Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
Adana
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Hoşgeldiniz. Bu toplantı dizisinin sekizincisi. Bu toplantılarda tekrarlanan ortak bir sorumuz var. “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusunun yanıtını arıyoruz. Burada kastedilen mimarlık ille de büyük bir eser statüsünde bir mimarlık değil. Ona kapalı değil ama onunla da sınırlı değil. Kentleşme süreçlerinin arkasında bir disiplinin belli belirsiz izini arıyoruz. Son 50 yıllık ağır nüfus ve hareket basıncı altında izler belirgin olmuyor. Bu disiplinden etkilenmiş, ilham almış bir şeyler bulunabilir mi? Mimarlık geniş anlamıyla kullanılıyor. Sadece bir yapı yapmak değil tüm planlama pratiğini içerecek şekilde bir perspektif var. Bugün Adana üzerine konuşacağız. Türkiye’nin 50’den sonra yaşadığı süreçte, kentleşme açısından, kentlerinde benzer değişimler oldu. Ama biz bunların içinden, şehre özgü, spesifik olanları tanımlamaya çalışıyoruz. Bu şehrin derin tarihini değil de son 50 yıl içindeki yapılaşma süreçlerini, bu şehre özgü, iyi ya da kötü ayrımı yapmadan, daha sonra değerlendirmeye bırakarak inceliyoruz. İki şeyi yapmıyoruz bu toplantılarda. İlki yıkılmak; yıkılmıyoruz, niye böyle oldu gibi eleştiriden uzak durduk. İkincisi ise çare aramıyoruz. Çözüm bulma, sorun olarak dile getirilenlere çözüm üretme gibi bir niyetimiz yok. Bunun olabilmesi için bir altyapı teşhis koymaya çalışıyoruz. Bundan sonra adım atacak yerler burası değil. Çarelerin üretileceği yerler bu tür toplantılar değil. Adana’ya ilk defa geldim. Burası Türkiye’nin önemli canlılık merkezi ve 3 metropoliten merkezinden bir tanesi. Ankara’yı saymıyorum. Orası büyük bir şehir ve yakın çevresine etkisi yok. Bursa izinden başlayarak Doğu Marmara’dan bahsedebiliriz. İstanbul başta olmak üzere. İkincisi İzmir metropoliten alanı. Ege’nin çekim bölgesi ve Çukurova’da Adana kenti bunların içinde en güçlü ve sınırı olmayan bir yer. Aynı zamanda burası bir sermaye birikim yeri. Adana bir tarım aktivitesi ile birlikte sermaye birikimi oluşturmuştur ve birkaç yıl içinde Türkiye’nin sayılı sermaye kentleri arasına girmiş. Kozmopolitan, hareketli bir yanı var bu şehrin. Doğudan çalışmak için gelenlerin yanında başka sebeplerden dolayı da gerçekleşen bir göç var. Tüm bu sermaye hareketlerinin, nüfus artışlarının vs. sonucunda mekan da dönüşüyor. Çukurova santimetrekaresine kadar işlenen ve insan tarafından bir şeyler üretilen bir alan. Bunun tam ortasında Seyhan Nehri kenarında bir kent.

İlk konuşmacımız Teknik Üniversite öğretim üyesi ve 20 yıldır belediyeye danışmanlık yapmış olan Mete Tapan. Adana’yla çok yakın ilişkisi var. Son 25 yıl içinde Adana nasıl gelişti, Adana’da ne tür tasarruflar yapılmak istendi? Ne kadarı başarılı oldu ve en arkasında mimarlık disiplini içerisine sokabileceğimiz bir şeyler var mı, yok mu?

Mete Tapan: Adana’lı değilim ama Adana’yla 84’ten beri epey bir ilişkim oldu ve Çukurova Projesi Adana için bir kırılma noktasıdır diyebilirim. O projede Teknik Üniversite’nin ve belediyenin danışmanlığındayım. Adana çok eski bir tarihe sahip. Prehistorian’dan Roma çağına kadar çeşitli bulguların olduğu önemli bir kent. Adana gerçekten bir metropoldür. Çünkü çevresindeki birtakım ilçelerle yakın bir münasebeti vardır, tıpkı İstanbul’un Tekirdağ’dan başlayarak uzanan geniş alanı gibi. Adana’nın da metropol sorunlarını çözmeye çalışırsak, yapay olan belediye sınırları içerisinde çözümler bitmez. Yakın çevresiyle beraber çözülürse Adana’nın sorunları çözülür. Metropol olması açısından normal bir kent gelişmesiyle ilgili olarak karşılaştırmayı yapamayız. Son 25 yıl üzerinde birebir yaşadığım bazı şeyleri söylemek istiyorum. Burada bazı saptamalarım var. Çözüm üretmek değil çözüme ortam hazırlamak bu toplantıların amacı. Türkiye’nin tüm kentleri için veya sadece tüm metropoller için söylenebilecek bir düşüncem var. Kentler kabuk değştirdi ve dolayısıyla da Adana da kabuk değiştirdi. Bu değişimin bir nedeni olması lazım. Bu kabuğu da tarif etmek lazım. Bir kentin her zaman bir misyonu ve vizyonu vardır. Son 25 yıl içinde Adana’nın kabuğu değişti. Çünkü tarım kenti iken zaman içinde endüstri kenti olmaya başladı. Vilayet sınırlarından bahsetmeden özellikle 50’lerden hemen sonra Türkiye’deki pamuk üretimine dayalı en büyük sanayiler kuruldu. Bununla beraber kapital birikiminin büyük çoğunluğu burada idi. Hiçbir zaman Adana bir turizm merkezi olamadı. Böyle bir endüstrileşme söz konusu olunca hizmet sektöründe de atılımlar oldu. Ayrıca Adana Türkiye’deki diğer büyük metropoller gibi özellikle 50’lerden sonra büyük göç aldı. Bu göç büyük bir hızla ilerledi ve Adana’nın yılda, nüfusunun %7’si gibi bir artışı vardı. Bu böyle devam etti ve Adana korkunç iskan ve altyapı sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. Kentin nüfusu ile birlikte gelişmesi de söz konusu olacaktır. Çok doğal olarak da güneye doğru gidemezdi çünkü ova, en verimli topraklar güneydeydi, bu yüzden kuzeye doğru gelişmiştir. Bu bakımdan Yeni Adana’dan bahsetmek söz konusu olmuştur. Birçok kentte iskanla ilgili olarak toplu konut ve konut açığını kapamak için gelişmeler oldu. Ama Adana’da konut sorununda arsa sorunu yaşanmış ve burada büyük hamleler yapılmıştır. 200 bin kişilik Yeni Adana nüfusu 90’ların ortasına kadar oluşmuştur ve gerçekten bu kadar kısa sürede büyük arsaların kamuşaltırılması ve belediyenin yönetmeliklere bağlı olarak, konut yapma yasağının olmasına rağmen, en azından yoksul ailelere konut kazandırabilme fikrini geliştirmiştir. Bu sayede sosyal konut denilen toplu konut sağlama olanağı bulundu ve buna adım atıldı.

Burada bir tespit yapmak istiyorum. Mimarlıkla kentleşme birbirini tamamlayan iç içe kavramlardır. Aynı zamanda kuralları da birbirini tamamlayan kurallardır. Dolayısıyla bir bina yapıldığında mimarlığın en güzel tarafı onu yakın çevresi ile beraber düşünebilmesidir. “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusunun cevabı, burada mimarlığın geri kalmış olmasıdır. Çünkü kentleşme çok hızlı bir biçimde oluştu ve mimarlık kolay adapte olamadı. Böylece mimarlık kıvraklığını ve zenginliğini gösteremedi. Türkiye’de herkes mimar olduğunu zanneder. Mimarlık geleneği olan bir ülkede mimarlık mesleğinin yeri hala tam anlatılabilmiş değildir. Herkes mimara karışma hakkını kendinde bulabiliyor. Mimarlık mesleği hala toplumumuzda yeterince saygın bir meslek değildir. Yeni Adana’yı gezerken binalar için “Bunların mimarı yok mu?” dendi. Bu yalnızca Adana için değil, ülkemizin pek çok yerinde böyle. Bu yüzden son 20 yılda mimarlık açısından başarılı olunduğu söylenemez ama sosyal bakımdan, şehircilik, Adana’nın kurtarılması, konut ve yerleşim politikasına yön verme açısından önemli bir gelişmedir. Sadece kentleşme değil kentlileşme sorunumuz da vardır.

İhsan Bilgin: Hakkı Yırtıcı Adana’da doğmuş ve Teknik Üniversite’de okumuştur. Daha sonra doktorasını verdi. Çağdaş kentler ve metropoller üzerine çalışmaları var. Sözü ona veriyoruz.

Hakkı Yırtıcı: Üniversite’nin gelmesine kadar Adana az bir nüfusa sahipti. Ayrıca Adana da artık bir mimarlık disiplinine sahip gibi bir bakışım var. Adana Türkiye coğrafyasında kendine ait farkları olan bir mekan ve Çukurova devamlı göç alan, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik sorunlarının yoğunlaştığı bir yer. Özel ve diğer bölgelerden farklı, küreselleşme ve ticaretin de olduğu bir yer. Bu anlamda hem coğrafi bir farklılığı hem de demografik bir artışı var. Bu tür metropollerin bildik sorunlarına sahne oluyor. Bir yandan coğrafi farklılığı var, diğer yandan tüm dünyada diğer metropollerin yaşadığı benzer sorunlar görülüyor. Aynı zamanda geleneksel kent izi de var. Bir nehrin yanında kurulmuş ve bir köprüyle bağlantılı iki parça halinde. Bir modernleşme de var. Bir istasyon var, o istasyonun arkasına kurulmuş ana cadde var. Zamanla buraya başka bir yerleşim geliyor; 30’larda ya da 70’lerde gelişmiş Adana’ya baktığımızda yap-sat döneminden kalan, hala bildiğimiz tanıdık ve yaşayan yerler. Bir kenti kent yapan o yeri yaşatan tüm servis alanlarına sahip. Kültür merkezi, tiyatro, kütüphane vs. var ama yeni gelişen Adana sermaye, beton, insan stoğu. Malzemelerin üst üste yığıldığı bir alan burası. Yani servis alanları olmayan mekanlar. Bu durumda kente sadece eklemlenmiş alanlar oluşuyor yani tam anlamıyla kent oluşmuyor. Burada yaşayan insanlara evlerindeymiş hissini verebilecek servisler nasıl tekrar yaratılabilir? Mimarlık bu işi çözecek en temel araç gibi görünse de yetersiz kalıyor. Siyasi irade, sermaye ve mimarlık gibi bu işin üç aktörü var. Mimarlık sadece bina yapmak ya da hemen bir şeyi başka bir şeyin yerine koymak gibi algılanıyor. Ama mimarlık aslında bir şeyin buraya nasıl konulacağı bilgisi disiplinidir. Bu iradenin siyasi ve ekonomik boyutu ile sermaye boyutu vardır. Kentler bu servis alanlarıyla donanıp, insanlar kentte kendilerini kentli gibi görmeye başlarlar. Bu üç aktörün çalışmasıyla olacak bir şey bu.

İhsan Bilgin: Orada yaşayanları, tüketicileri işe katmıyor musunuz? Sermaye, politikacı ve mimarlar dışında tüketiciler yok mu? Tüm bunlar onlar için yapılıyor çünkü. Sermaye, yatırımcı ve belediyenin pazarlığından mı ibaret?

Hakkı Yırtıcı: Bugün Güneydoğu’dan gelenlerin sosyal konut denilen, Belediye Evleri’ni çok gerçek buldum. O coğrafyaya ait, yaşanmışlığımıza yakın yerlerdi bizim için. Orası gerçekten bir ev mi yoksa mimarlık disiplini içinde bir ev gibi mi görünüyor? Bunun ayrımını yapmak lazım. Orada yaşam vardı, gerçek bir yerdi, öbür kısımlar ise daha konforlu ve pahalı ama donuk ve yaşamayan yerler.

İhsan Bilgin: Şimdiki konuşmacımız Kaya Arıkoğlu. Kendisi mimar, hem eğitim görürken hem mesleğini icra ederken hem de eğitimci olarak dünyanın pek çok yerinde bulunmuş. Çok ilginç bir kişilik olan Colin Rowe ile çalışmış. Bir düğümün nasıl çözülebileceğine dair ilginç tezleri olan birisi. Adana ve Mersin’de yoğun bir şekilde mimari proje değerlendiriyor.

Kaya Arıkoğlu: İlkokulu Adana’da bitirdim. Sonra ailem Amerika’ya mimarlık yapmaya gidince, ortaokul, lise ve üniversiteyi orada okudum. Biraz orada çalışıp 40 yaşında Adana’ya döndüm. 10 yaşındaki bir kentin hafızası ve hisleriyle hatırladığım şehre 40 yaşında dönmüştüm. 150 bin kişilik kentte Jansen’in planladığı, içinde bulunduğumuz bölgenin sağ tarafında çok basit bir ızgara sistem mevcuttur. Burası birkaç önemli ana cadde ve parklardan oluşurdu. Atatürk Parkı esasen nehre dayanan bir parktı ve önü açıktı. Bu planın içinde küçük ölçekte yapılar vardı. Tepeden baktığınızda en fazla 1-2 katlı, meyve ağaçları içinde evler vardı. Bunu Amerika banliyö sistemiyle karıştırmayın. Çünkü bu yaşantıda bir kaldırımın, sokağın, bir kentsel paylaşımın mekanları da vardı. Belki geleneksel Türk kentleri gibi. Bahçeli evde otururdunuz ama sokaktaki komşunuzu tanırdınız. Site değildi. Bahçe herkese aitti. Sokak seyyarsatıcının, Ramazan davulcusunun, şık bir bayanın da sokağı idi. Bundan güzel ne hayal edilebilir? Medeniyetin içinde ama doğaya yakınsın. Kentin dışında yaşayanlar aynı zamanda entegre de olabiliyorlar bu kente. Bahçeli evlerin tamamını çocukların birbirleriyle paylaşmaları. Amerikan banliyö sisteminde böyle birşey yok. Hem paylaşılan, hem bahçeli, hem kültürüne yakın, hem de medeni ve Avrupai bir kent. Herkesin bilinçli olarak yaşadığı bir kent.

90’ların başında döndüğümde değişim başlamıştı ve bahçeli evler imara verilmişti. Kaçırdığım o dönemde bahçeli evler 5 kata çıkarılmış. Doğru imar 5 katlıymış, bir de çatı katı müsaadesi varmış. 40 yaşında geldiğimde 5 katlılar yıkılmış, yoğunluk diye bir şey çıkmıştı. Tüm arazinin metrekaresini alıp istediğin kadar kat çıkabiliyorsun. Bahçeli evin yeşil düzeni, kaldırımı bir noktada kaybedilmiş. Ağaç görmeyen 5 katlı evler yapılmış. Ama yine de olumlu bir şey var. 5 katlı evin doğa ve sokakla bir ilişkisi var. Balkona çıkan aşağıdaki satıcıyla ilişki kurabilir. 5 kat yoğunluğu, çekme mesafeleri ve tavan yüksekliğini verdiğinizde bir kutu oluşturuyorsunuz, gidecek yer yok fazla. Yoğunlukta tüm metrekarenin istenilen kadar yükseltilmesi. Ölçek kaçıyor tabii ki. Görerek neyin yanlış veya doğru olduğunu bilemezsiniz, hesaplamanız lazım. Ama bu hesaplarda da çeşitli oynamalar oluyor. Bacalar daha büyük, klima odaları evin içinde çiziliyor. Bu durumda planlar %50 daha da büyüyor; böylece her yeni bina biraz daha büyüyor. Yoğunlaşmanın esas sebebi 2-3 misli metrekareyi aynı dar alana yerleştirmek ve otoparkı hiç düşünmemek. Sorun esasen imarlı olup olmamak değil, planlamanın sonunda nereye ulaştığını baştan hesaplamamak. Yani kentsel tasarımın yapılmaması; her sokağın kütlesi bir kutu gibi yapılıp incelenseydi bahçeli evler kalabilirdi. Bu mimariyi sınırlıyor diyemeyiz. Kentsel tasarım mimarca yapılır. Kenti mimari olarak bütünsel düşünürsün. Kentin bütünselliğinde plan çıkınca imar bu kısımda devreye girebilir. Bunu nasıl uygulamalıyız ki imar istenilen noktaya ulaşmanın tarifi olabilsin? Bu fırsat kaçmış bence. Bu fırsat tüm Türkiye’de kaçmış.

Kıbrıs’tan dün gelirken şunu gördüm; Kıbrıs Adana’yla aynı süreçleri ama daha hızlı olarak yaşıyor. Kıbrıs şu anda patlama içinde. Aynı şekilde E-5 Karayolu gibi etrafında acayip binaların olduğu yollar yer etmeye başlıyor. Oysa Kıbrıs, Girne yoğunluğunu koruyup apayrı küçük kasabalar halinde büyüyebilirdi ama metropol olmaya çalıştı. Yani sınırları belli olmayan, devamlı genişleyen, tıpkı bir omlet gibi aynı yumurtayla yapılan çeşitli varyasyonlar gibi metropoller oluşuyor. Bitmiş bütünü koruyup, başka bir bütüne başlamak, aralarında fazla mesafe olmayabilir ama nerede başlayıp bittiği belirli olmalıdır. Kentsel tasarım bunu yapabilir. Çünkü ölçeği mimari ölçeğe daha yakın ve daha ufak. Bir tasarım fırsatı kaçmış gibi gözüküyor.

İhsan Bilgin: Adana tarım arazilerinin olmadığı yere doğru yani kuzeye doğru lineer olarak büyümüş. Seyhan baraj gölüne doğru büyümüş. Önce kullanışlı bir cazibe merkezi yaratılmış. Kuzeye doğru büyüyen kısmın karşısında ikinci bir odak var, gecekondunun olduğu bölge. Bu yönetilmese bile bir şekilde öngörülmüş. İpin ucu çok kaçmış gibi gözükmüyor. Sınırlar belli değil öte yandan. Ayrıca büyüyen bir şehir belki 2 katlı kalamazdı ama 5 katlı kalabilirdi. 1 milyon nüfusluk bir şehir 2 katlı evlerden oluşamaz ama 5 katlı binalardan oluşabilirmiş. Rantla açıklamak mantıklı gelmiyor. İnsafsızlık gibi geliyor.

Kaya Arıkoğlu: 5 katlı binanın yoğunluğunu hesaplayıp dikebilirsiniz. Aynı metrekare ise neden yoğunluğa çevirmeye çalışıyorsun?

İhsan Bilgin: Kuzeye gidildiğinde Belediye Evleri en sınırlı koşullarla yapılmış. Oralarda kentsellik hissi var. İnşaat açısından çok kötü, insan kendini orada çok mutlu hissetmeyebilir ama iyi ya da kötü yine oradaki duyguyu alabiliyorsunuz. Ama bazı yerlerden bu duyguyu alamıyorsunuz. İstanbul kadar ucu kaçmış bir şehir gibi değil. Öte yandan bir alt ölçekte bunlar hakkında bir tasarruf geliştirilememiştir. O Belediye Evleri’nde olduğu türden bir tasarruf başka yerde geliştirilememiş.

Son konuşmacımız; İstanbul’da çalışan Emre Arolat, Türkiye’nin en hacimli bürolarından birinin sahibi. Öğretim üyeliği de yapıyor. Bu toplantılardaki üçüncü deneyimi, daha önce Antalya ve Bursa’daki konuşmalara katılmıştı. Sözü kendisine bırakıyoruz.

Emre Arolat: Aslında Antalya ve Bursa ile ilgili hafızam var. Mimarlar Odası ile gelmiştim buraya ama fazla dolaşamamıştım. Bugün ilk defa gezebildim bu kenti. Açıkcası bu konuşmaları Antalya ve Bursa’da yaparken aynı şeyleri söylüyordum. Yani “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?”ye verdiğim cevap da mimarlığın gittikçe kayboluyor olduğu ve buna benzer şeyler idi. Adana Türkiye’nin pek çok şehrine göre çok daha metropoliten bir arsa. Sermaye birikiminin kentleşmeyi azımsanmayacak kadar geliştirmiş olması Adana’yı farklı kılıyor. Adana’nın çok daha planlı bir biçimde kentleştiği fikrindeyim. İstanbul ve Antalya ile mukayese ettiğimiz zaman Adana fazlasıyla planlanmış bir biçimde kentleşiyor. Yüzyılın başlarında planlamış olan ızgara formundaki eski kentin sonradan kuzeye doğru açılımının cazip bir biçimde planlanmış olabileceğini düşünüyorum. İhsan beyin tasarruf diye bahsettiği noktada ilginç bir yoksunluk gözüküyor. Yoğunluk diye ifade edilen imar durumu verilerinin kendi başına bozucu olduğunu düşünmüyorum. Tam tersi kutu olarak tarif edilen yoğunluğun bizi farklı açılarla düşünmeye sevk edebileceğini düşünüyorum. 5 katlı binalar aynı yoğunlukta değil de, birdenbire 15 kata çıkmasından bahsetmiyoruz tabii ki. 5 katlıdan 15 katlıya çıkmanın mantığını iyimser düşünürsek anlayabilirsiniz. 5 katlı binanın tabanla olan ilişkisi ile yoğunluk diye anlatılanın tabanla olan ilişkisi farklılaşıyor. Servis alanlarının eksikliği, bu yoğunluğun artışıyla birlikte, oradaki mimarlığın eksik olmaması kaydıyla düşünülebilir. Bu nedenle buradaki problemin, aslında mimarlıktan kaynaklandığını düşünüyorum. Çok hayran kalınabilecek yapılar yapılabilecekken “Bunların mimarı yok mu?” diye ifade ettiğimiz yapılar ortaya çıkıyor. Sorular ve problemler yaratan binalarla karşı karşıya kalıyoruz. Adana yoğun bir kent değil. Hala gelişimini tamamlayamamış, kırsal yoğunlukta bir kent gibi gözüküyor. Parça parça yoğunluklar görünüyor ama arada büyük mesafeler var. Yoğunluklar kalabalık gözükmüyor. Bu nedenle fırsatın kaçtığını düşünmüyorum. Mimarlık burada başka türlü düşünülebilir. Mimarlığın sorunlu bir durumda olduğu kabul edilirse bu işin daha olumlu bir noktaya taşınabileceğini de hissetmiyor değilim açıkçası.

Salondan: Anadolu Üniversitesi öğrencisiyim. Adanalıyım. Adana’ya kentli olarak bakan biri olarak mimar nedir diye sormak istiyorum öncelikle. Bir insanın yatırım amacıyla ya da başka sebeplerle bir bina yaptıracağı zaman başvurduğu insan mıdır? Burada bu konuşmalardan sonra sanki daha fazla bir şeyler yapmak gerekiyor. Mimar olsaydım Adana için üzülmezdim ve mimar acaba arsası olana bir şeyler tasarlayan birisi midir? Düşünmesi gerekir ki farklı mahalleler ve farklılıklar var. Birçok sorun var ama hepsinden memnunum ve Adana’yı da çok seviyorum. Bu çalışmalardan dolayı sizleri tebrik ediyorum.

İhsan Bilgin: Aslında “Mimar Kentleşmenin Neresinde?” demedik; “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” dedik. Özneden değil disiplinden bahsettik ve tabii ki özne, o disiplinin taşıyıcısı. Mimarla mimarlığın ilişkisi tabii ki var ama yine de konumuz mimardan ziyade mimarlık.

Salondan: Mimarım. Aslında Adana’da belli prensiplerle 85’ten beri değişik yönlerde birtakım çabalar sarfediliyor. Özellikle göçün Adana’ya çok büyük bir etkisi ve katkısı var. Adana niteliksiz göç almış ama buna rağmen aynı zamanda nitelikli göç vermiş. Yani kırsal kesimden insanlar buraya işçi olarak gelmiş yerleşmişler. Bu alanda konut ihtiyacı için dar gelirli insanlar verimli tarım arazileri üzerinde gecekondu yapmışlar. Ama okumuş kesim İstabul’a yerleşmiş. Zamanla bu konuda özellikle Kuzey Adana’da yeni yerleşim yerleri yaratma hissi oluşmaya başlamış. Aslında bana planlama olarak sosyal alanları ve parkları ile iyi düşünülmüş gibi geliyor. Yalnız uygulamada çok büyük aksaklıklar var. Proje kapsamında 200 bin konut ve 1 milyon nüfus önerisi sunulmuş. Ama nitelikli yapılar yok. Maalesef planlardaki yoğunlukla, gerçekleşen arasında olumsuz farklılıklar var. Uygulamalardaki denetimsizlik nedeniyle kent içinde tabanda istenmeyen yapı tipleri oluşuyor. 5216 sayılı yasayla bunlara çözüm getirileceği kanaatindeyiz. Adana’da son 10 yıl içinde yapılan binaların %30’u 2 tane mimar tarafından yapılmıştır. Bu mimarların yaptığı binaların %80’i iskansızdır. Burada belediyelerin denetim konusunda yeterli olamadıklarına örnek vermek istedim. Burada tüm kuruluşlara ve Adanalılara bu kenti korumak ve sahiplenmek adına büyük vazifeler düşüyor. Malesef toplum kuruluşları belediyelerle anlaşarak dernek kurmak amacıyla, topluma açık olabilecek mekanları ele geçirmiş ve bu mekanlar topluma kapalı olmaya başlamış. Yapılması gereken işleri yaptığı yanılgısına düşülmüştür.

Burada özellikle bu konuda nitelikli binalar yapma ve topluma kazandırma yönünde mimarlara da önemli işler düşüyor. Kötü planlı yapılar var. Kuzeyda oturma odalarının, güneyde banyoların yer aldığı planlar var. Müteaahit binasını pazarlamak ister ama yanlış planlama miteahhitin elinde kalır. Burada proje aşamasında mimara başvurulmuyor ve bu aynı zamanda ekonomik kayıplar haline geliyor. Gerçekten mimarların çeşitli şekilde geliştirilmiş binalar yapması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle Belediye Evleri güzel uygulamalar. Geçmişe kadar toplu konut işi belediyelerin kapasitesini aşan bir işti. Belediyeler burada yeterli finansmana sahip değillerdi ama son dönemlerde belediye bu konuda kendini geliştirdi. Şu anda Adana’nın çeşitli yerlerinde 5 yeni konut yapıyor. Önemli olan bu kente gelenleri, doğudan gelenlerleri bu kentin insanlarıyla ortak mekanlarda kaynaştırabilmek. Eğer bu yapılırsa güzel toplu konut projeleri olacaktır. Kent merkezinde farklılaşma olabilir. Çok katlı olmasıyla kent silüeti bozulacak anlamına gelmez. Ama en azından kenti güzelliğe ve planlı yapıya kavuşturmak belediyelerin önemli görevlerinden biri olmalı diye düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Burada 3 ayrı düzlem var. İlki planlama düzeni. Kuzeyde konut mu olacak başka şey mi? Su kenarında bir şey olacak mı? İkincisi imar planı uygulamaları. Genel kararlar doğrultusunda imar planlarının aldığı kararlar var. Üçüncüsü doğrudan binanın ve yerleşmenin tasarımı. Adana için söylemiyorum ama Türkiye’nin pek çok yerinde belediyenin imar planı uygulama tecrübeleri çok zayıf. Ranttan bahsetmiyorum. Bir karar alınca sonuçlarının ne getireceğini bilmiyorlar. Yeterince tecrübeleri yok. İkincisi bunun alternatifini bilmiyorlar. Bu adımdan başka ne tür adımlar atılabileceğini bilmiyorlar. Son 50 yılın karışıklığı içinde birçok belediye imarla ilgili konuda tecrübe edinemedi. Bunun için buraya planlı gelişmiş bir kent derken 2. düzlemi kastetmiyorum. Öngörülen var ama imar planı uygulamaları yeterli birikime sahip değil. Acemi bir mimar bir planı çözemeyip hata yaparken usta birisinin hem tasarlayan hem yapan açısından farklı bir performans göstermesi imar planlarında da geçerlidir. Bu düzeyde bir şey Türkiye’nin en büyük açıklarından biri aslında, mimarlığın yanı sıra.

Salondan: Çukurova Üniversitesi Mimarlık Bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Kentte hakim bir bina yapısı var, her yerde aynı binalar, aynı yapılar. Biz Çukurova’da geleceğin mimarları olarak bu karmaşıklığı kaldırsak bu sorun ortadan kalkacak. Bunu uygulamada nasıl yapabiliriz?

Salondan: Yüksek mimarım. İstanbul’da yaşıyorum ve 6.5 yıldır burada çalışıyorum. Öncelikle sanırım hepinize Adana’nın çok geç kalmış bir yer olmadığını söyleyebilirim. “Kentleşme Mimarlığın Neresinde?” dediğimiz zaman, kentin herhangi bir yerine katkıda bulunmamız gerektiğini düşünüyorum. Ama her mimarın aynı teknik donanıma sahip olmadığı konusunda da hem fikirim. Her birimiz birşeyler yaparken bir takım değişikliklere maruz kalsak da bunun belirli kurallar için yapılması gerektiğini düşünüyorum. Her mimar kendi açısından haklı yönlere sahip ve yaptığımız her bina ne yazık ki kalıcı olarak gökyüzüne yükseliyor. Bunu değiştirmek de zaman içinde uzun bir süreç alıyor. Sorum şu; herhangi bir konudaki mesleki denetim Türkiye’de ne durumda? Hakikaten de meslek odalarının bu konuda çalışmaları nasıl? Herkes bina yapıyor ama ne kadarı iyi? Olumlu ya da olumsuz olarak yapılan bu çalışmalar bize ne şekilde geri dönüyor toplum olarak? Bu konuda yapılan bir çalışma var mı?

Salondan: Öğrenciyim. Adana hem göç alan hem de göç veren bir yer. Şehre göç eden insanlar zengin insanlar değil, şehirden göç eden insanlar ise bu durumun tam tersi durumdalar. Bu durumda toplum seviyesi giderek düşüyor. Bu durumda mimarlık yapılamaz ve buna bağlı olarak da kentsel tasarım olamaz.

İhsan Bilgin: Eğitimli ve eğitimsiz insan konusunda atlamamamız gereken bir şeyler var. Eğitimsiz insanlar artı değerlerde sermaye getiriyorlar. İnsanlar burada Sabancı Holding’in sermayesi olarak geri dönüyor ve bu sermaye sayesinde burada pek çok iş yapılıyor. Mesele karşınızdaki insanın kılığı kıyafeti meselesi değil. Birçok boyutu var. İnsanlar burada çalışıyorlar. Onların sayesinde tarımda ve sanayide sermaye birikiyor. Adana’nın o insanlara teşekkür etmesi gerekiyor.

Salondan: Öğrenciyim. Sayın Arolat planlı ama sadece bölünmüş bir yapılaşmanın olduğunu söyledi. Düzenliyse neden peki bu karmaşa var? Yapıları yapmadan önce planlamasını ve birbirleriyle ilişkilerini yaparız, fakat Adana’da yapılar birbirine çok uzak ve parça parça. Bunları birbirine bağlayıcı yapılar neler olabilir, bunu sormak istiyorum.

Salondan: Öğrenciyim. Az önceki arkadaşa katılmıyorum. Çünkü biz mimar olarak sadece yapıyı değil çevresiyle beraber her şeyi tasarlıyoruz. Adana’daki yapılaşmanın insanların değil mimarların görevleri olduğunu düşünüyorum.

Salondan: 3. sınıf öğrencisiyim. Bu dönem kentsel tasarım projesi yaptık, ama baktığımızda projemizde nitelikli yapı yok. Tam tersi oradaki herşeyi yıkıp konut projesi yapıyoruz. Kent açısından bu çok geç kalmış olarak yapılan bir şey. Bu durumda kentsel dökümanlar iyi anlaşılmalı.

Salondan: Öğretim görevlisiyim. En son konut projesi verilerine göre Adana’da son 10 yılda herhangi bir konut planının olmadığını görüyorum. Dolayısıyla kent içinde mimarlık pek iyi bir durumda değil. Konuşmalarınızda kente dışardan bakan insanlar olarak kuzeye yayılmaktan bahsediyorsunuz fakat nehrin diğer tarafında göçlerle oluşan yerleşimler var. Zamanla kentin tamamını kapsayan göç oluşmuştur bu kentsel mekanda. Farklı yerlerden ve kültürlerden gelen insanlar buranın sermayesi olurken kendilerini Adanalı hissedemiyorlar. Öğrencilerimle yaptığım çalışmalar sonucunda da eğitim seviyesi düşük bu insanların bazen iş için dışarı çıkıp kentle bütünleşip kısa bir süre için de olsa kent insanıyla ilişki kurduğunu görüyoruz, bazen de o mahallede doğup o mahallenin dışına hiç çıkmadığını görüyoruz. Problem kentteki halkın farklı kültürlerden oluşması. Bu durumda bütünleşme nasıl yapılabilir? Kentsel yenileme projelerinin, özellikle Adana’nın son 15 yılı için, önem kazanan işler olduğunu düşünüyorum. Kentin kuzey kesiminde yapılaşma belli bir noktaya gelmiş, orada ancak belli boşluklar doldurulabilir. Fakat güneyde de böyle bir potansiyel var. Bir sorun da bu bence. Adana’daki çeşitli toplum örgütleri Adana’ya yeni bir çehre oluşturmaya çalışıyor. Bu ne olabilir? Bunu Adana için tanımlamaya çalışsak mimarlıkla ilgili nasıl bir gelişme ve değişme oluşturulabilir? Hem yaşayanlar, hem akademik olarak çalışanlar hem de dışarıdan gelenlerle Adana’ya kimlik tanımlamak istenseydi bu nasıl olurdu?

Mete Tapan: Bana sorarsanız mimarlığın bu düzeyde olmasının nedenlerinden bir tanesi yalnız mimarlık için değil tüm yaşamımızda karşı karşıya kaldığımız diğer disiplin ve yasalar için de aynı şeydir; bir talebin olması lazım. Bir talep yoksa, kullanıcı yoksa bu önemlidir. Mimarlıkta ne yaparsak yapalım toplum için yapıyoruz ama toplumdan talep gelmeli. Güzel planlar, yönetmelikler ve yasalar yapıyoruz farzedelim. Ama bunlara talep yoksa bu hiçbir işe yaramaz, bu Türkiye’nin en büyük sıkıntısıdır. 20 sene koruma kurulu üyeliği yaptım. Biz korumak için çalışırken halkın koruma talebi yok. Belki de halka karşı geliyoruz. Böyle bir talebin oluşması için bizlerin ve konuşmaların o ortamı yaratmasının yararı var. Okul ve eğitim de buna dahildir. Toplumda böyle bir talep yoksa basit anlamda bu mimarlıktan halk memnunsa ve yapılıp satılıyorsa ve bu bir eleştiri konusu olmuyorsa o zaman bizlerin, pratikte, bir şekilde bu işin daha iyisi olmalıdır dememiz çok anlamlı değil. Türkiye’de herkes aynı seviyede ve kültür düzeyinde değil ve bu beklenemez. O zaman onun yerine geçecek yani bu talebi yükseltecek olan işverendir bir anlamda. Mimar Sinan 3 ayrı padişah döneminde yaşamıştır. Padişahlar Mimar Sinan’a o olanakları tanımasaydı Mimar Sinan, Mimar Sinan olur muydu? Kabiliyeti ve altyapısı var ama esas onun arkasında duran, kendi işverenidir, bu önemlidir. Bu konuda talebi bir şekilde mimarlar olarak geliştirmeliyiz. Adanalıların ve tüm Türkiye’nin talebi bu konuda çok olmalı.

İhsan Bilgin: İzmir’deyken şu sonuca vardık, İzmir oldukça kentsel bir yer. Burada spesifiklik önemli. İzmir için söylenen laf Adana için söylenemez. Bence kritik olarak Adana’ya ait olan bir şeyi konuşsak diyorum.

Mete Tapan: Yeni yapılarda tarihten biraz esinlenmek gerekir konusu konuşuldu. Adana’nın kendisine özgü mimarisi vardı. 18. ve 19. yüzyıldan bahsediyorum. Çeşitli yaklaşımlar var. Yani eskinin değerlendirilmesi. Ama eskinin değerlendirme biçimi bazen beni çok fazla rahatsız eden bir durum haline geliyor. Aynısını eklektik hale getirmeye çalışırsan mimarlık fakültelerini kapamak lazım. Çağın malzemesiyle tipolojisi önemli. 19. yüzyılda olmayan tipolojilerle aynı simgeleri kullanmak pek anlamlı olmayabilir. Bu konu önemli. Bir zaman sonra kimlik meselesine de değiniyor. Mimarlığın bence en önemli davranış biçimi günün koşullarını geleceğe de doğru olarak taşımak, günü değerlendirmek ve geleceğe de doğru referanslar vermek gerek. Oktay bey belediyenin çalışanı olarak doğru şeyler söyledi. Adana’nın planlanmasının bir şekilde çok iyi bir planlama olduğunu ve uygulamada hataların olduğunu söyledi. Politik ve yanlış demokrasi uygulamasının sonucu olarak bu hatalar oluştu. Kentleşmenin hem bir organizasyon hem de sosyal bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Göç veren ve alan bir Adana söz konusu. Kentlileşme bilinci açısından bunu söylüyorum. Kentlileşme bilinci ve kentli olabilmek için Adana’nın değerlerini bilmek ve bu değerlere katkıda bulunmak lazım. Göçle gelen insanın Adana’nın değerleriyle ilgisi yok. Adana’yı benimsemesi kolay değil. Atatürk Caddesi’nde 50’lere ait güzel villalar vardı. Hepsi şimdi yıkılmış. Böyle bir yıkımla kimlik kazanılamaz. Yıkmak kimliksizliği beraberinde getirir. Hiç olmazsa uydu kent felsefesini Avrupa’da olduğu gibi diğer kentlerimizde sağlayabilmiş olsaydık bizim birçok kentimiz daha rahat olurdu yani kent merkezlerimiz ve eski kentimiz kurtulurdu. İstanbul’da ahşap ev kalmadı. İşin ekonomik ve sosyolojik tarafı var. Adana sosyolojik bakımdan iyi etüd edilmeli. Adana’nın nüfusu 80’lerin ortalarında %7 arttı. Bu korkunç bir rakam. Yapıların çoğu iskansız. Yani alınan ruhsata da uyulmamış. En yüksek yapılarda kaçak problemi var. Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyeleri arasında korkunç bir kavga var. İnsan unsuru en önemli unsurdur. Bu unsurun gelişmiş olması, belli yasalara saygılı olması, belli bir kültüre sahip olması, yani kentli olabilmesi, insanların birbirlerine saygılı yaşaması lazım; bunlar olmazsa gerçekten mimarlık ve kentleşme istenilen düzeyde olamaz.

Hakkı Yırtıcı: Mimarlık disiplini sanki talep edilemeyeni üretiyormuş gibi. Kullanıcı hepimiziz. Bu kenti paylaşan herkestir. Mimar, öğrenci, kadın, erkek gibi farklı roller olabilir. Türkiye’nin genel durumunda kötü bir tablo ve pragmatizm söz konusu. Kısa vadeli kent dokusu var. Herkes bedel ödemekten kaçınıyor. Kar önemli oluyor. Konut yapılsın hemen satılsın, feedback yapsın ve spekülatif olsun isteniyor. Bankacı kredi veriyor ve kısa vadede gündelik hayatınızı kurtarmak için bu döngüde konut satın alıyor. Kimse uzun vadeli, servis mekanlı alanda yapı yapmak istemiyor. Bu tek tek insanların ödeyeceği bedel değil ama ortak ödenmesi gereken uzun vadeli bedeldir ve menfaattir. Kısa vadeli düşünceler kentleri tüketiyor, üretmiyor. Metin beyin dediği gibi 1930 ve 1970 yılları arasında, Adana ile Kuzey Adana arasında “Ara Adana” var. Burada hesapsızca yapılmış ve zamanla da terk edilerek kuzeye taşınmış yapı topluluğu var. Kent parçası tüketildi mi? Oraya ciddi yatırım yapılmadı ve kısa vadede yerleşildi. Herkes kuzeye gittikçe orası terk edilmiş bir yer olarak kaldı. Kent içinde sürekli öbür tarafa atlama durumu ve hareket var. Hiç kimse kaldığı yerde bir şey yapıp kısa vadede kent üzerinden bedel ödeyip, uzun vadede değişmeyi düşünmüyor. Bu ortak bir pragmatizm aslında.

Kaya Arıkoğlu: Talep yok ki bu düzene. Neye htiyacımızın olduğuna dair sorumuzu soramıyoruz. İnsan unsuru önemli. Kentlerde karar veren merci bazen azınlıkta olup doğru kararları da alabilmiştir. Beni rahatsız eden gecekondu değil, planlı Adana’nın tasarlanmaması beni rahatsız ediyor. Bunların mimarı yok mu? Burada çoğul kelime kullanıldı “mimarlar” ve “bunlar” olarak. Bunları birleştiren bir bütünlük yok mu, yani kentsel tasarım? Nitelikli mimari eşittir anlamlı bir kent mi? Binalar mücevher gibi işlenip birleştiğinde anlamlı bir kent oluşturuyor mu? Bu olabilir ama garantisi yoktur. 2 gün önce Girne Limanı’ndaydık. Burası bir çanak ve insanları kucaklıyor, yani tanımlı bir yer. Ama her bina mücevher değil. O binalar tek tek daha güzel olabilir. Yani tanımlı mekan ve bağlantılı sokak kurgusu güzelliği var. Form düşüncesinden çıkmış, belki geleneksel, belki planlı bir düşünceden çıkmış bir form anlamlı olur. Dünyanın en güzel şeyleri o form aklınızda kalırsa bir anlam ifade eder. Kent formu da bina gibi aklınızda kalır. İçinde yaşarken sınırları ve güzelliği hissedip kente sahip çıkarsanız. Karakter ve disiplinini tanımaya başlıyorsunuz. Mardin de böyleydi. Mimarlık nerede derken; imar planı yapıyoruz ama imar planının nereye gittiğini, alternatiflerini biliyor muyuz? Bunlar kentsel tasarım. O formun aranması yani sürekli revize olan ve değişen ama bütünden haberdar olan bir form. Bir şeyler yaratırken yandaki binayı, sokak dizisini nasıl etkilediğimizden haberdar olup nasıl yapacağımızı tartışabilelim. Düzenli kentlerde kent maketi var ve sürekli güncelleniyor. Bunun faydası şudur; mimar olmayan da kentteki yeni projeyi olumlu veya olumsuz eleştirebiliyor. Uygulanmak istenen müdahale engellenebiliyor. Yanlış da olsa kent formu bilinci oluşmalı ve tartışmaya ve gelişmeye açık olmalı. Birisi bu kent formunu deldiğinde herkes etkilenir. Maketten buna dair yorumlar yapabilir. Sorularını açık oturumda belediyeye sorabilir. Güzellik getirirse kabul edilir, güzellik yoksa karşı çıkılır. Sebepsiz bir yapılaşma varsa sorgulanır. Oluşmuş ve bitmiş bir kent mahallesinde ben de suçluyum. Çünkü 2 katlı konut yerine çok katlı bir konut yapıldı. Ne yapsam o kente katkım olmadı. Daha sade bir konut oldu ama o sokağı anlamsız kıldı. Problem şu; o kuleyi dikerlerken bu mahallede yoğunluk var, bunu görüyorum. Arka mahallede de yoğunluk var yani yükselebilir. Peki çevrenin ne olacağını bilmeden mimari yapımı nasıl yapayım, giriş nereden yapılmalı nereye yönelmeli. Bu sefer binalar dipdibe yükselince kendi manzara ve bütünselliğini kendi içinde çözmeye başlıyor. Mesela balkonu çiçekle donatıyorum ki arkama kötü bir bina gelirse kendi çiçeğimi seyrederim. Bütün pencerelerime küçük balkonlar yaptım. Eski Adana’nın avlusunu içeride yaratmaya çalışıyorum. Bu kentin plansız olmasına karşı bir reaksiyon. Ama kent yaşamı bu değil. Kentin daha estetik ve sokakların paylaşımı olursa balkonlarımı dışarı açmaya başlarım.

İhsan Bilgin: Kentin metropol olması özelliğini de dikkate almalıyız. Burası kent değil bir metropol. Kent için geçerli olan beklentiler metropol için geçerli değil. Siz evin içine dönmeseniz bile yerleşmenin içine dönüyorsunuz.

Kaya Arıkoğlu: Ölçek olarak kent daha tanımlı ve küçük semtler halinde birbirinden kopuk olmadan büyürse bu sorun çözülür. Bence her zaman kent merkezi olmak zorunda değildir. Ama semtlerin belirli olmasıyla binalar dışarı açılabilir. Oradakiler de sokağına sahip çıkabilirler. Bu semt modelinde yoğun kentçik merkezi oluşabilir ve daha küçük ve tanımlı sokaklar yapılır ve yürüme mesafesine kadar bu binalar alçalıp yeşil alana açılabilir. Herkesin Adana’ya bağlı olan kentçiği olur ama onun içinde herşeye yürüyerek ulaşabilir. Ek olarak kent fikri mimari estetikten tamamen farklı bir olay. Modern ya da klasik mimari cepheler de bu kentçikleri oluşturabilir.

Hakkı Yırtıcı: Bize bir Adana haritası dağıtıldı. Buradaki haritada, normalde Galeria daha büyükken ufaltılmış ve yeşil alan gösterilmiş. Özellikle gizlenmiş bir takım şeyler bunlar. Aynı durum Merkez Camii için de geçerli. Dolayısıyle haritayı hazırlayan gerçekte ne yaptığının farkında. Galeria büyük bir portakal bahçesine yapıldı aslında. Bunu söylemek istedim.

Emre Arolat: Kentlere sahip çıkılmalı. Adana nostaljik bir kent. Ama aynı zamanda da beyhude. Burası gerçekten bir metropol. Buranın boşluklarının nasıl doldurulacağından bahsetmek istemiyorum. Burada yoğunluğun artışından dolayı bir yakınma var. Bu konuya hak veriyorum. Yıkılıp yerine yapılanların kötü ve umut kırıcı olduğunu düşünüyorum. Yıkıp yerine daha da iyisi yapılmalı ancak bunun Adanalı olmakla alakası yok. Bunu yapmak için kentli olmak gerekir ama bu da kritik bir konu. Kentli olmak illa ki Adanalı, Bursalı, İstanbullu olmak değil, başka kentli de olunabilir, bu kadar yerel şeyleri kaldırmıyor bu konu. Artık bu türden konuşmalar da yapılmıyor. Belediyelerin ve yerel yönetimlerin denetimsizliği çok genel bir sorun aslında. Denetimin düzgün yapıldığı yerler var ama bunun dışında yerel yönetimin, mimarların ve tüketicilerin neden olduğu suç ortaklığı da var.

Suçlama konusuna gelince, hiç kendimizi suçlamıyoruz. Herkes birbirini suçluyor. Sermaye ve bu işin sahibi bu işin izidir. Bu izlerde belediye ve mimari suç ortağı olsa da aykırı durum yaratamazlar. Bu konuyu bir kere daha düşünmeliyiz. Kentsel tasarım konusunda her binaya mücevher gibi davranılırsa bunların birleştirilmesi zor çünkü mücevher tek durmak ister ama yapı çevresiyle anlam kazanır. Burada çevreye değil binanın kendisine itina gösteriliyor. Mimarların menfaati en gösterişli, en pahalıya satılan binalar yapmak değil. Bağlamsal bir altyapıdan çıkan mimaride özenilmiş binalar da, sokaklar da düşünülmesi gereken bir konudur. Hangi kentsel planlama garantidir ki? Hangi kent güzel yaşanan bir kenttir? Şu anda kentsel planlı yapılmış sonradan başkent olan kentler var, uluslararası projelerle oluşturulan kentler var ama hangisinde insanların tamamı mutlu? Modern ortamda bizden bağımsız şeylerin oluştuğu dünyaya müdahale edemeyiz ama kendi iç dünyamız ve binamızda mimar, tüketici ve yerel yönetici olarak bir şeyler yaparak düzeltebiliriz.

Mete Tapan: Kentli olabilmek için o kente sahip çıkabilmek gerekir, bunun için de kentin değerlerini bilmek gerekir. Adanalı kentine sahip çıkmak isterse, geçmişine de geleceğine de sahip çıkacaktır. İnsanın kentli olabilmesi için kente ekonomik açıdan katkısı da olmalı. Bu düşüncem tasarım açısından değil. İstanbul’da da aynı durum söz konusu. İnsanlar bir tarafta Karslıyım derken diğer tarafta Yozgatlıyım diyor. Böyle bir kentlilik bilinci olamaz. Kentlileşme sosyolojik bir olay. Ayrıca kentsel tasarımı mimarlar yapacak. O halde TMMOB’un kararını burada protesto edelim çünkü mimarlar kentsel tasarım yapamazlar diye karar aldılar.

İhsan Bilgin: Kent ve metropol ayrımını iyi yapmak lazım. Londra ve New York’ta kimse ben New Yorkluyum ya da Londralıyım demez. Aynı durum aslında bizim için de geçerli. Batılılar kendilerine kentli demiyorlar dolayısıyla biz de demeyelim demiyorum. Küçük şehirlerin bilinci farklıdır. Metropoller için aynı bilinci düşünemeyiz. Batılılık ya da Doğululuk ayrımı değil bu ya da Hristiyanlık-Müslümanlık ayrımı hiç değil. Bütün çelişkilerimizi Batılılık-Türklük noktasına taşımamalıyız. Körlük oluşturmamalıyız. Metropol çelişkilerle doludur. Topluca bir bilinç gelişmemiştir. Batı’yla aramızda farklılıklar var ama her türlü iyi ya da kötü çelişkiyi fark olarak görmememiz lazım.

Kaya Arıkoğlu: Burada yaşanabilirlikten de söz etmek gerek, mesela Los Angeles bir metropol ama ne kadar yaşanabilecek bir yer diye düşünmek gerekir. Kafanda bir şey oluşturmayan bir şehirdir, arabalar nehir gibi akar. Planlı bir şeyler isterken herkes bilinçli istesin.

Mete Tapan: Adanalı bir mimar olarak önünüze bir kent parçası geldiğinde Adana’nın geri kalanı yokmuş gibi tasarlanamaz ki.

Kaya Arıkoğlu: Adana’yı gemi gibi düşünsek, dümeni olduğu gibi düz mü tutacağız yoksa sağa mı, sola mı kaydıracağımıza karar vermeliyiz. Adana’nın gelişen ve büyüyen gidişatına da müdahale etmek lazım. Ne kadar ve hangi yönde müdahale edileceğine karar vermek lazım. İnsan ölçeği nerede olmalı, buna kararı verilmeli. Yüksek kulelerden oluşan bir kentte insan ölçeği var mı? Ya da yüksek binaları başka bir yere yerleştirip daha farklı bir ölçek yaratabilir misin? Ölçeğin tarzı yoktur. Adana’daki insanlar için de ölçek düşünülmeli mi? Bence mimarlar kentsel tasarım yapmamalı. Mesela hoşumuza giden hoş bir form var ve sonra bina planında kullanılan form kent ölçeğine taşınmak istenmiş gibi yapılmış. Bence ölçek ve plan kalıcı şeyler. İtina ile yapılacak kent de yetmez. Formlar itina ile kente yansıtılmış bir biçimde yapılsa ertesi sene başka bir form itina ile yapılsa, ilk yapılan itinalı form demode mi olmuş olacak? Başka ölçekte düşünme tarzlarının bilinçli yapılmasını öneriyorum.

Emre Arolat: Düşüncenin itinalı olmasının en önemli şey olduğunu düşünüyorum aslında.

Hakkı Yırtıcı: Adana’da ortak zihinsel bilinç yok. Adana’da yaşayan ve Adanalı denilen farklı gruplar var ve her grubun farklı çıkarları, farklı beklentileri var.

Salondan: Adana’da yoğunluk konusuna katılıyorum. Adana’da kentin kendi içinde gelişimi güzel. En azından sinemanın yanında, okulun yanında ya da caminin yanında çok özel planlı güzel binalar var.

Salondan: Adana’nın diğer kentlere göre farklı bir özelliği var; Güneydoğu’da en fazla göç alan yeriz. İstanbul’un taşı toprağı altındır düşüncesi orayı bir şekilde kalkındırıyor. Adana’da kırsal kesimde yaşayanlar var, bir de merkezde yaşayan okumuşlar var. Bunların içinde kendi mahallesi dışına çıkmayan, kendi kültürünü koruyan, kenti benimseyememiş insanlar var. Adanalı olmak için Adana’ya gelmiş olmak yeterli. Burada yaşanan herşeye burada yaşayanların sahip çıkmasını bekleriz. Onları toplumla bütünleştirmeye çalışmazsak sadece toplumdan koparmış oluruz.

Mete Tapan: Kentlilik bilincinin tanımı önemlidir. Kentleşme bizde çok hızlı gelişti. Cumhuriyet Dönemi’nde 15 mühendis, mimar vardı. Demografik hareket içinde olduğumuzdan planlamaların gelecekteki boyutunu düşünmemiz zor. Batı planlama anlayışı ile kentimizi planlayamayız. İstanbul’un nüfusu her sene 400 bin kadar artıyor ve biz bu şehri planlamıyoruz, planlamaya çalışıyoruz. Nitelikli göç olsaydı sorunlar daha da büyüyebilirdi. Nitelikli kentli olarak gelecekti. Kentlinin kentlere gelmesi aynı şey değil. Türkiye’nin sorunları olduğu gibi Adana’nın da sorunları var. Bu olayın temelinde sosyolojik ve felsefik sorunların yattığı gerçektir. Doğru düşünmek ve doğru ifade etmek önemli. Kavramlarda anlam kayması oluyor. Konuşurken de anlaşamıyoruz.

İhsan Bilgin: Teşekkürler, sizlere de dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi