle iletişim aygıtlarının öneminden, İsmet Paşa Kız Enstitüsü’yle kızların, modern kadının hayattaki eğitimi ve önemden bahsedebiliriz. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’yle, ki bu fakültenin ismi hiç de tesadüfi değildir, hayali cemaatleri atma konusundaki önem, Sağlık Bakanlığı ile devletin hijyene verdiği önem ve orduevi ile ordunun bu genç Cumhuriyet’teki önemi, Sıhhiye ve Güven parklarında, dinamizmin ve dokunulmamış bir doğanın önemi vurgulanmıştır. Sonrasında bakanlıkları görüyoruz, ki bunlar bürokrasinin modern devletinin aygıtlarıdır. Köşk de milli kahramanın evidir. Atatürk Bulvarı, Türkiye Cumhuriyeti için bir mikrokozmostur. Türkiye Cumhuriyeti burayı modernleşmenin evi olarak kurar ve diğer yandan buraya bakarak kendisi de buna inanır. Burada dışlanmış olaran hiçbir dini yapı yoktur. Eskişehir, Kale’yi hep yavaş yavaş eskiyen bir panorama olarak, yani geçmişte romantik bir imge olarak önemsemiştir. Burada Kale ile görsel ilişkinin kesilmemesi isteniyor. Modernizmde tarihin izine yer yoktur. Modern dünya kendini sıfırdan inşa etmeye çalışır. Bu enerji rahatlıkla burada okunabiliyor. Hem inşa etme hem de sıfırdan inşa ederek geçmişin izini silme çabası var. Bu anlamda da homojenlik var, çelişki ve trajediyi ortadan kaldırıp uyum üstüne kurulu bir mekan var. Çevrenin alçak gönüllü ve gururlu olduğu fotoğraflardan da rahatlıkla görülebilir. Bugün Ankara’yı temsil eden herşeyin bu imgeyle de alakası var. Düzen, homojen bir çevre, hijyen, yapma inadı ve kararlılığı ve buradaki çelişkiyi hesaba katmama, gösteriye kaçmayan formal kodlara düşkünlük... Buna saplantı da diyebiliriz. Bütün bunlar Ankaralılık denilen şeyin öğüdüyle inşa edildi.

Bulvar kadar ritüeller, marşlar, yerli malı haftalarının da çok önemi var, ancak Bulvar’ın özel bir önemi var, Bulvar hem bunun evi, hem de kültürü sabitleyen şey. Bulvar aslında Ankara’nın omurgası, aynı zamanda kaybolmuş bir merkez. Bunların tümü bir anıt gibi çalışır. 1970’lere kadar gelen dönemde aslında Bulvar bütün Ankara için bir dinamo biçiminde çalışıyordu. Ankara’nın gelişmesine ilham ve hız veren bir referans noktasıydı. 16. yüzyıl Roma planı üzerine yazılanları okuyorum. İdeal ve deneyimin iç içe geçtiği, kağıt üzerinde kalan bir proje değil, dini noktaları bir sistem halinde birbirine bağlayan bir plan yorumu getirmiştir ve bu yönü de beni çok etkilemiştir. Harita üzerinden değil de gezilerek ve görülerek yapılmış, topografya dikkate alınarak oluşturulmuş, ideallerin ve deneyimlerin uzlaştığı, o zaman için devrimci bir planlamadır. Öncüllerini iyi anlamış olduğundan bu devrimcilik içinde öncüllerini de korumayı bildi. Roma planının başarısı bu uzlaşmadadır.

Jansen’in Ankara Projesi’nin başarılı olması coğrafi ve kültürel potansiyellerini iyi anlamaktan kaynaklanıyor. Bulvarın inşası sırasında kentin inşasıyla ilgili pek çok şey ortaya çıkmıştır. Jansen, başkentin inşaatının aslında kamusal alan inşaatı olduğunu çok iyi anlamıştır. Kamusal alanları şehri birarada tutan bir tutkal gibi düşünüyordu. Şehri okunabilir bir bütün olarak algılamak için bu kamusal alanların farkındaydı. 80 öncesi dönemde insanlar kamusal alanda yaşananlara hep pozitif bakarlar. Ama kesinti 70’lerde başlayıp 80’lerde yoğunlaştı. Bulvar üzerinde trafik bant sistemi bir bozulma olarak nitelendirildi. Mimarlık formasyonunun yardımıyla inşa edilen kollektif arzu, 70’lerden sonra mimarlık disiplinin formasyonuyla ilişki kuramadı. Örneğin Bulvar’ın boşlukları, nesneleri ve hareketiyle ilişkisi olmayan kat yükseklikleri verildi. Bir başka örnek, Atakule şehrin boşluğunu anlamadan, boşluğa set çeken bir yapı. Mesela Karum, benzer fonksiyonlara sahiptir ve Kavaklıdere Şarapları arazisine inşası çok da zor olmuştur sanırım. Kente yer açmak ve kenti bir yerlere çekmek konuları dikkate alındığında farklı bir şeyler ortaya çıkar. 70’lerde neden mimarlık formasyonundan yardım alınamadığı konusunda verebileceğim ilk cevap şu olabilir; bazı kentler eğilimlerini gerçekleştirebilir bazıları gerçekleştiremez. Ankara’da bunları gerçekleştirmek de şanssızlığa neden oldu. Ankara içinde bulunduğu modern dünyada kendi imgesinin içine hapsoldu. Dinamizmini ve dünyayla ilişkisini kaybetti. Kollektif arzuyla mimarlık ilişkisi kesildi, birleşemedi. 50’lilerden sonra Türkiye’de mimarlar şehirleşmeye uzak kalarak marjinalleştiler ve kentle ilişkilerini unuttular. Dolayısıyla yeniden nefes alıp mimarlık formasyonunu hatırlamanın zamanı geldi. Sorun bulvarın ya da binanın mimarla yapılıp yapılmaması değil. Sorun; bütün bu formasyonun şehirle nasıl ilişki kuruduğunun unutulmuş olması. Diğer sorun da başarılı olup, imgeye hapsolma durumudur.

Can Çinici: Ankara’daki kent mimarlığının son 15 sene içindeki değişimlerine değineceğim. Öncelikle şunu belirteyim; Ankara’nın bana anımsattığığ ilk şey “bina”dır. Bu, kendi içinde belli açılımlara sahip ama yine de bir kent, binalardan ibaret olmamalı. Ankara’nın ilk yıllardaki kuruluş biçimi, “Visible Politics” üzerine yapılanmıştır. Binalar yapılıyor ve modernleşme sürecinde bu binalara anlam veriliyor ve toplumun da bunu o şekilde anlaması isteniyor. Modern kent oluşumu tepkisel muhafazakarların ve ılımlı insanların yaşadığı Bahçeşehir’de görülüyor. Burası düşük dokularla oluşturulmuş bir yer. Modern kent sorunlarıyla birlikte Ankara’nın binalardan oluşmasından bahsediliyor. Kent mimarlığının öneminin farkına varmak lazım. Mimarlık ve Kentsel Tasarım iki farklı bölüm olarak okullarda yer alıyor. Söylemek istediğim mimarların kentler için varlığını sürdürmesi. Mimarlığın kentsiz beslenemediği, ona referans vermeden oluşamadığı bir durum söz konusu. Mimarlık bina yapmaktan daha fazla ve derinlikli bir meslek. Kent mimarlığı parantezini kafamızda açmalıyız diye düşünüyorum. Avrupa’da bu terime çok yer verilir.

Ankara’nın yollarla ve yeşillerle olan münasebeti dikkatimi çekiyor. Bu ikisini ciddi bir şekilde yeniden düşünmeliyiz. Okuduğum bir hikayeye göre 5 tane minibüs arteri üzerinde gelişen bir kent burası. Ankara okumalarıyla beraber çok zengin bir yere dönüşebiliyor. Sıhhıye’deki CSO alanı, çok heyecanlı bir alan ancak aynı zamanda çöküntü bölgesi olarak anılan bir yer, bir yarışma için burada bulunmuştum ve bir modern kentin yaşayabileceği tüm problemlerin burada var olduğunu gördüm. Aslında bu dünya ölçeğinde modern mimarlığı ilgilendiren bir konu ve buranın böyle garip bir inşaat çukuru halinde duruyor olması bana Ankara’nın zamansız duran bir kent olduğunu hatırlatıyor. Bu çöküntü alanının çöküşüyle ilginç mekanlar ortaya çıkabilir. Mesela buradaki ıssızlık çok hoşuma gidiyor, bana ilham veriyor. Yapılaşma gafları ve stratejik problemler var, olabilir ama mimarlar burayı bir daha düşünmeli. SSK İşhanı’nda “Gölge” isimli bir bar var ve çöküntünün oluşturduğu rahatlığı hissedebileceğiniz enterasan ve rahat bir yer burası. İkinci olarak, kent mimarlığı yolları dikkate almalı ve yol modern kentte tavır alınması gereken önemli konulardan bir tanesi olmalı. Mesela Eskişehir’deki Sayıştay Binası’nın çok önemli bir ritmi varmış gibi gözüküyor, fakat o hıza nazaran çok simetrik tasarlanmış, girişi sanki barok ve durağanmış gibi hızı yansıtmayan bir biçimi anımsatıyor yani kent mimarlığını yansıtmıyor. Mesela Kuğulu Park Yarışması’nda her önemli kavşakta bir park var. Kavaklıdere Kavşağı’ndaki Kuğulu Park da önemli bir nokta. Meclis Kavşağı’ndaki İnönü Meclis parkı, Gençlik Parkı gibi. Arabayla münasebette park nasıl olacak konusuna mimarlar değinmeli. Ankara kampüslerden oluşurken, yollar da bunlara bağlantı sağlıyor. Ankara’da gündelik hayatınızı arterlerin götürdüğü yönde planlayabilirsiniz, arterleri çok cılız buluyorum. Ankara’daki kampüslere son noktayı Ortadoğu Teknik koymuştur. Sınırlarının kontrol edildiği, nizamiyesi olan kampüsler var. Diyagramları üst üste geçmeyen bir kent burası.

Ali Cengizkan: Bugün konuşulan konu mimarlık ve kent kültürüne ait. Kendi tartışmamı Ankara’ya layık biçimde borsada sözü geçen “çapa” kavramıyla belli noktalara bağlamak istiyorum. Ankara’nın numune ve örnek kent olduğunu düşünüyorum. Özellikle 20.yüzyılda ve 1920’den sonraki kuruluşunda, biçim değişiminde ve yeniden kuruluşunda bu örnekliğin hakim olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda mimarlık açısından bakıldığında, 1950’lerin 2. yarısından başlayarak belki en son bu dönüşüm dinamiklerinin 1965’te tamamlandığı düşünülebilir. Kötü bir örnek olarak da düşünülebilir; iyi bir şeyin örnek olması gibi kötü bir şeyler de örnek olabilir ve etkisini sürdürebilir.

Bütün tartışmayı 3 eksen üzerinde yapmayı tercih ediyorum. Örnek olarak Ankara ele alındığında, başka kentleri kurmak açısından da şablon olabilir. Ankara için birinci eksen, tarih eksenidir. Bu eksende, 2500-3000 yıllık tarihi olmasını hatırlamak kadar unutmanın da önemli olduğunu vurgulamak istiyorum. Bazıları unutulurken bazıları amaçlı olarak hatırlanabiliyor. Unutma, yeniden kuruluş döneminde kurucu ve imgeyi belirleyen önemli bir nokta. Ankara’nın ulus devleti ve sıfırdan kurulan kent olduğu olgusu, Ankaranın 3000 yıllık tarihini bastıran bir ögeydi, bunu sokakta bile hissedebilirdiniz. Bu arada Roma Hamamı, Ankara Kalesi gibi belli öğeler, Ankara tarihinin derinliklerinde duruyordu. Ama pratiğe nasıl dönüştüğü yani tarihin nasıl yaşandığı konusu daha önemli.

İkinci eksen ise kentin global eksende değişimidir. Bunun büyüme ve gelişme gibi yan anlamları var. Tüm bu konuşmaları tek tek irdelemek zor ama attığım çapalarla ve belki diğer konuşmacılara göndermelerle “Ankara’yı nasıl düzeltebiliriz?” konusunda yeni bir duruş edinebiliriz. 1920-1923 yılları arasında devletin biçimi belirlenmediğinden; kalıcı olmadığını düşündüğümüz nüfus artışı 29 Ekim 1923’ten itibaren kalıcı oluyor ve çok büyük bir ivmeyle artıyor. 1923-1929 yılları arasında 4,5 kat nüfus artışı var. 1940-1945 yılları arasında, 2.Dünya Savaşı sırasında tüm ülke kentlerinde kentsel nüfus azalır ve kıra geri dönüş yaşanırken Ankara’nın nüfusu artmaya devam ediyor. 1950’lerde endüstrileşme ve kırdan kaçışla artış devam ediyor. Böyle bir değişimin ekonomik ve coğrafi yönleri de var. Meslek alanı içindeki değişimlerin ve gelişmenin, ideolojik ve söylemsel yönleri üzerinde durmak gerek. Dolayısıyla böyle bir eksende tematik olarak 1920-1930 yılları arasında Ankara’da hala devam eden mimarlık açısından bakıldığında, bağ evlerini görüyoruz. 65 yıldır unutulanı anımsıyoruz, oysa fotoğraflar ve yaşayanlar orada duruyor. 1920’den 1995’e kadar mimarlık kültürüne, bağ evlerine ve burada yaşanmışlığa, bunun kentsel kültürün hangi kefesini doldurduğu konusuna değinemiyoruz. Buradaki unutuş kasti midir, tartışılır.

Üçüncü eksen ise kalitedir. Kalite ve kalitesizlik Ankara ve tüm ülke kentleri için önemlidir. Kent ve kentleşme düşünüldüğünde üçüncü eksene ek olarak “modern ve modernleşme” konusuna değinilmelidir. Kaliteye örnek olarak 50’lerde Menderes’in İstanbul operasyonları vardır. Yine Menderes’in 1955-1957 yıllarında Ankara’da da operasyonları olmuştur. Bu operasyonlar sonucunda Ankara’ya ilk çevre yolları yapılmıştır. Sonucunda da Altındağ ve Kale’nin üzeri sağlıklaştırma açısından kapatılmıştır. Yine burada tümüyle olmasa da ilk başlangıç yıkımları olmuştur. Bu konu, kente aynı dışarıdan bakışın ürünü olmasına rağmen hiçbir yazılı kaynakta yer almaz. Ankara’nın kuruluşunda mimarların şehir plancısı olarak çalıştığı stadtbauer kavramının etkin olduğu Jansen gibi kenti iyi anlayan mimarlar anlamında görülürken 1960’lara yakın tüm dünyada şehir planlama disiplininin doğuşu görülüyor. Meslekteki değişimin va başkent olmasının Ankara için önemli bir dönüştürücü etkisi olmuştur. Kaliteyi derinden okuduğumuzda modernleşme ve modern arasındaki ayrım gibi bizim kendi kültürümüze özgü tarafları da görmek mümkün. 1955’lerin gazeteleri okunduğunda yeni arterler açma, çağın koşullarına daha uygun bir kent içinde dolaşım sağlama, üst söylemsel olarak herkesin onayladığı bir durumdur. Niteliğin kendisine bakıldığında, ne bahasına yeni çevre yolu yapılıyor dendiğinde, artık eskisi gibi, kendi usul ve süreçlerindeki nitel aşamalara göre yol imalatı olmadığı görülür. Çünkü tıpkı modernleşmede olduğu gibi hız önemlidir. Dolayısıyla modern ve modernleşme ile kent ve kentleşme arasındaki bağlama bakıldığında, modernleşmede belli hedefler ve yollar açarak ulaşımı iyileştirip parklar açmak, kenti ön plana çıkarmak için ön şarttır. Bu indirgeme faaliyeti, aradaki nitel sıçramayı unutmamıza neden olur. Kente gelen elektrik, su ve kanalizasyon düşüncesi yetmeye başlayabilir. Bu özelliklere sahip o kent sanki modern olur, kasaba niteliğindeki bir alan kente dönüşür. Bu ortalama zihniyet kentin ortalama kullanıcılarına da yansımıştır. Bu indirgemeler tarih ve değişim, niteliksizlik açısından değerlendirildiğinde, kapsamlı ele almak için, gelecek konusunda ipuçları verebilir diye düşünüyorum. Arterlerle gelişen kent mimarlığı şart mıdır? Bir kent yayalar için tasarlandığında arterler 2. planda kalabilir. Nedense Ankara’da altlı üstlü yaya geçitleri sanki bir yerleri birbirine bağlamak için değil de kendileri varlarmış gibi indirgeme çabasının ürünü olarak yer alıyor. Yollar hız ve bir yerden belli yere gitme açısındann önemlidir, ancak kent adına ne ifade eder diye sorduğumuzda bizim mimari ve kenti yaşama kültürümüzde önemli bir nokta oluşturduğu söylenebilir. Bir kent sadece alt yapılarıyla var olamaz. Belde yönetiminde kentte kentlilerin de var olduğu hatırlanmıştır. Büyük konser salonunun olmamasına rağmen büyük açık hava konserlerinin yapılmasının nedeni oydu, yani kurucu olabilmek için 3 boyutta çaba harcayıp kentin kendiliğinden arzu edilmeyen gelişmelerinin önünde kendi ütopyanızla birlikte durabilmek için kentliyle birlikte olmak zorundasınız.

Son olarak, belli bir konu üzerinde konuşurken, söylemin kendisiyle ilgileniyoruz. Buna çarpıcı bir örnek Alptekin Müderrisoğlu’nun “Kurtuluş Savaşı’nın Mali Kaynakları” isimli kitabıdır. Üç yılda, sonradan Türkiye Cumhuriyeti olacak devlet, savaşı nasıl kazanmıştı, bunları besleyen para ve silah kaynakları nelerdi? Burada varolan pratik söylemselliği konuşmaktan çok, kazanmanın biçimleri üzerine konuşmaktan hoşlanıyoruz. Bu da bütün bakışımızı pozisyonumuzu kurmaya yönelik bir uyarı, en azından kendi kendime.

İlhan Tekeli: Yapılan açıklamaların bir strüktürü var. Kentlilerin kentte yaşarken elde ettikleri, negatif duyarlılıklarıyla ön plana çıkan ve nedenleriyle ortaya koymaya çalıştıkları bir söylemleri var. Kentte yaşayan biri olarak bu tespitleri doğru olarak değerlendiriyorum. Acaba böyle bir analizle nereye varabiliriz? Bu analiz sonunda kötü bir hava da sistem içinde kalıyor. Cumhuriyetin başından beri bir şeyler yapmaya çalışmışız, sonunda da becerememişiz. Böyle bir söylem yeterli midir? Gözünü buna dikmiş ve mimarlarıyla şehir plancılarıyla başarısızlığa uğramış bir ulus düşünün. Bu söylem üzerinde biraz temkinli davranmak lazım çünkü mimarlık, konularında tümüyle bir başarısızlık gibi görülüyor. Mimarlık mesleği Türkiye’nin yaşadığı büyük dönüşüm içindeki bu kentleşme dönemine denk geliyor, peki kendisine neden sağlam temeller kuramadı? Daha sonraki küreselleşme sürecinde neden aktif bir dönüştürücü aktör rolüne giremedi? Bu önemli iki soruya üretilecek çözümler şöyledir: Mimarlık konusunda hiçbir şüpheye ve mimarların gelmesinden dolayı bir kaygıya düşmezken, anlayışta sorun olmadan, kent ve toplum değişirken bunun başarılı olmasını engelleyen nedenler var. Bu analiz, eğer merkeze alınırsa ve her koşul başarılı olmak için tayin edilirse, pratikte olmasa bile kağıt üzerinde kurulabilir. 2. pozisyon da 1.si kadar başarılı olabilir. Acaba mimarlığın dayandığı zihniyet çevresi, bu dönüşüm içinde başarılı olabilme şansına sahip mi? Bu soru üstünden yeni bakış açıları nasıl geliştirilir? Bu dönüşüm içinde bir tane hatasız doğru anlayış var, ötekilerin yanlışları dolayısıyla da tüm ülke sefalete gidiyor. Aslında ülkenin yaşadığı dönüşümün çözülmesi zor bir şey midir? Bu dönüşüm, mimar olarak rahatsız olsak da bazı iyi durumlara sebep olabilmiş midir? Olumlu bir cevap vermek gerekirse; kentleşme çocukluğumda başladı ve hala da belediyelerde yaşayan nüfus %80, demek ki Avrupa’daki kentleşme deneyiminden 2,5-3 misli hızlıdır. Bu kentleşme deneyiminde mimarın başarılı olması için bir koşul var, o da; bu kadar büyük gelen kitleye iş bulacaksın, altyapı yapacaksın, yerleştireceksin ve bunu şehir içinde yapacaksın. Bunlar büyük miktarda kapital isteyen işlerdir. Kapital azken bunu çözeceksin.

Avrupa bunu daha yavaş bir süreçte yaşadı. Türkiye, devrimler ve ayaklanmalarla bunu gerçekleştirdi. Bu açıdan bakıldığında hepsinin başarısız olduğu düşünülemez. İstanbul’un 20 sene öncekinden daha iyi durumda olduğu düşünülürse söylemimizde yanlışlık olduğu düşünülebilir. Başarıları ön plana çıkarıp bundan doyum elde edebilmek mümkündür. Diğer taraftan var olan mimarlığın, hızlı dönüşümünde kullanılma biçimi ne kadar başarılı? Mimarlık, temelde bina referanslı bir kavram, ikinci olarak binanın dizaynını dolayısıyla yapının tam denetimini ön görüyor. Ve bu faaliyetin Vitrivius’dan beri işaret edilen başka bir özelliği teknoloji, ahlak ve estetik boyutlarını da içermesidir. Ama kendi tarihini diğer boyutların dışında tutarak, yalnızca estetik boyutu üzerinden yazıyor. Bu kentin yapılaşmasındaki modernist meşruiyet çerçevesine işaret eder. Modernist meşruiyet, kentte yapı yapılması için yapının önceden tasarlanmış ve toplumun kurallarına uygunluğu usulüne göre tasdik edilmiş bir sistemi ön görüyor. Bunun dışındaki yapılar meşru değil. Bu meşruiyetin, hızla yapılaşan kentler açısından şöyle bir anlamı vardır: 1948 yılında köylerden kalkıp İstanbul’a gelen insanların meşru olarak yaşayabilmesi için belediyeden imar planı ve izni alıp bir arsa edinmesi ve burada yaşaması lazım. Toplumda yaşanan dönüşümde bu meşruluğu savunursanız dışarıda kalırsınız. Gelen kişiye kapasitesi dışında bir meşruiyet giydirmeye kimsenin hakkı yok. Yani toplum, kapasitesi olmayanları suçlu ilan edemez. Buna rağmen Türkiye’de bu insanlar gelip meşruiyetlerini ilan edip siyasi güçlerini kazandılar yani bir çeşit modernist meşruiyet kalıplarının tüm engellerine rağmen bunu başardılar. Bugün modernist meşruiyetin çerçevesinde kritik edilen siyasi bir güç var. Bunun için de kentler de hoşa gitmeyen biçimler oluştu. Ama toplam değerlendirmelerde bir yerlerde durulmalıdır.

Mimarlığın bina kontrolüne dayalı zihniyetini, kentin tamamı karşısında algılarsak kentin tümünün denetlenemediğini görebiliriz. Mimar kendi yaratıcılığı için kendi binası üzerinde tam denetim ister. Aynı mimar, kentsel tasarımcı olursa kendi alanında aynı denetimi ister. Her parçalı mülkiyetin mimarı da tam denetim istiyor. Bu çelişkiyi çözmek imkansız. Bu nedenle mimari denetim ve kontrol haklarıyla kent plancısının hakları uzlaşmalıdır. Denetlenebilecek kadarını tasarlamak, makul çözümü üretilebilir. Tasarım ürününün ve buna ilişkin kuramların değerlendirilmesi ancak nihai ürün üzerinden yapılabilir. Denetlenebilecek kadarını tasarlamanın nihai ürüne dönüşmemiş ara kademelerini tasarım kuramları çözemiyor. Bu çözümsüzlük her türlü ele alışların tutarsız olmasına sebep oluyor. Bu nedenle mimarlık düzeyinde denetim talebiyle, kent düzeyine uzatılan aynı talep tutarsızlığa neden olur. Aslında ülkemizdeki kent denetim ve biçimlendirilmesi düzeyini, mimarlıktaki denetim ve biçimlendirme probleminin uzantısı olarak görmek eğilimi, yalnızca mimarların değil tüm aydınların eğilimidir. Onlar da bina düzeyinde bu işi algılıyorlar ve kentin karmaşıklığını algılayamadıklarından tüm değerlendirmeleri, mimarlara olumsuz eleştiri niteliğinde oluyor. Kamuoyunda bu değişmeler karşısında yaygınlaşmış bazı değerlendirmeler var. Bunlar çarpık kentleşme, betonlaşma ve kimliksizleşmedir. Bunların altında mimarlık düşüncesinin kent düzeyine uzatılması var. Çarpık kentleşme temelsiz planı, betonlaşma yüksek yoğunluğu kritik etmek amacıyla kullanılır. Yüksek yoğunlukta Amerikan kenleşme biçimini Türkiye için amaç olarak koyuyorsunuz, aslında bu yapılırken Avrupa’nın kentsel çapta çevre sorunu olarak kabul ettiği kompakt şehirler savunuluyor. Basmakalıp şeyler ülkemizin kentleşme problemini anlatmak amcıyla kullanılıyor. Kimliksizleşmeyi tüm kentlerde yapılan kutu kutu binalar olarak görüyor herkes. 19. yüzyılda da farklı değildi. Türk evi tüm Balkanlarda aynıydı. Halbuki bunu sanki o zamanlar farklıymış gibi kullanıyoruz. Farklı perspektiflerden baktığımızda birçok başarılı örneğimiz olduğunu görebiliriz.

İhsan Bilgin: Mimarı, mimarlığı statikleştirmiş, dondurmuş bir söylem, bir güzellik anlayışı var. Değişen fakat değişimi kavrayamamış ve kendi güzellik anlayışını dayatan bir toplum var. Sonra buna paralel ama bundan hoşnut olmayan yeni ya da eski kuşaklardan birileri buna karşı şüphe duyuyor ve buna karşı durabilmek için buna dayalı yeni bir söylem kuruluyor. Bunun üstünden mimarlık ve mimar tanımları, değiştirildiği zannedilerek gündeme getirildiğinde “Mimarlık kentleşmenin neresinde?” sorusunda hiçbir değişim olmamışcasına “statik olunamayacağı” söyleniyor. 19. yüzyılda aynı soruyu birçok ülkeye sorabiliriz. Bunun cevabı garında, cephesinde veya parlemento binasında olabilir. 1920’lerde mimarlık batsın, bitsin deniyor. Bütün formasyon, içerik ve görüntü değişiyor ama bu süreçte başarılı olunacak diye bir kaide yok. 19. yüzyılda başarılı olanlar, sadece büyük kentlerin monşeriyken, 1920 sonrasında bu insanlar herşeye karışıyorlar, politikacı olabilirken diktatör ve sosyalist de olabiliyor. 1950’lerde birileri hiçbir değişimin olmadığını söylüyor. Bizler meslek içi değişimi 20’lerde değil de 90’larda yaşayanlar olarak, başka disiplinlere de kafa yormuş farklı bir kuşağa tam olarak yaşadığımızı fark ettiremiyoruz demek ki. Ne 19. yüzyılın Mozar’ı, ne de 1930’ların modernistleri bu arsalara, bu garip boşluklara böyle bakabilirdi. Burada en azından hiçbir değişim olmadı denemez. Bütün bu değişime rağmen bu gözükmüyorsa burada bir sorun vardır. Tansel’in dediği gibi ulus devletin içine hapsolduk. Bir sonraki kuşak gelip, sizin bir zamanlar güzel diye ifade ettiğiniz, ulus devletinin içine hapsolmuşsunuz yorumunu yapabilir. Bugünkü kuşak kritik ettiklerinden söylem kurmaya çalışıyorlar. Mesela bizim kuşakta “çarpık kentleşme” kelimesini kullanmayız. Bunu tırnak içinde kullanırken bu tırnak farkedilmiyorsa bunu da konuşabiliriz.

Salondan: İlk olarak entellektüel duyarlılığın sonucu olarak gelişen eleştirel pozisyon, kimi zaman abartılı, keskin ve gerçekdışı bulunabilir. Benim baştaki kente bakışımdaki duyarlılığım gibi. Ankara’da gözden kaçmaması gereken özel bir uç nokta olduğunu düşünüyorum. İngiltere’de binlerce kez tekrar edilen patates baskısı gibi Viktorya Evleri var ama hastane ve parklar ev cinsinden yapılmamış. Ama Ankara’da temel bir yanlış var ve bu yanlış kent ve mimarlık arasındaki ilişkinin kurulamamasından ileri geliyor. Ancak bu ilişki kurulduktan sonra disiplinel eleştiriye girilebilir. Uzaktan bakıldığında bu ilişki çok eksik. Özellikle de Ankara’da çok öne çıkıyor. Sınırları bitmiş, belli bir durumdan sonra kendini yeniden var edemeyen bir durumda şu an ki Ankara. Bunun da disiplinler arası denetimden kaynaklandığını düşünmüyorum. Aksine denetimin her aşamada fazla öne sürülmesinden ve içindeki çeşitliliğe imkan tanımayacak kadar sınırlayıcı olmasından kaynaklanıyor.

Salondan: Kontrol edilebilecek kadar yapı yapmak kendi başına bir şey ifade etmiyor. Mimariye ve kentsel tasarıma müdahalenin çok çeşidi var. Planlanan ve inşa edilen bir binanın, bir kısmının korunması, bir kısmının ise zaman içinde kendi dinamiklerine terk edilmesi. Buradaki koruma kontroldür. Aslında hepsinin içerisinde giderek azalan bir kontrol süreci var. Kontrolü başka türlü anlamamak lazım. Kentsel tasarım yetmediğinde kent mimarlığında giderek daha büyük ölçekte denetleme mantığı kuramazsınız. İkincisi; mimarlık ve planlama, ilgilendikleri kente göre alacakları pozisyonu, siyasal yönlerine göre değil kültürel misyonuna göre alır. Sizi yöneten devlet de bu pozisyonu kabul etmezse bu sizin her türlü kültürel hayatınıza yansır. Bunu düşününce, mimarlığın Ankara’da bu kadar kutsandığı vakitlerde müzik, resim, opera da kutsanmış. O zamanın devlet programında yazmamasına rağmen Cumhuriyet Dönemi’nde yer alan, kültürel ve sanatsal misyon gerçekleştiriliyor diyebiliriz. Mimarlık kentleşmenin bir yerinde misyon istiyorsa, kentleşmeye dair bilgileri edinmek, kendi kültürel içeriğinde ve derslerinde buna yer vermek, kenti bütün boyutlarıyla tanımak zorunda. Mimarlığın kenti dinamikleriyle tanıma gibi bir görevi var. Aksi takdirde mimar, her aydın veya entellektüel kişinin söylediğinin dışında bir şey söyleyemez. Geçen hafta İstanbul’daydım, Bağcılar’ı ve Gaziosmanpaşa’yı gezdim. Çankaya’nın iki misli bir alan olduğunu gördüm.

İhsan Bilgin: Kastedilen şey “İstanbul’da iyi örnekler de var” değildi. Kötü şehir yaparken o söylemin içermediği bazı sorunları da çözüyoruz.

Salondan: Buralar gezildiğinde, mimarlığın ve plancılığın tamamen dışlandığı alanlar olarak görülüyor. Merkez ve içeriğindeki şeylerin iyi-kötü var olduğu fakat yine de kimliksiz ve içinde yürümeye bile korktuğumuz bir yer. Mimarlığın kentlerde gerçekten bir müdahale görevi var. Tasarım ölçeğinde şehir plancının gösterdiği alanlara baktığınızda, mimar tarafından müdahale edilmediğinde bu fırsatlar da elden kaçacak. Kızılay’a o ölçekte operasyonel müdahale yapıldığında, kontrol kısmını düşünmeden çöküntüleşme, insanların meydanlardan kaçması olguları hep kalkacak. Bu müdahaleler çeşitli kontrol ortamı içinde, hep yapılır. Ama ülkemizde kentleşme öyle bir hale geldi ki, zelzeleden kaynaklanan yeni dönüşüm yasaları ortaya çıkıyor. Kentsel dönüşüme de başka türlü müdahale edemiyorsunuz. Ama zelzele olduğunda insan hayatı tehlikeye girdiğinden bu müdahaleyi nasıl gerçekleştirebiliriz diye de düşünmeliyiz.

İhsan Bilgin: Yangınlar da tarihten bu yana kent planlamasına sebep olan en önemli afetlerdir.

Salondan: Eskiden yapılan evler birbirine benziyor ancak yapılış biçimlerinde biraz farklılık vardır. Safranbolu’da köşebaşı evlerini ve diğer evleri farklı kalfalar yapıyor. Yollar o kadar düz değil ama o strüktürün oluşumunda kentsel tasarım hadisesi var.

Salondan: Keşke Ankara’da yaya yolları taşıtlarla bölünmese, okullara çocuklar rahat ulaşabilse. Bunun kaygısını bir mimar olarak değil bir insan olarak taşıyorum. Bayındırlıklarda, belediyelerde, imar müdürlüğünde mimarlar çalışıyor. Ama şu an sanki böyle değilmiş gibi konuşuluyor, zaten böyle olsaydı bu yaşanandan daha farklı sorunları tartışıyor olurduk diye düşünüyorum. Yani mimarların sözlerinin geçmesine izin vermek, onlara hak vermek gibi üstünlükler gereklidir. İyi bir ortam olsa bu sorunları böyle yaşayacağımızı zannetmiyorum. Pek çok mimar var ama yetmiyor. Bu ortamda bu kadar çok mimar olmasına rağmen yetersiz kalmasının nedeni nedir? Başkent olmasının olumlu yönünü ele alarak, Ankara özeline baktığımızda Ankara Kalesi ve çevresi, oradaki kiliseler, camiler ve eskiye dair kalan yapılar için iki önemli durum var. Ankara’nın kültürel planlamaları kulanılarak oluşturulan bu cadde, sonradan İsviçreli bir mimarın işe dahil olmasıyla, iki aksa ayrılıyor. Bu cadde üzerinde mimarın etkilerini dikkate alırsak 1930’lardan 1950’lere kadar belirli bir seviyenin yakalandığı, şehircilik anlamında, yeşil bir bütünün oluşturulduğunu düşünürsek Ankara’da aslında pek çok yeşil alan tasarlandığını görürüz. Bu alanlarda yapılan yapısal değişikliklerin nerelere vardığına değinirsek; Hipodrom alanındaki Atatürk Kültür Merkezi şu anda boşluk içerisinde olsa da, aslında orası bir kültür alanı programıyla ele alınmıştı. Strüktürüyle bu yapıya uzaktan bakılırsa, Ankara Kalesi’nin burçlarıyla bir bütünlük oluşturduğu görülür. Mimarın yapıyı ele alış şeklinin kentsel tasarıma katkısı, o yapının programıyla bütünleşerek kente bir katkı sağlayan bir tasarıma dönüşürse ancak bir şey ifade eder. Bunları söylerken pek çok mimar arkadaşımızın da bunlara paralel işler yaptığını hatırlatmak ve bize rahatlama fırsatı veren bu yaklaşımları için de teşekkür etmek istiyorum.

Salondan: Kişisellik tarihle ölçülendirildiğinde tek kriter olarak düşünülemez. Yöresellik de aynıdır ve önemli bir faktördür. 19.yüzyılda tüm dünya kentlerine ve ardından kendi kentlerimize bakarsak kentsel dokuları İstanbul, Konya ve Safranbolu’nunkilere benzeyen şehirlerin var olduğunu görürüz. Kent plancısı olarak, sosyolojik araştırmalar ve matematik gibi daha pozitif bilimlerle yaptığım tasarımlar sonucunda, ileriye dönük bir süreç içinde yaptığım şey, kentin yönlendirilmesi çalışmasıdır. Sadece mimarlar değil heykeltraşlar, ressamlar, bahçe tasarımcılarının kendi alanları içinde, etkin bir biçimde çalışmalarını öneriyorum, 20. yüzyılın hızlı kentleşmesi, 19. yüzyılın aşırı sanayileşmesi sonucunda oluşan göç, barınma, iş sorunlarının yeterli ve insanın duyusal yaşamlarını içine alabilecek bir çevre çözümü içinde gelişmesini düşünüyorum. Bunu içine alan görüşler var, bu nedenle mimarın tasarım aşamasının ötesinde, uygulama aşamasında çok önemli bir yeri var. Ankara bence bir kent değil; değişik kişilikli mimarların iş yaptıkları bir alan. Bugün gelişme alanlarına bakıldığında çoğunlukla gökdelenler, birbirine benzeyen alanlar ve ortalarda çöp bahçelerinden bahsedilirken, tarihi çevre veya çöküntü alanlarından hiç bahsedilmedi. Önemli olan tek şey insan, önemli olan tek şey budur.

Salondan: Aslında Türkiye’deki kentleşmeyi yaşamış olmak büyük bir mucize. Daha sonra bunun mimarlıkla olan ilişkisizliğine bakıp kentleşmeye çamur atmamak gerekiyor. Türkiye’deki kentleşme modernist bir mimariye sahip olmadan yürüyor. Modernist meşruiyet konusunun aslında modernist olmayan siyasilerden kaynaklandığını düşünmek lazım. Türkiye hızlı kentleşme dönemine hazırlıksız bir mimariyle girdi. Sayı, çizgi ve bilgi bakımından hazırlıksızlıktı. 40’lardaki 2. bir bilgi akımıyla beraber mimarlık, 30’lardaki modernist başlangıçları ortadan kaldıran bir dönem olmuştur. Kentleşmenin mimarsız yaşanmasının nedeni, mimarların hem sayıca yetersiz olması, hem de bilgice eksik olmasıdır. Bu zayıflığın olmadığı İtalya ya da İskandinavya gibi yerlerde kentleşme, buralardaki ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde, yine o modernist meşruiyet içinde, tasarımcısı, denetimcisi, belli bir tasarım çabası sonucu çıkmış dokulardan oluşur. Bu dokular 20 sene sonra problem alanlar olarak ortaya çıkmaz; yıkılan, göçmenlere tahsis edilen veya belediyelere yük olan sorun alanı haline gelmez. Bizdeki kentleşmenin meşruiyet dışında gelişen bölgelerinin, Gaziosmanpaşa gibi yerlerin dönüşümü bambaşka bir başarıdır.

Can Çinici: Aslında “buralardaki fırsat kaçtı” derken buraya neden bina yapılmadı değil; buraların kendine has çöküntü olmasından dolayı başka bir alan açtığını kastediyorum. Kent mimarlığı derken de, iktidar alanı olarak düşünmüyorum. Kentsel tasarım, 2 boyutlu, kağıt üzerinde çalışan sığ bir disiplin. Kent mimarlığı ise apayrı bir dünya ve bu dünya daha Ankara’ya gelmedi. Cumhuriyet’in örnek kenti olarak kurulan bu kentte son 15 senede örnek olma durumunun kırıntısı bile görünmüyor. AKM iyi ki ifade edilen gibi olmadı çünkü çöküntünün açıklaması boşluk asfalt ve oradaki çizgilerdir. Yani tamamlanması o piramite daha büyük kötülük olurdu. Mimarlığın dışlanması konusuna gelirsek tabii ki dışlanacak ama başka bir mimarlık gelecek. Üstelik modern mimarlık anlayış, esneyen ve devamlı değişen bir anlayıştır. Düşmanlığın da bir önceki neslin çözümlerine yönelik olması mümkün. Bu durumda mimarlık ve hele de modern mimarlık dışlanmaz. Hastane ve konutları kapsayan tipoloji aslında Ankara için çok büyük bir zenginlik.

Ali Cengizkan: Bir ulusun yaşadığı olaylar dizisini ve belli bir başarıyı çok iyi anlayabiliyorsunuz ama dönemin ülkelerinin ruh halini, maddi kaynakların miktarını bilmek olaya daha somut bakmamızı sağlar. Mesela İmalatı Harbiye denen Kurtuluş Savaşı’nın bütün mühimmatlarını üreten bir başka kampüsün Ankara’da olduğunu unutmuş durumdayız. O somut duruma elimizi pozitif biçimde atmış olsak, kentlinin yeniden üretiminde bir alan olarak önemini farkedeceğiz ve ne tür bir bilgi olacağı, ders kitaplarına girip girmeyeceği gibi tartışma süreçleriyle tamamlanmış olacak. Modernist meşruiyet konusunda, yaklaşıma hapsolmamak gerektiğine inanıyorum. Ama sadece bu inançla yetinmek başka bir hapsolma biçimini doğuruyor. Geçmişteki dönemlerde Ankara’daki imar yönetimi nasıl işliyordu diye baktığımızda bazen tartışmaların 3cm düzeyinde büyümeler, yükselmeler şeklinde olduğunu farkediyoruz. İmar daire başkanının altındaki kadro, Mamak’taki alanlarda, 1,5 kat sayısı olması gereken yerlerde, belediye başkanının kat sayısını 3’e yükseltme girişiminin önüne geçebilmelerinin mutluluğunu yaşıyorlardı. Somut mesleki kültürümüz ve kente yatırım yapan kişiler ya da köyden gelenleri bekleyen oluşumlar bu kadar büyük. Bu her yer için geçerli. Mimari meşruiyet söylemleri üreten ajanlar ve aktörler nasıl oluyor da durumu zamanında algılayıp, o refleksle alanı doldurucak yorumda bulunamıyorlar? Bunu göremezsek bizi çok büyük bir handikap bekliyor. Aynı durum betonlaşma için de söz konusu. 60’lara kadar, inşaatların en çok %20’si betonla yapılmış, kalanlarda kerpiç, metal, tuğla, taş ve ahşap kullanılmış. Sürpriz bir biçimde, 57 yılında çimento üretme seferberlik devriyle, herşey çimentoya dönüyor. Biz, endüstrinin dönüşümü üzerine mesleki anlamda tartışamıyoruz bile. Bunları da aşmalıyız.

İlhan Tekeli: Bir yanlış anlama var, bina düzeyinde mimarlık konseptlerinin, kent düzeyinin de öyle düşünülmeye başlamasının, sadece mimarlara ilişkin değil de halkın aydın kesimine de ilişkin olduğunu ve bu kavramların bu nedenle çıktığını söyledim. Bir düşünce biçimiyle ortaya çıkan kavramları o düşünce biçiminin başarısızlığı olarak nitelendiriyorum. İhsan’ın bahsettiği gibi dünyada mimarlık alanında çeşitli değişimler var. Ancak bunların neden görülmediği ve tatmin etmediği konusuna gelirsek; bu yaşam biçiminde yaşanan dönüşümleri mimar gerçekleştirebilirse etkili olabilir. Ama acaba bu aktörlük rolü için yeterli mi? Acaba yeni dönüşümde mimar hangi özelliklerini sabit tutuyor ki bu, dönüşümlerde aktör olmasını engelliyor? Acaba Türkiye bu soruna dünyadakinden farklı bir çözüm getirebilir mi? Böyle bir çözüm için bu sorguları daha derinlerden yapmak lazım. Dünyada bilinen tüm metropoller dönüşüyor. Bu nedenle metropol yerine başka kavramlar oluşuyor.

Metropol dönüşümlerinde en ilginç olanı kentlerin eski merkezlerine yeni işlevler kazandırılmasıdır. Haliç, Beyoğlu, Sultanahmet’te bu yaşanıyor. Metropolün eski merkezleri çöküntü haline gelebilirdi ama yeniden yapılandırıldı. Ankara’da ise bilinen merkezler, yeni koşullarda kendini dönüştüremiyor. Bu nedenle de tam anlamıyla çöküntü haline geliyor; Kızılay ve Ulus gibi. Ankara’nın metropol olarak problematiğinde sorun var ve onu deşmemiz, derinden düşünmemiz lazım.

Ankara kendi merkezlerini yenileyecek dinamikleri nereden bulabilir sorusuna cevabım şimdilik yok. Ben memnun olmadığımız bu kentleşme için önümüzdeki dönemin bir şans olduğunu düşünüyorum. Kentleşmenin yavaşlaması ve ülkenin merkezi yapısını desantralize eden yeni yasaları oluşturarak, yerel kaynakların kullanımının ortaya konulması, yerelin anlamını değiştiriyor. Ulus devletin dışındaki anlamda dünyaya tek başına eklemleniyor. Bu kentlerimizin yeni dönüşümlere açık olduğunu gösterir. Bu dönüşümlerde her taraf dönüşecek değil; bu boşluklarla, fırsatlarla, dönüşme problematiğiyle karşı karşıya olan bir ülkeyiz. Türkiye kent pratiği içine, her ne kadar deprem nedeniyle de olsa, dönüşüm projeleri girdi. Bu projelerde mimarın, geçmişten farklı bir rolü olmalı. Gerçekten mimar etkin bir konumda olacaksa, girişimcisinden siyasetçisine kadar değişik rolleri içeren bir sorunla karşı karşıya kalırız. Türkiye, bu fırsatı iyi kullanabilirse önümüzdeki yıllarda kentsel kalitesini geliştirmesinde önemli adımlar atılabilir. Bunu da umutla bekliyorum.

Tansel Korkmaz: Türkiye Cumhuriyeti, bu başkentin inşasından o kadar memnun kaldı ki bu kistik bir şeye dönüştü ve etrafını sarmasıyla dünyayla bağlantısını kopardı. Kendini yenileyecek dinamiklerden uzaklaştı. Mimarlık formasyonunun şehirle ilişkisinin kurulması unutuldu.

Abdi Güzer: Başka bir seçenek yokmuş gibi tüm yapıların aynı biçim ve özellikte tanımlanması bir problem. Burada behsedilen bireysel bir tasarım ilişkisi değil.

İhsan Bilgin: İlginiz için teşekkürler, Arkitera’ya ve Kale Grubu’na tekrar teşekkür ediyoruz. Hoşçakalın.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi