Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
Diyarbakır
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Hoşgeldiniz. Bu paneli Arkitera Mimarlık Merkezi ile Diyarbakır Sanat Merkezi ortaklaşa düzenlemiştir. Bu panel, aynı başlık altında farklı kentlerde yapılacak olan toplantılar dizisinin birincisidir. Bu toplantının ilk olması nedeniyle doğabilecek muhtemel aksaklıkları Diyarbakır Sanat Merkezi’nin yardımları ile giderebileceğimizi düşünerek ilk olarak Diyarbakır’da toplanmayı tercih ettik.

Bütün kentlerde tekrarlanacak olan başlığımız; “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” Bu soruyla ne demek istediğimiz, ne aradığımız konusunda çok kısaca bir giriş yapmak için birkaç şey söyleyeceğim, ondan sonra konuşmacılara söz vereceğim. Bu soru ile kastettiğimiz şu; Türkiye’nin bütün kentleri son yarım yüzyıl içerisinde oldukça büyük değişimler yaşadı. Bu, daha önceki yıllarda yaşanmış birçok değişimden daha köklü oldu. Kuşkusuz birçok sosyal ve ekonomik gelişmenin paralelinde giden bir değişimdi. Ancak spesifik olarak, mimalık ve kent planlama mesleğini ilgilendiren anlamda da çok köklü bir değişim yaşandı. O da şu; daha eski yıllardan, dönemlerden, yüzyıllardan kalan, tarih içinde katmanlar halinde birikmiş olan bir yapı stoğunu neredeyse ortadan kaldıran, bunların çoğunu gündemden düşüren, yıkan, yıkmadıysa bile görünmez kılan, fiziki olarak çok sert bir değişim yaşadık. Elli yıl önce ölmüş, dünyadan ayrılmış birisi, bir şekilde yeniden canlanıp bugün bu kentlerin içine gelse, hiçbir şekilde buraları tanıyamaz. Aslında bu durum sadece Diyarbakır için değil, Türkiye’nin İstanbul başta olmak üzere birçok kenti için geçerlidir.

Tarihte elli yıl çok uzun bir süre değildir. Bir insan ömründe tabii ki elli yıl çok uzun bir süre ama tarihe baktığımızda, toplumların tarihlerine baktığımızda çok önemli bir zaman dilimi değildir. Geçen uzun zamana rağmen, çok küçük değişikliklerle varlıklarını sürdürebilen şehirler olduğunu biliyoruz. Bir anlamda bu oldukça sarsıcı, bazen de oldukça hoyrat bir değişim oldu. Bu değişimin iki boyutu var, birincisi; eskiden var olan kentlerde, ki Diyarbakır’da bu tanımı yapmak çok kolaydır, aşağı yukarı Suriçi’ni ve surun dışındaki küçük bir alanı tarif edebiliriz; bir tahribat, bir değişim var. Bir de “koruma” üzerine söylenen, “Eski eserlerimiz gidiyor, eski eserlerimiz elden çıkıyor,” gibi güzel boyutları var ama genellikle konuşulmayan veya sorun olarak yaşanan ama bunun üstüne nasıl konuşulacağı hakkında bir fikir ve dil geliştirilememiş olan bir gelişme var. O da şudur; bütün kent haritasını önünüze açıp bakın, yüzyıllardır süregelen, yüzyıllardır insanların orada yaşadığı eski kent dediğimiz yere ve zaman içinde tahrip olmuş olan yerin ne kadar alan kapladığına bir bakın, daha sonra da elli yıl içinde gelişmiş olan alanlara bakın. Hemen şunu söyleyebilirim size; beş misli, hatta on misli olduğunu görürsünüz, bazen İstanbul gibi şehirlerde yirmi-yirmi beş katına çıkan yerler var. Eskiden diyelim ki bir metrekare olsun bir şehir, yüzyıllarca o bir metrekare içinde yaşamış olsun, ondan sonra öyle bir elli yıl geliyor ki bunun üstüne, bir beş metrekare daha, bir on metrekare daha, bir yirmi beş metrekare daha geliyor. Bunların hepsi yeni yapılmış yerlerdir ve bu yeni yapılmış yerlerin problemi şudur: Bunlar, bir kültür ve yaşama biçimi oluşturarak, insanların kendilerine aidiyet duygusu edinerek, orada varlıklarını sürdürebilecekleri şekilde bir gelişmeyi anlamalarına ve yaşamalarına vakit tanımadan, sürekli büyüyor, gelişiyor ve üzerine sürekli yenileri ekleniyor.

Şunu da bir daha belirtmem gerekir ki, bu sadece Diyarbakır’a ya da Türkiye’ye ait bir sorun değildir. Bunlar bütün modernleşen dünyanın, tabii ki kendi spesifik koşullarıyla yaşadığı şeyler. Bu anlamda biraz da enternasyonel şeylerdir. Ancak yine de bunlar üzerine bir dil geliştirmek, bazı çareler üretmek, bir pozisyon edinmek bizim aynı zamanda da insani görevimiz. Bunları bir doğa olayıymış gibi karşılayamayız. Başımıza doğal bir felaket gelmiş gibi, sanki bir deprem olmuşcasına, sanki sel basmışcasına, bu değişime elimizde olmayan bir durummuş gibi davranamayız çünkü eninde sonunda, insanlar böyle yaşadığı için, bir şekilde ekonomileri geliştiği ve dünya konjonktüründe bir yer edindikleri için doğrudan doğruya insanlar tarafından yapılmış şeylerdir. Dolayısıyla insanlar bunun üzerine bir bilinç oluşturmak, bir pozisyon almak ve farklı şekilde kuracak eylemler ve pratikler geliştirmek durumunda.

Yeni gelişme alanlarında yaşananlar kimsenin elinde değilmiş gibi davranılıyor, herkes bu duruma karşı bir refleks geliştirmiş, herkes şikayet ediyor. Siz hiç yeni gelişmiş kent bölgelerindeki yerler için birinin pozitif bir şey söylediğini duydunuz mu? Ben daha hiç duymadım. Sadece Diyarbakır’dan söz etmiyorum. “Bizim kentimiz o kadar güzel gelişiyor ki, geniş yollar, etrafında gayet güzel apartmanlar, bloklar, çarşılar...” böyle bir söylem içinde olan daha bir kişi bile duymadım. Birisi evini beğenebilir, evinin içindeki yemek odasından, salonundan veya mutfağından memnun olabilir ama genel olarak kentten memnun olduğunu daha hiç duymadım. Bu anlamda sorgulamaların yapılacağı bir dizi panelin birincisi bu.

Çok kısaca bir konuya daha değinmek istiyorum. Özellikle bu konuşmaların merkezi nesnesi olarak belirlediğimiz bir şey var, o da mimarlık. Herhangi bir sözcük seçip “Bu kentleşmenin neresinde?” diyebiliriz. Mesela “Sosyal adalet kentleşmenin neresinde?” diye bir soru sorulabilir, hukukçular bunu tartışabilir. “Kültür kentleşmenin neresinde?” diye de sorulabilir. Bizimse burada spesifik olarak sorduğumuz soru “Mimarlık kentleşmenin neresinde?”dir. Kendi mesleğimiz olmasının ötesinde, mimarlığın, okul bitirilip diploma veya yetki alınan bir meslek olmaktan ziyade şöyle bir tarafı var; mimarlık aslında bir yapı yapma disiplinine işaret ediyor. Yani mimarlardan da bağımsız olarak, mimarlık dediğimiz şeyi şöyle tanımlamıyoruz; “Mimarlık mimarların yaptığı şeydir”. Çünkü bazen elinde diploması olan mimarların yaptığı şey de mimarlık olmayabiliyor. Onun için bu tartışmaya da girmemek için bunu öncelikle biraz parantez içine alıp bir kenara koyuyoruz ve mimarlığı şöyle tanımlamaya çalışıyoruz: Bu bir disiplin, ancak set çeken, insanların önüne bariyerler koyan bir disiplin değil, bir alışkanlıklar bütünü. Aslına bakarsanız yapı yapma, şehir kurma, şehir inşa etme kültürünün disiplinidir mimarlık.

İnsanlık tarihinde zaman zaman görülen bir şeyden bahsedeceğim: Bazen bir kültür kaybolur, bazı alışkanlıklar zinciri ortadan kalkar, bu kendi başına dramatik bir şeydir. Kaybolan şeylerin yerini yenisi alır, bu da başlı başına dramatiktir. Ancak tüm bunlardan daha dramatik olan bir şey vardır ki o da bir kültürün kaybolması ve onun yerine bir yenisinin gelmemesi, büyük bir boşluğun oluşmasıdır. Bu aslında insanlık tarihinde çeşitli alanlarda yaşanabilecek en büyük dramlardan bir tanesidir ve bizim tespitimiz de şudur ki, şu anda Türkiye kentleri, Diyarbakır da bunun içinde olmak üzere, tam da bu süreci yaşıyor. Gelenekler kaybolmuş. Geleneklerden kastettiğimiz sadece mimarların bunu çizme becerilerini yitirmiş olmaları değil, yapı yapma, inşa etme geleneklerinin de kaybolması. Daha da önemlisi mesela o tarzda inşa etme yeteneğine sahip olan becerilerin kaybolması, İngilizlerin ve Amerikalıların “know-how” dedikleri şeyden uzaklaşılmasıdır. Bu, modernleşmenin sebep olduğu, belki üzülerek, bir nostalji duyarak içinde bulunduğumuz kaçınılmaz bir şey. Ama daha kötüsü, bu nostaljiyi de içinde barındırarak, bunun yerine inşa edilen yeni bir modern yapı yapma kültürünün oluşmaması.

İşin kötüsü, insanlar bina yapmaktan vazgeçmiyor. “Biz madem ki bina yapmayı bilmiyoruz, unuttuk, yeni de bir şey geliştiremedik o zaman bina yapmayalım,” denmiyor. Binalar yapılmaya devam ediliyor ve son derece kötü, herhangi bir eski kültürün izini taşımadığı gibi yeni modern bir kültürün de izini taşımayan, geleceğe veya bugüne yönelik herhangi bir vaat taşımayan, aslında bugünü bir kaos ortamına çeviren bir durum ortaya çıkıyor.

Ancak tüm bunlar ilelebet böyle olacağı anlamına gelmiyor. Eski tarihlerden beri bu alışkanlıkları sürdürmüş, bunun taşıyıcısı olmuş, üstelik modern dünyada da kendini yenileyerek yeni bir kültür yaratmış olan bir mimarlık mesleği var. Üstelik bu meslek sadece kitaplardan veya mevcut eski yapılardan öğrenilecek bir şey değildir. Mimarlık, aynı zamanda mevcut pratikler içinde yeniden üretilerek kendini var edebilecek ve kendi kültürünü oluşturabilecek bir şeydir. Türkiye’deki mimarlık mesleğinin ve birikiminin böyle bir açmazı var. Bir yandan kendini var etmeye çalışıyor ama bu son elli yıl içindeki yapı yapma pratiklerine yeterince nüfuz edemediği için, onları yeterince etkileyemediği ve etkilenemediği için boşlukta kalmıştır. Kentleşmenin bugün geldiğimiz aşamasında, mimarlık mesleğinin vaatleri, tecrübeleri, bilgileri, birikimleri, bu sürece nasıl müdahil olabilir ve Diyarbakır özelinde bu konu nasıl dile getirilebilir, nasıl konuşulabilir?

Söylemeye gerek yok herhalde, buradan bir çözüm beklemiyoruz. Böyle konuşup bir çözümle ayrılmamız mümkün değil ama hemen çözüm üretilemeyecek olması bu konuşmaların bir anlamı olmadığı anlamına da gelmemeli. Belki bir anlaşma zeminine başlamanın, önayak olmanın aracısı olabilir. En azından bu bir deney, deneyeceğiz ve göreceğiz.

Benim dışımda burada beş konuşmacı var. Konuşmacılarımızın çoğunu tanıyorsunuz. Ben İstanbul’da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesiydim, şimdi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Mimarlık Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Yine İstanbul’dan gelen bir arkadaşım var; Nevzat Sayın, uzun yıllardır mimar olarak etkinliğini sürdürüyor, ayrıca mimarlık fakültelerinde eğitim faaliyetlerinin içinde de çok etkin olarak bulunuyor. O’nun dışında Diyarbakır’dan arkadaşlarımız var. Ahmet Cengiz eski dönem Mimarlar Odası başkanı, ayrıca Diyarbakır’da mimar olarak faaliyette bulunmuş bir arkadaşımızdır kendisi. Zülküf Güneli, buradaki Dicle Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin uzun yıllar dekanlığını yapmış bir hocamız. Mustafa Sinemillioğlu, yine mimarlık fakültesinde öğretim üyesi ve kent plancısı. Ve yine bir Diyarbakırlı, Şeyhmus Diken, kendisi mimar veya kent plancısı değil, bir sosyal bilimci, sivil toplum örgütleri içinde çok etkin bir kişi, belediyede uzun yıllar görev yapmış ve ayrıca Diyarbakır üzerine çok sayıda yayını var. Bir bakıma Diyarbakır kentini kendi iç efsaneleri içinden dile getiren, onu Türkiye kamuoyuna tanıtan önemli yazarlardan bir tanesi. Konuşmamıza başlamak için, biraz Diyarbakır’ın bu efsanevi seslerinin içinden de geçerek, sert konulara girmemek için sözü kendisine vererek başlamak istiyorum. Şeyhmus Diken, buyrun.

Şeyhmus Diken: İhsan ağabey teşekkür ederim. Arkadaşlar, İhsan beyin de ifade ettiği gibi ben mimar değilim ve böyle beş tane mimarın arasında oturmak açıkcası beni tedirgin ediyor. Konumuzun başlığı “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?”. Ben “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusuna dilerseniz konuşmamı bitirdikten sonra hep beraber cevap verelim istiyorum.

Bundan üç ya da dört yıl önce İsviçre’ye ve Fransa’ya gezi yapmıştık. Strasbourg’ta Server Tanilli hocamı ziyarete gitmiştim. Yanımdaki birkaç arkadaş ile beraber Server hocanın evine gittiğimizde, Server hoca bana aynen şunu sordu: “Şeyhmuscuğum, elli üç yıl önce Diyarbakır’ı gördüm. O zaman çok gençtim. Diyarbakır surlar içinde çok zarif bir kentti. Yine öyle mi?”. Hepinizin de takdir edeceği üzere “Maalesef” demek zorunda kaldım. Çünkü Server hocanın kafasında surlar içerisinde gerçekten zarafetiyle insanı büyüleyen bir şehir vardı. Bugün maalesef o zarafet tahrip olmuş.

Bugün bana sevgili dostum Nevzat Sayın tarafından bir kitap armağan edildi. Kitap “Nevzat Sayın, Düşler, Düşünceler, İşler 1990-2004” başlığıyla Yapı Kredi Yayınları’ndan yeni çıkmış. Kitabın hemen girişinde dikkatimi çeken, “Terazinin Hüznü” kitabından alınmış bir söz var, diyor ki; ”Koç açık kapıları zorlayan şuursuzlardan değildir. Koç sadece kapalı kapıları zorlar.” Dilerseniz biz de şehrimizin kapalı kapılarını, her ne kadar şu anda dört kapısı açıksa da, zorlayarak ya da hafif elimizle iterek bir giriş yapalım. Bakalım bu kapılar bize bu kentle ilgili hangi sırları fısıldayacak.

Arkadaşlar isterseniz, hemen en başından başlayalım. Diyarbakır şehir olarak binlerce yıldan bu yana, 1950’lere kadar surlarla çevrili tarihi kent dokusu içinde yaşamıştır, hala da yaşıyor. Ancak ne acıdır ki bundan yetmiş yıl kadar önce 1930’lu yıllarda kentte valilik yapmış bir yönetici aynen şunu demiştir: ”Bu surların içinde yaşayan halk, er ya da geç bulaşıcı bir hastalık yüzünden telef olup gidecek. Büyük felaketler yaşanacak. İyisi mi biz bu sorunu çözmek için surun belli kısımlarını dinamitleyerek yıktıralım. Bu surda belli noktalarda nefes alacak delikler açalım. Bu sur biraz rahatlasın, hava sirkülasyonu olsun, dolayısıyla bulaşıcı hastalıklar da kent içinde insanlara zarar vermesin,”. İki noktadan bu iş yapılıyor; Önce Dağkapı’da 300 metrelik bir alan, sonra da Mardinkapı-Yenikapı civarında 50 metrelik bir alan yıktırılıyor. Neyse ki o dönemde bölgede arkeolojik bir araştırma sebebiyle bulunan Fransız arkeolog Prof. Albert Louis Gabriel bu tarih katliamına engel olmak ihtiyacı duyuyor ve bunu rapor edip Ankara’ya bildiriyor. Ankara’nın müdahalesi sonucu sur katliamı o haliyle durduruluyor ama sözünü ettiğim metrelerdeki bölüm ve aralardaki üç veya dört burç da değişik noktalardan yok olup gidiyor. Tekbeden ve Dağkapı burçları arasındaki boşluğun büyük kısmı o dönemden kalmadır. Bu olaydan birkaç yıl sonra Dağkapı dışındaki mezarlıklar ve hemen Dağkapı dışındaki ikinci sur kalıntıları şehrin dışarı doğru açılma aksı nedeniyle, o tarafa doğru yol gelişeceği için, bu defa dönemin belediye başkanı, “Bunları temizleyip kaldıralım,” diyor ve kaldırıyorlar da. Kaldırırken, Osmanlı döneminin bazalt üzerine işlenmiş eski mezar taşlarını ve ikinci sur kalıntısı taşlarını bir şekilde kullanmak gerektiğini düşünüp, “Bir süre için bunları bir yerde istifleyelim, sonra bir şekilde değerlendiririz,” diyorlar. Taşları topluyor ve saklıyorlar, nasıl değerlendirilecek diye soranlara da “Bunları tel örgülerle korumaya alırız ve merak eden insanlar da gelir bu taşları orada görür,” diyorlar. Ne yazık ki bir süre sonra Yeni Şehir semtinin üst kanalizasyon sistemi yapılırken o güzelim taşlar üst kanalizasyon sisteminin döşenmesinde kullanılıyor.

Diyarbakır Suriçi’nin tarihi ve kültürel dokusunun çok canlı örneklerinden biri olan eski telgrafhane binasından bahsetmek istiyorum. Telgrafhane, Suriçi’nde, hemen Ulu Cami’nin ve Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi’nin arkasında, çok eski bir yapı ve Fransa’dan başlayıp Hindistan’a kadar süren telgraf hattının orta yerinde yer alan çok önemli bir nokta. Bütün iletişim, haberleşme bu hat üzerinden sağlanıyor. Yani bir şekilde Diyarbakır Telgrafhanesi’ni ele geçirir de hattı durdurursanız, Fransa’dan Hindistan’a kadar uzanan hat üzerinden sağlanan iletişim kopuyor. Hatta 1900’lü yılların başında iki telgrafhane işgali olayı yaşanıyor. O dönemdeki Hamidiye Alayları’nın komutanı İbrahim Paşa, kelimenin tam anlamıyla sergerdelik yapıyor, epey sıkıntılara ve talanlara neden oluyor. Köy halkı da buna dur demek için telgrafhaneyi iki defa işgal ediyor. Daha sonra Osmanlı Sarayı bu duruma el koyuyor ve İsmet Paşa’yı Mısır’a sürerek bu bölgedeki sıkıntıyı aşmış oluyorlar. Telgrafhane işgali de ilk seferinde 3, diğerinde 11 gün sürerek bitmiş oluyor. Bu telgrafhane bundan yaklaşık 40 gün öncesine kadar Mahmut Kemal İlköğretim İlkokulu olarak hizmet görüyordu ama bir gece içerisinde o güzelim bazalt eski yapı yıkıldı ve yerine kimliksiz ve kişiliksiz çok katlı bir semt Sağlık Ocağı yapıldı.

Bir diğer konu; Diyarbakır’da 1950’li yıllarda şehrin bu dört kapısı dışında kapılar açıldı. Tek Kapı ile PTT binasının karşısındaki Çift Kapı. Bunlar 1957 ile 1960 yılları arasında birer ikişer yıl arayla açılıyor. Tam Çift Kapı’nın karşısında nefis bir PTT binası vardı. Bazalttan yapılmış ve işçiliği çok güzel bir binaydı. Bir gecede o binayı da yıktılar ve surların ön görünümünü bozmayı da göze alarak, onun yerine kaba, devasa bir bina yaptılar. Yine son yıllarda yaptırılan Ziraat Bankası’nın ve son on yıl içinde yapılan başka binaların da malesef PTT binasından geri kalır yanı yok. Son birkaç yıldır inşaatı süren ve Roma Dönemi’nden kalma kabartmaların, hayvan figürlerinin, duvar yazıtlarının en çok olduğu Dağkapı Burcu’nun tam karşısında bir bina yapılıyor. Onun da aynı mantığın, aynı anlayışın devamı olduğunu ifade etmek isterim.

Çok katlı blok plancılığı ve rantiyeci mimari anlayış, maalesef Diyarbakır gibi tarihi dokusu olan başka şehirleri de katlediyor. Bilindiği üzere bir şehrin silüeti varsa kendisi de vardır. Silüet elden gidiyorsa geriye ne kalır diye sormak istiyorum. Mesela bu kentin konumu, doğası, iklimi o kadar iyi biliniyormuş ki yapılar ona göre konumlandırılmış. Diyarbakır’ı kuranlar kentsel mimaride iklimin ve işlevselliğin önemini çok iyi kavramışlar. “Güneş girmeyen eve doktor girer,” demişler ve gün doğumuna göre bir mimari tarz belirlemişler. Diyarbakır evlerinin her bir odasının iklim ve mevsim faktörü dikkate alınarak yapılmış olması çok önemli ve kayda değer. Örneğin kışın oturulan odaların güneye, yazlık odalarınsa kuzeye bakması sebepsiz değil. İşlevsellikten bahsedersek; eski Diyarbakır evlerinin avlularında dut ağaçları vardı. Hala yıkılmamış bazı evlerin avlularında o dut ağaçlarını görebiliriz. Niye akasya ağacı, şeftali ya da kayısı ağacı değil de dut ağacı diye sordunuz mu kendinize? Çünkü Diyarbakır’da eskiden ipek böcekçiliği yapılırdı. İpek böceğinin kozasının beslendiği tek yer evlerin avlularındaki dut ağaçlarının yapraklarıdır. Bu nedenle Diyarbakır’ın Mardinkapı’sından dışarı çıktığınızda tüm bahçelerde dut ağaçlarının, özellikle de bizim “piç” dediğimiz meyve vermeyen dut ağaçlarının çok daha fazla sayıda olması da boşuna değil. İşte bu, işlevselliğin ürünüdür.

Bir şehrin geçmişini bilmek, o şehrin bugün vardığı aşamayı görerek değerlendirmede izleyenlere büyük katkılarda bulunur. Bakın eski bir Diyarbakırlı, eski mimarları nasıl anlatıyor. Bu bir anlatı olduğu için metne sadık kalarak okuyacağım. Diyarbakır Kültür Tanıtma Vakfı bünyesi içinde yerel ve sözlü tarih yöntemini kullanarak yaptığımız bir çalışmanın kitap haline dönüşmüş şekli, aynen aktarıyorum;

“O bazalt taşı dediğimiz taştan Diyarbakır’ın ev yaptıracak şahsiyetleri Çıkıntaş’a giderlerdi. Orada Ermeni taş ustalarının hazırladığı eyvanlar, odalar, melisler, havuzlar vardı. Beğenip, “Şu takımı getir bizim eve, işle,” derlerdi. Yeni yapılmış, işlenmiş taşlar numaralandırılarak getirilir ve Suriçi’ndeki eve, konumuna göre yerleştirilirdi. O özel taş, o mıntıkadan başka hiçbir yerde yoktur. Karacadağ’dan akan lavın bir damarı o bölgeye akmıştır. Diyarbakır’ın taşları genellikle erkek ve siyahtır. O taşın özelliği ise delikli ve dişi olmasıdır. Evlerin avlularında ve duvarlarında kullanılan taşlar, o gözenekli dişi taşlardır. Soğuğu ve sıcağı geçirmeme özelliğinin yanı sıra bir de şu özelliği vardır: Nasıl ki fırında bir gözenekten diğerine ısı geçer ve tümüyle geçtiği yerde korunursa, suyu avluya akıttığınızda da su o gözeneklerde birikir ve bir süre sonra serinlik sağlar. Diyarbakır’da avlu taşları döşendiği zaman taşların arasından kıl bile çekemezdiniz. O döşenmiş taşlar biribirine alışmış vaziyettedirler. Eyvanlarda, taş melislerde o taşlar birbirine bindirilerek yerleştirilmiştir ve bu da o taşı işleyen ustaların maharetidir. Ayrıca Diyarbakır’ın özel, ince derz yüzey kıhêlini Ermeni ustam bana da öğretmişti. O kihêl, çürümüş kireçle, yumurta akı macun şeklinde karıştırılarak yapılırdı. Doğada yumurta akı kadar yapışkan başka bir madde daha yoktur. Sıcağa, soğuğa, yağmura da tahammüllüdür. Yoksa bu surlar, bu evler, bu yapılar nasıl dayanırdı bugüne kadar? Yine Diyarbakır’ın eski evlerinin tavan direkleri vardı. Bu direkler üç türlüydü. En makbulü sudan gelen dağ kavağıydı. Kıymetli olmasının da iki sebebi vardı. Hem uzun süre suda kaldığı için ağacın içindeki böcekler, kurtlar ölmüş olurdu. Hem de suya bakır artıkları karıştığı için direkler sağlam olurdu. Ben yüz senelik direği tavandan söktüm, halen başı çürümemişti. Direk başlarının bağlanması da kireçle yapılırdı. Sandıklı direk çok güzeldi, dörtgen olurdu. Boydan boya olursa da pervazlı direk denirdi. O direklerin örtü tahtaları da olurdu. Toprak akmasın diye iki direk arasına çıta konurdu. Sonra odaların zeminine horasan yapılırdı. Nasıldı, onu da anlatayım. Melisin örtüsü yapılmış, toprağın talaşı serilmiş doldurulmuş olurdu ve toprak hem boyuna hem de enine sulanıp yuvalanırdı. Nakkaş Hristiyan kadınlar vardı. Toprağı işleyerek mermer gibi yaparlardı. En ince temiz kum ve keçi kılı kullanırlardı. Bu iki malzeme biribirini tuttuğunda o horasanın artık kırılıp dökülmesine imkan yoktu. O kıl, kum ve kirecin üzerinde çürümezdi. Şimdi beton dökülürken tutsun diye nasıl demir vazife görüyorsa, o kıl o levhanın içinde aynı vazifeyi görürdü. Usta horasanı serdikten sonra ertesi gün o nakkaş kadınlar ellerindeki kaşıklarla işlerlerdi ve pırıl pırıl yaparlardı. Ayrıca tuğlayı döverlerdi, horasanın kırmızı rengi de işte oradan gelir, bağdadilere uyum sağlasın diye. Bağdadileri ve toprak damları sıvamak için de püşrük yapılırdı. Kabarmış bölümleri usta elindeki malasıyla temizlerdi. Ondan sonra bu püşrüğü yoğururdu. Sonra elindeki malayla bu püşrüğü ilgili yere kuvvetle vururdu. Buna da hamlama denirdi. Sonra da sıvası çekilirdi. O püşrüğün içine buğday, arpa ve saman tohumları karışırdı. İşte bahar geldiğinde sevgili arkadaşlar, eski şehir evlerinin damlarında papatyalar açardı. Mis gibi kokardı. O çiçekleri damlardan toplar baybunaç dediğimiz öksürüğe karşı ilaç yapardık. Bunların hepsi de bir kültürdür, Diyarbakır’ın kültürüdür. Hepsi gidiyor ve yok oluyor. Şimdi beni dinleyenler ve okuyanlar diyecek ki; ‘Bunlar ne kadar da gereksiz şeyler, ne kadar da gereksiz işlerle uğraşmışlar’.“

Arkadaşlar alıntı burada bitiyor. Konuşan tarihin yaşayan canlı tanığıydı. 80 yaşında Fuat İplikçi Usta. Hiç değilse, bazaltı nasıl kullanırız, bu konuda bir lüksümüz var mı diye sormak gerekir. Ustanın anlattığı çerçevede kullanarak, bazaltı estetize edebiliriz. Mesela Diyarbakır’ın mimari yapısında binaların dış cephesinde kullanmak çok mu abestir? Sözün başında da söyledim, mimar değilim ama dünyanın çeşitli yerlerinde gezerken, görürken bunlar aklımın bir köşesinden geçmiyor değil. İşte üniversitede taş taş sökülüp monte edilen eski bir dağ evi var. Gayet de güzel duruyor. Eskiler yapmışsa neden şimdi bunun değişik versiyonları yapılmıyor? Bundan 6-7 yıl kadar önce 1998’de Kudüs’e gitmiştim. İsrail’in birçok yerini gezdim de Kudüs’te beş yıldızlı otelde 2 gece ağırlamışlardı. Kudüs’teki o otelde ve batı Kudüs’ün özellikle Yahudi yerleşimlerinin olduğu noktalardaki mimari yerleşimlere baktığımda dikkatimi hep şu çekmiştir; İsrail’in o sarımsı taşı, beş yıldızlı otellerin dış cephelerinde bile giydirme tekniği ile kullanılmıştı. Hemen yanımdaki arkadaşa şunu söylemiştim: ”Bizde çok daha kolay elde edilebilecek bazalt var, biz bazaltı neden mimarimizde yeterince kullanmıyoruz?”. Mesela binalarımıza Diyarbakır’ın eski adlarını veriyoruz, yeni yapılan sitelere Diyarbakır’ın geçmiş kültürüyle özdeşleşmiş isimler veriyoruz, ama maalesef sadece isimleri Diyarbakır’ı çağrıştırıyor. O yapıların içine girdiğimizde, ya da dışarıdan baktığımızda Diyarbakır’ın geçmişteki mimarisini, ruhunu, yaşamını yansıtan izleri maalesef göremiyoruz. Diyarbakır’daki o tip evlerden birinin sahibi şu an aramızda oturuyor. Kendisi Diyarbakır Kültür ve Tanıtma Vakfı’nın Başkanı. Kendileri eski ve tarihi bir mekan olan Muş Oteli’nin sahibiydi. Muş Otel’i eski bir sokak içinde eski bir mekan. Orayı şu an Class Otel’in sahipleri satın aldı. O mekanı öyle bir gizlediler ki, siz sokağa girip o mekanın kapısından içeri girene kadar öyle güzel bir mekanın varlığından bihabersiniz.

Ben şehrin mimari dokusuyla özdeşleşecek bir mimari anlayışa ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum. Bu noktada Ara Güler’in babasıyla ilgili, William Saroyan’a anlattığı bir anısından bahsetmek istiyorum, “Saroyan Ustaya Bir Öykü” diyor başlık. Ara Güler, “Yeryüzünde 7 İz”deki foto-ropörtajlarında, her biri bu dünyaya baş yapıtlar bırakmış sanatçıların ve yazarların görsel ve yazınsal portrelerini çizerken kendi portresini de sunar okuyucuya. Paris’te bir kahvede biralarını yudumlarken, babası, Bitlis’in Şebinkarahisar köyünde doğmuş olan kendi babasının öyküsünü anlatır. Düşünüyorum da ailesi göçleri yaşamış bir insana daha güzel bir öykü anlatılamazdı herhalde. Öykü aynen şöyle;

“Bir gün babam bana şöyle dedi; ‘Gidersin, gelirsin, gazetelerde ropörtajların çıkar, okuruz, fotoğraflarına bakarız ama bize bir hayrın yok,’. ‘Niye?’ dedim. ‘Bir gün beni alıp da bi yere götürdün mü?’ dedi. ‘Seni nereye götüreyim ki? Sen nereye istersen gidersin, patron sensin,’ dedim. Bana yarı alaylı, yarı ciddi baktı ve şöyle dedi; ‘Bir gün beni memlekete, doğduğum yere götürmeyi düşündün mü? Doğduğum evi görmek istiyorum. Hem gel, sen de gör. Sen beni götürürsen kıymeti olur. Yoksa her köy aynıdır benim için.’ Kaçmak olmayacaktı. İşi ayarladım. Vapurla Giresun’a, oradan da taksi tutup Şebinkarahisar’a vardım. Adını hatırlayamayacağım bir yerde karşımıza boz bir dağ çıktı. Burası ünlüymüş. Sac kavurması yedik. Keyifliydik. Bu toprakların adamı olmak istediği belliydi. Ama ben durumu biliyordum. 6 yaşındayken Şebinkarahisar’dan ayrılmış, İstanbul’a okula gönderilmişti. Aradan yıllar geçmiş, az zaman değil 70 yıl ve şimdi köye gidiyoruz. Doğduğu köy Şebinkarahisar’ın Yaycı Köyü. 60-70km ötede, yol yok ama traktör gider dediler. En sonunda yüksek kapasiteli bir araba bulduk ve köye vardık. Herkes ‘Merhaba’ diyor. Anlattık, ayran içtik. Babam evini arıyordu, sağa saptık sola saptık ve sonunda ‘Burası’ dedi. Baktığı yerde ev yoktu, harabe olmuş ve sonra birden köylülere döndü, ‘Köy meydanında çeşme vardı. Bir sürü yerinden su akardı. Nerede?’ dedi. Köylüler ‘Şurada’ dediler. Gittik ve babam çeşmelerin her birinden doya doya su içti. ‘Su budur işte’ dedi. Hava kararmaya yakın köyden ayrıldık. Babam memnun ayrılmıştı. Eczanesine her gelen dosta köyünü anlatıyordu. İçine başka türlü bir yaşama isteği gelmişti. Bir gün bana; ‘Baksana, köye gittik, çeşmesinden su içtik, adamlarla konuştuk, ayran içtik, dövende döndük, hepsi iyi ama yemişleri, dut kurusunu, kayısıyı, pestili unuttuk. Eskiden bunları ceplerime doldurur yerdim.’ Babam köyünü gördükten ve suyunu içtikten sonra öldü. Cenazeye gitmek için evde bekliyordum. Derken kapı çalındı, açtım ve karşımda elinde iki tane büyük çelik tahta kutu olan iki kişi gördüm. Yüzlerini tanır gibi oldum, ‘Buyrun’ dedim. ‘Biz babanızı arıyoruz. Bunu Yağcı Köyü’nden kendisine getirdik,’ dediler. Şaşırdım ve babamın köylülerini içeri aldım. ‘Babam öldü,’ dedim, bakakaldılar. ‘Şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz siz de gelin,’ dedim. Şaşırmışlardı, kutuyu açtım, içinde bol bol dut kurusu, pestiller, kuru yemişler vardı. Artık cenazeye gitme zamanı gelmişti. Üç küçük naylon torba buldum. İki avuç dut kurusu, birkaç parça pestil, biraz erik kurusunu naylonlara doldurdum ve ‘Hadi gidelim.’ dedim. Babam gömülürken yemişleri tabutuna koydum. İşte babamın hikayesi de böyledir.”

Bizim de bu şehirde bazaltın gölgesinde hummalı şeftalilerimiz, bizim de menekşe çayımız, bakır ibriklerde damıtılmış gül rakımız vardı. Yoksa birileri de biz öldükten sonra bunları bizim mezarlarımıza mı bıraksın? Saygılarımla, teşekkürler. 

Zülküf Güneli: Sayın Başkan İhsan beye ve bu toplantıyı Diyarbakır’da yapmasından dolayı Arkitera’ya da teşekkür ediyorum. Bu toplantının Arkitera Mimarlık Merkezi’nin Anadolu’ya yansıyan bir toplantısı olması ve Diyarbakır’da olması çok anlamlı.

Konumuz “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?”. Mimarlıkla ilgili konulara girmeden önce üzerinde durmak istediğim bir konu var. Benim ortaokul 2. sınıfta okuyan bir oğlum var. Ve kendisine ilerde okuyup ne olmak istiyorsun diye sorduğumda futbolcu olmak istediğini söylüyor. Nedenini sorduğumdaysa, futbolcuların devamlı medyada ve gazetelerde olması ve sürekli kendilerinden bahsediliyor olması cevabını alıyorum. Oysa ki bu noktada mimarlar aynı ilgiye sahip değiller. Buradaki mimarlık, kent konusu, günümüzün her anında karşımıza çıkan, hepimizi tamamıyla ilgilendiren bir konudur. Bu konuların gündemde olmaması, medyalarda yer almamasını isteyen çok önemli merkezler var. Bundan oluşan boşlukları ve insanların bir arada yaşamasıyla oluşan rantları birileri kendi lehine dönüştürüyor. Buradan bu toplantı konu başlığına şöyle bir açıklama getirmek istiyorum. Kentlerin düzgün olup olmamasını ve mimarları sorgulamıyoruz. İhsan Bey’in de vurguladığı gibi Türkiye’de mimarlık ne kadar başıboş ve çarpık ise kentlerimiz de bundan daha fazla çarpık. “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusu kentlerimizin çok düzgün olduğu izlenimini çağrıştırıyor. Oysa ki bu doğru değil ve bir süre daha da olmayacak.

Şeyhmus Bey’in bahsettiklerinden farklı bir açıyla konulara girmek istiyorum. Yakın istatistiki rakamlarla kentlerin gelişmesi ve sorunun büyüklüğü, belki mimarlık mesleğini icra edenlerin yeterince ilgi göstermemesiyle yakından ilgilidir. Arkitera Mimarlık Merkezi’nin başlattığı bu platformların Anadolu’da yapılması bu konuları büyük merkezlerden, Ankara’dan, İstanbul’dan tartışmanın ülke çapına taşınmasının bir işaretidir ve umut ediyorum ki bu konular medyanın da önemli bir konusu haline gelir. Ülkemizde çok değerli tasarımcılar ve mimarlar var ama bunların birçoğunu bilmiyoruz, tanımıyoruz. Biraz önce çocuğumla ilgili verdiğim örnekteki meslek grubundan insanları ise toplum çok iyi tanıyor. Diyarbakır’daki kentleşmeyi ve buna bağlı olarak mimarinin nasıl bir gelişme kaydettiğini rakamsal verilerle şöyle ifade etmek istiyorum. 1950 yılında Diyarbakır’ın nüfusunun yaklaşık 60.000 civarında olduğu biliniyor. Resmi rakamlara göre 2000 yılında Diyarbakır’ın nüfusu 600.000 olmuştur. Tabii belediye başkanları hiçbir zaman bu rakamları kabul etmiyor ve en azından bir katı daha fazla nüfusu barındırıyor diyorlar. Onların ifadesine göre 2000 yılında Diyarbakır’ın nüfusu 1 milyonun üzerinde. Bu, resmi rakamlara göre 50 yıl içerisinde Diyarbakır’ın nüfusunun 10’a katlandığı anlamına gelmektedir. Yani her 10 yılda Diyarbakır’ın nüfusu ikiye katlanıyor. 2005 yılında nüfusu 1 milyon olarak kabul edecek olursak , 2015 yılında 2 milyonun üzerinde bir nüfus ve on yıl kadar bir süre içinde 1 milyon nüfusu daha yerleştirmeniz gerekiyor. Bu nüfusa alt yapı, kanalizasyon, elektrik, su ve kentsel hizmeti gerektiren her tür şeyi götürmeniz gerekiyor. Bu sadece Diyarbakır için geçerli bir durum değil. Türkiye’deki birçok şehir aynı durumda. Çünkü Türkiye’de kentleşme %3,5 civarında. Türkiye’deki nüfus artışı %2’ lerde seyrederken, tahminlere göre son yıllarda bu oran %2’lerin altına düşmeye başlamış. Eğer bu gelişme mümkün olduğunca daha aşağı çekilirse kontrollü büyümeler söz konusu olabilir. Ancak şu anda kentler sürekli tehdit altında. Vatandaşlarımız kırsal kesimden, komşu ilden ve ilçeden geliyor. Bunları karşılamaya hazırlıklı değiliz, zaten yasalarımızda bunlara da imkan verilmiyor; 1984’te çıkmış 3194 sayılı imar yasası, yine 1984’te çıkmış toplu konut yasasıyla bu kadar büyük tehdit altında olan kentlerimize şekil vermeye çalışıyoruz. Bu yalnızca kentlerimize bir şekil vermek değil, aynı zamanda ülkemize de şekil vermek anlamına geliyor. Kent ağırlıklı olmayan bir ülkenin gelişmişliğinden bahsedilemez. Aynı sorunlar tabii ki büyük kentlere sıçrıyor. Bir bölgedeki nüfusa sağlıklı bir şekilde istihdam sağlayamıyorsanız, onlara iş imkanı, eğitim hizmeti veremiyorsanız bu nüfusu o yerde tutamazsınız. Bugün büyük bir megapol olan İstanbul’da bir ucundan bir ucuna 200 km’den daha fazla yol katetmemiz gerekiyor. İzmit’ten Tekirdağ’a kadar aralıksız binalar var ve nüfusun %50’sinden fazlası bu sağlıksız ve altyapısız yerlerde yaşıyor. Eğer siz nüfusu Diyarbakır’da tutamazsanız bu nüfus tabii ki Ankara’ya, İstanbul’a sıçrayacaktır.

Bu sorunu başka ülkeler şöyle halletmişler. Yıllardan beri üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nin bu konuda deneyimi çok fazla. Birliğin üyesi olan ülkeler aynı sorunlarla bizden çok daha önce karşılaşmışlar ve onlar da doğru ya da yanlış bir takım çözümler üretmişler. Biz bu sorunları bu kadar şiddetli yaşarken ülkelerin deneyimlerinden yararlanmalıyız diye düşünüyorum. Her defasında Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, aklın, mantığın çizdiği doğru bilinen bu yollara başvurmamız gerekir. Örneğin Fransa ve İngiltere’de kentleşme politikalarına yön verebilmek için daha da önce bahsettiğim bu olguya yön veren yasalar olmasına rağmen yeni stratejik belgelerle kentlerin çekimini arttırabilecek, gelişimini yönlendirebilecek yeni yerleşim yerlerinin kurulabilmesi için çalışmalar yapıldı. 1900’lerin başındaki Bahçeşehir fikri kentlerin olgularıyla kırsal kesimin yetersizlikleri kaynaştırılarak 35 bin civarında bir nüfus barındırmayla sınırlı bir kent projesidir. Bunu baz alarak daha sonra savaş yıllarında İngiltere’de bir yandan savaş nedeniyle binalar tahrip olurken bir yandan da parlamento, meclisler ve komisyonlar savaş sonrası için hazırlıklar yapıyor. 1946 yılında “Town and Country Planning Act” denilen kentlerin ve kırsal alanların planlanmasıyla ilgili yasayı ve 1947 yılında “New Town Act” denilen yeni kent yasasını meclislerinden geçiriyorlar. Bu yasanın hazırlık aşaması için geçen 4-5 yıl içerisinde bir altyapı oluşturuyorlar. Kentlerin sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesi için nasıl hareket etmesi gerekir? Bunun için de komisyonların nasıl şekillenmesi gerekir ve arsa temini ve planlanması nasıl yapılabilir? Bu dönemdeki hazırladıkları raporlarla yeni kentlerin yeni gelişme alanlarının yayılacağı bölgelerde arazi fiyatlarının dondurulması için yasalarda çok önemli maddeler yer aldı. Arazi fiyatları dondurularak yeni araziye yapılacak yatırımların maliyetlerinin düşürülmesi yoluna gidiyorlar. Bu modelle İngiltere’de 32 tane yeni şehir inşa ediliyor ve bir süre sonra devletten alınmış olunan finansman ödenecek duruma geliyor. Kentlerde oturanlar gelirlerinin %10’unun altında kira ödeyerek sağlıklı, yeşil alanı bol olan, eğitim imkanları ile donatılmış alanlarda yaşama fırsatına sahip olabiliyorlar. Tabii bu kent politikalarında bu süreç içerisinde birçok revizyon yapılıyor. Aynı zamanda Bahçeşehir’in yaşanılası bir yer olmadığının farkına varıyorlar.

Daha sonraki dönemlerde 300 bin nüfusa kadar büyüyebilecek, tiyatro, opera ve üniversiteye sahip yeni kent politikaları düşünülüyor. Sonra 1970‘li yıllarda yeni kent kanunu meclisten geçiriliyor. Bu kanun çerçevesinde 40.000 hektar alana 5 yeni kentin inşa edilmesi planlanıyor ve bu yeni beş kent şu anda 800.000 kişilik nüfusu barındırıyor. Her biri kendi merkezi yönetimini kurabiliyor. Buradan Diyarbakır örneğine dönersek, hızlı bir şekilde büyüyen bu kente verilecek şeklin nasıl olması gerektiği ve bu konuda nasıl başarılı olunacağı sorgulanmalıdır. Mevcut durumdaki toplu konut yasası adından da anlaşılacağı gibi konut üretimini düzenleyen bir yasadır. Kent boyutunda kentin gelişme alanlarını organize edecek bir yasayı ifade etmez. O zaman da örneğini verdiğim ülkelerde yaşanan kentleşme sorunlarından çok daha ciddi boyutta sorunlar yaşıyoruz. Bu nedenle de kentlerimizin geleceği için çok ciddi yasal reformların yapılması ve arazi temininin çözülmesi gerekir. Kentlerin kaderini arazi rantiyecilerinin eline bırakmamamız gerekir. Diyarbakır’ın kentleşmesinin ileriye yönelik, rasyonel ve akılcı olabilmesi için mevcut yasalar ve birçok önemli eleman öncelikle ele alınmalıdır. Diyarbakır’ın tarihi dokusu korunup önemi vurgulanarak, gelişecek olan yeni alanlara farklı merkezler ve bu merkezler etrafında oluşabilecek kentlerin planlanması gerekir.

1984 yılında hazırlanan Diyarbakır İmar Planı’nda malesef yağ lekesi şeklinde büyümeye yol açabilecek bir planlama şeması görüyoruz. Diyarbakır’da Elazığ yönünde mevcut karayolu ve demiryolu gibi iki önemli altyapı hemen hemen paralel yönlenmekte. Bu kentler için önemli iki altyapıyı kullanıp küçük merkezler oluşturarak, küçük kent birimlerinin büyümeleri sırasında merkeze yapacakları baskıyı ortadan kaldıracak, bir lineer gelişmeye yön verecek, sanayi bölgesinin, yeşil alanların belirlenmesine imkan verilebilecek bir planlanmanın olması mümkündür. Ama arazi sorunu çözülmezse kentlerin rasyonel gelişmesi için planlananlar uygulanamaz. Demek ki Türkiye’de kentleşme konusunda ciddi bir referandumun mutlaka yapılması gerekiyor. AB çerçevesi içinde bu gerçekleşir mi bilemiyoruz ama bu, Avrupa Birliği yasalarından umut edilerek çözülebilecek bir konu değil. Diyarbakır’ın coğrafi konumu nedeniyle hemen yanı başında yer aldığı Dicle Vadisi yıllardan beri konuşulan bir projedir ve bu proje gelecekteki Diyarbakır Projesi için çok önemlidir. Bu projeye ciddi ve rasyonel bir biçimde yaklaşılmalıdır. Bir dönem buraya önemli miktarda elektrik elde edebilmek için yapılacak barajlardan söz ediliyordu. Bu kadar maliyetli bir projeden önce Diyarbakır halkı için doğal rekreasyon alanları düşünülmelidir. Buranın yaz mevsiminde sıcağı hissettirmeyecek, çok güzel yerleşimlerin yapılabileceği bir doğal yapısı var. Bu ancak tüm bu elemanların birleştirilmesiyle Diyarbakır’ın canlanmasına yasal, finansal reformlar getirilerek mümkün olabilir.

1995 yılında, belediye döneminin 2 dönem öncesinde, Diyarbakır’da ortaöğretim öğrencileri arasında açılmış “Kentinizi Nasıl Görmek İstersiniz?” konulu bir yarışmada derece almış öğrencilerden bir tanesinin şiirini okumak istiyorum. Bu öğrenci bu dizelerinde Diyarbakır’ı nasıl görmek istediğini ifade ediyor. Tabii kentin asıl sahipleri kenti kullananlardır. Kenti kullananların beklentisi doğrultusunda bu kentin şekillenmesi gerekir. Bunun için de mutlaka planlamalarda halkla birlikte, kullanıcılarla birlikte hazırlanacak planlar başarılı olabilir.

Öğrenci dizelerde şöyle diyor;

“Bir Diyarbakır istiyorum,
Bir Diyarbakır istiyorum insanları çilesiz ve huzurlu,
Sefil ve çaresizlerin, açların karınlarını doyurduğu aşhane,
Bir Diyarbakır istiyorum yolları tertemiz ve kaldırımlı,
Yazın toz duman, kışın çamur olsun istemiyorum,
Bir Diyarbakır istiyorum suyu bol, altyapılı,
Susuz yaşamak, patlamış kanallar, pis kokular istemiyorum,
Bir Diyarbakır istiyorum yeşile bürünmüş, oksijen küpü,
Yazın sıcağında hep beton duvar görmek istemiyorum,
Bir Diyarbakır istiyorum pırıl pırıl, karanlıkta aydınlık,
Her yer pislik yuvası ve karanlık bir gece istemiyorum,
Bir Diyarbakır istiyorum temiz ve kokusuz,
Yazın tifo, kışın öksürmek istemiyorum,
Bir Diyarbakır istiyorum çalışkan insanlarla dolu,
İşsizlerle dolu kahveler, acı çeken insanlar görmek istemiyorum,
Bir Diyarbakır istiyorum gecekonduları siteye dönmüş,
Çamura batan, tozlu havayı yutan insanlar görmek istemiyorum.
Bir Diyarbakır istiyorum insanları eğitilmiş ve uygar,
Çöplüklerde ekmek toplayan insanlar görmek istemiyorum.
Bir Diyarbakır istiyorum tarihi eserleri korunan,
Yıkılmış surlar, medreseler görmek istemiyorum.”

Öğrenci bu dizelerde nasıl bir kentte, nasıl bir Diyarbakır’da yaşamak istediğini çok güzel ifade etmiş. Tabii ki Diyarbakır eski dokusuyla, kalekent surlarıyla önem arzediyor. Diyarbakır’ı surlarla çevrilmiş alanın dışında, soyutlanmış olarak düşünün, geri kalan kısmını, hiçbir özelliği olmayan herhangi bir kentin kenar mahallelerinde gelişen, yükselen binalarından ayırt etmek mümkün olmaz ve Diyarbakır’ın kimliğinde önemli bir rol oynayacak olan kalekenti mutlaka yazılı tüm projelerde ana çıkış noktası olarak ele alınması gerektiğine inanıyorum. Teşekkür ediyorum.

İhsan Bilgin: Şimdi sözü Ahmet beye vermek istiyorum. Ahmet bey uzun yıllar Mimarlar Odası başkanlığını yapmış aynı zamanda mimar olarak da çalışmış. Kendisine bir sorum olacaktı. Bu yarışmadaki dizelerden en çok dikkatimi çeken “Gecekonduları siteye dönmüş bir Diyarbakır istiyorum,” dizesiydi. Gecekonduları siteye dönüştüren mimarlar arasında Diyarbakır’da bu çocuğun istediği gibi bir site yapan ve yaptığıyla gurur duyabilecek, bütün dünyaya bunu kongrelerde duyurabilecek, örnek gösterilebilecek, kaynak oluşturabilecek bir yapı var mı? İstanbul’da da böyle binalar yok, İstanbul’u örnek alın mesajıyla burada değiliz. Eski Diyarbakır’ın kültürü, evleri, taşı, toprağı güzel ama son 50 yılda çok köklü bir değişim söz konusu. Acaba bu değişim geri alınabilir bir değişim midir? Eğer geri alınamaz bir değişimse oralardan taşı, kemeri alarak yapılanlar bu kadar basit mi olmalıdır? İkinci sorum da bu. Dilerseniz bundan sonraki konuşmalarda bu konuya değinelim. Yeni yapıları yaparken eski Diyarbakır’dan şunu alalım, şu taşları kullanalım gibi bir formülünüz var mı? Bu müzik gibi başka kültürel alanlarda da olmuyor. Bunları da dikkate alarak konuşalım istiyorum. Buyrun Ahmet bey söz sizin.

Ahmet Cengiz: Öncelikle Arkitera’ya, sonra Diyarbakır Sanat Merkezi’ne teşekkürlerimi iletmek istiyorum. 9 ilde sürecek olan tartışma platformlarının birinin de Diyarbakır’da olması bence çok anlamlı ve değerlidir. Uzun zamandan beri mimarlık adına yürüttüğü çalışmalardan dolayı Arkitera’yı kutluyorum.

Bugün “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” temasıyla daha çok kent mimarisinin dününü, bugününü ve yarınını tartışacağız. Mimarlığın kentle ilişkisini kurabilme anlamında mimarlığı biraz daha açmak gerektiğini düşünüyorum. Nedir mimarlık? Mimarlık bir yapı üretime disiplinidir. Peki mimarlık-kent ilişkisi nedir? Bence mimarlık, öznesi insan olan ve insan için mekan üreten ve bu mekanın işlevsel, güvenilir, estetik, ekonomik ve hatta ekolojik olmasını sağlayan bir disiplindir. Mimarlığın asıl öznesi mekan. Bu mekanlara belli dönemlerde ihtiyaç duyulma sıklığı değişebiliyor. Aynı zamanda bu mekanlar başka bir mekan içinde yaşarlar. Aslında bu kentlerin mekanı da bizim yerleşimlerimiz olan köylerimiz, kasabalarımız ve kentlerimizdir. Kentler için mekanların mekanıdır diyebiliriz. Dolayısıyla mimarlık bu noktadan kentlerle ilişkilendiriliyor. Mimarlık kapsamı sadece münferit yapılmış binalardan oluşmuyor.

Diyarbakır’ın dününü, bugününü ve yarınını değerlendirmeye çalışırsak, Diyarbakır’ın geçmişinde çok muazzam mimari ölçülere sahip ve çok derli toplu bir kent olduğunu görürüz. Diyarbakır evleri, camileri, kiliseleri, hanları, hamamları, sarayları, kervansarayları, konakları, çeşmeleri, şadırvanları ve sokaklarıyla, temiz akan Diclesiyle, dağ içinden taşınan içme suyuyla, bazalttan yapılmış binlerce yıllık geçmişe sahip taş kanalizasyon sistemiyle adete bir mekan bütünlüğü içinde bir kent. Ve gerçekten 1940’lara kadar her adımında ve her köşe başında mimarlığı hissetmek ve dokunmak mümkündü. Kabaca 1930-1940‘lardan sonra çok ciddi bir biçimde sur dışına taşılması ve ciddi bir bozulmanın olması söz konusu olmuştur.

Yaşananlar sadece Diyarbakır için geçerli değildir. İhsan beyin de değindiği gibi çok genel bir süreç. Bu ortak bir süreçtir ve çok benzer durumlardan kaynaklanır çünkü toplumlar kentleşme öncesi çok dingin bir yaşam sürdürmüşlerdir. Kapitalizmin gelişmeye başlamasına kadar çok yoğun çalışmaların olmadığı, kısa zaman dilimlerine sığdırılan, o dönemin ekonomisinin, idari yapısının, nüfus hareketlerinin çok hızlı bir biçimde yaşanmadığı bir dönem söz konusudur. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte bu dinginlik birden bozuluyor ve ciddi hareketlenmeler, devinimler, ciddi nüfus hareketlenmeleri başlıyor. Sanayinin gelişmesiyle kır nüfusu kentlere akmaya başlıyor ve böylece kır nüfusunun kentlerde çok ciddi bir baskısı olmaya başlıyor. Kent bilincine sahip olmamış, kentli olmayı sindirememiş bu nüfus, kentin yoksul nüfus oranını arttıran bir nüfus. Böyle olunca da bu insanlar acil olarak barınma ihtiyaçlarını gidermek istiyorlar ama buna cevap olabilecek imkanlara sahip değiller. Yerel yönetimler ya da başka birileri bu soruna cevap verebilecek yeterli çözümler üretememişlerdir. Bu insanlar doğal olarak akan bir su gibi kente akmaya başlamışlar ve kendilerince bir şeyler yapmaya çalışmışlardır. Bu dönemlerde çarpık yapılaşmanın önü açılmıştır. Sağlıksızlaşan bu yapılaşma içinde bulunulan kentleri de sağlıksızlaştırmıştır.

Böyle genel bir değerlendirmeden sonra bu sorunun sadece Diyarbakır’ın, Türkiye’nin ya da sadece az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sorunu olmadığını görmek mümkün. Bu gelişmiş ülkelerin de sorunu. Tek bir farkla; bugünün gelişmiş ülkeleri kapitalizme bu kadar hazırlıksız yakalanmadılar. Bu nedenle de kendileri için bir şeyler yapabilme zamanı bulabildiler. Kapitalizm, ilk defa kendilerinde başladığından bir avantaj olarak süreç yavaş ilerlemiştir. Böylece de en az derecede etkilenme imkanı bulmuşlardır. Ve karşımızda o dönemleri daha az tahribatla aşan gelişmiş ülkeler duruyor. Ancak bizim gibi gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde durum çok farklıdır. Bizler kapitalizme hazırlıksız yakalandık ve ne kendimizi, ne de kentlerimizi ve yerleşim birimlerimizi koruyabildik. Dolayısıyla bugünün olumsuz tablosuna varmış bulunuyoruz. İhsan Bey’in iletmiş olduğu soruda görüldüğü gibi, Diyarbakır’da gerçekten örnek gösterilebilecek, başı dik, alnı açık bir biçimde gösterilebilecek bir tablo yok. Bunun en iyi örneği Seyrantepe’de yapılmış olan toplu konuttur. Bu örneği bir anlamda ciddiye almak doğru değildir çünkü Diyarbakır’a özgü bir proje değildir. O dönemlerde belediyede çalıştığım için o süreci çok iyi biliyorum. Toplu konut idaresi alelacele dönemin devlet bakanı Salih Sümer’in talebiyle Diyarbakır’da bir arsa temin etmeye çalıştı. Diyarbakır için düşünülmemiş, başka yerlerde kullanılmış tipik bir toplu konut projesini biraz derledikten sonra olduğu gibi buraya uygulamışlardı. Ne mekan ölçüleri ne de malzemesi bakımından hiçbir şekilde Diyarbakır kültürüne, mimari yapısına uygun bir proje olduğunu düşünmüyorum. Ancak Diyarbakır’ın başka alanlarında da birçok yapılaşma var ancak buradaki tablo mimarlık mesleği kriterleri ve değerlerinin önde olduğu bir tablo değil. Diğer soruya geçerken..

İhsan Bilgin: Diyarbakır’a özgü bir modern konut mimarisi olabilir mi acaba? Diyarbakır’a ait bir genel konut karakteri olup ve bu tüm Diyarbakır ilçelerine dağıtılabilecek bir model olabilir mi? Kalenin arkasındaki 8. parsele özgü ya da sanayi bölgesindeki bir arsaya spesifik bir şeyler yapılabilir belki ama Diyarbakır’a özel bir modern konut mimarisi yapılabilir mi? Buraya özgü bir şeylerin aranması başından beri tartışılan bir konu. Böyle modern bir konut mimarisi olabilir mi? Dünya’da bir şehre özgü konut mimarisi var mı? Bu soruyu Nevzat Sayın’a sormak istiyorum.

Nevzat Sayın: Tek kelimeyle söylemek gerekirse; olmaz. Bunun boşuna bir çaba olduğunu düşünüyorum. Modern dünyada ancak normlara uygun bir yapıdan söz edebiliriz. Bulunulan bir coğrafyaya ilişkin bir problemin çözümüne giderken o konuda daha önce yapılmış olanlar bir bilgi olarak girer ve kendi etkilerini koyarlar. Bu bağlamda belki o yapı, yönüyle, ele alınışıyla, gerçekten buraya özgü bir şeyleri içerir. Ama bu ne kadar Diyarbakır’ı yansıtır, bunun biraz önceki ihtiyacı karşılayacağını zannetmiyorum. Oraya ait olma ruhunu taşıyabilir ama bu da buraya özgü bir şey değildir. Tersini, öbür ucunu düşündüğümde, durumu malzemeyle ya da görüntü benzetmeleriyle de olsa zorlarsanız ortaya bir felaket çıkar. Bugün Çetin bey ile gördük; yollardan birinin üzerinde park var henüz yarısı bitmiş, belli ki orası taş kaplanacak. Bir de Dicle Üniversitesi’nin giriş kapısı var, burçlara benzetilmeye çalışılmış. Bazalt, kemerler, orada taşınabilecek ne varsa hepsi konmuş ama olmamış ve ortaya korkunç bir şeyler çıkmış.

Keşke bunun tersi olsa; belirli normlara uygun bir yapının peşinden gitsek. O vakit bulunduğunuz yerle ilgili olarak, o yapıda bir şey onu buraya ait kılacaktır. Ancak yine de bu yapı Diyarbakır’ın her tarafına taşınabilecek bir yapı tipi değildir.

İhsan Bilgin: Onları buraya ait kılacak şey, bu dönemde burası için yapılmış projelerin kendilerine özel enerjileri midir? Bir takım kale burçlarını taşımak, bir takım formları taşımak... Mesela 20. yüzyılın başında Amsterdam’da çok büyük bir toplu konut hamlesi oluyor. Bir grup mimar ve belediyenin işbirliği ile, daha sonra Amsterdan Okulu olacak olan, bir dizi iş yapıyorlar. Bunun Amsterdam mimarisiyle hiçbir alakası yok. Kültürel olmayan ama endüstriyel ve ekonomik nedenlerle tuğla kullanılıyor. Amsterdam’da eskiden de tuğla kullanılıyordu, şimdi de tuğla kullanılıyor. Tuğla Hollanda’da ve İngiltere’de de kullanılıyor. Yani kuzey kuşağının ortak bir malzemesidir tuğla. Eski Amsterdam tüccar evleriyle bunların hiçbir benzerliği yok. Ama 20-30 sene bu ekol boy gösteriyor ve buna da “Amsterdam Okulu” deniyor mesela. Bugün gezdiğimiz Sıtkı Tarancı Evi’nin kenarlarındaki odalarla ortadaki avlu çok hoştu. Diyarbakır’da bir villa ev yapılırsa kuşkusuz bu iyi bir örnek olabilirdi. Ama sitelere alternatif olarak o binayı gözümüzün önünde tutamayız. Bu anlamda Diyarbakır meselesini bugünkü pratiklerinden mi üretmemiz gerekiyor? Bu konuda ne diyorsunuz?

Ahmet Cengiz: Çağdaş dünyada benzeşen toplumsal yaşamların adım adım bütün dünyayı kaplamaya başladığı bir süreçten geçerken, yerel motifleri ön plana çıkarmak ve bu doğrultuda çaba sarfetmek, muhafazakar bir tutum sergilemek anlamsız, ancak yine de herşeyin bir ruhu olmalı. Diyarbakırlılar başka bir şey sevemez mi? İstanbullular başka bir şeyi sevmiyor mu acaba? Acaba yaşam tarzlarından ve kültürlerinden kaynaklı sevdikleri renkler, dokular, nesneler biraz farklı değil midir ki? Bence biraz öyledir. Toplu konut hakkında söylediklerim buradan kaynaklı. Yani bir başka yerden alınmış bir projenin Diyarbakır’ın tepesinde uygulanmasının bir anlamı yoktur. Yoksa tabii ki çağdaş dünyanın benimsediği, önemsediği değerleri redderek çağdaş dünyanın dışında kalmamalıyız. Bu mümkün değildir. Bugün gelişen süreç de bunu gösteriyor zaten. Sınırlar kalkıyor, AB, dünya birliği oluşacak belki. Birçok ortak değer evrenselleşecek ve benzeşecekken çok muhafazakâr biçimde eski Diyarbakır evlerini yapacağız, bazalt taşını kullanacağız demenin bir anlamı yok. Ama hala işe yarıyor ve kullanılıyorsa, ekonomik değeri varsa yerel malzemeleri, benimsediğimiz renkleri, dokuları elbette ki kullanmamız gerekir. Olaya bu anlamda bakıp değerlendiriyorum. Verdiğim cevap sorunuzun cevabı olabilmiş ise devam etmek istiyorum. Şimdi böyle nedenlerle ilişkiler değerlendirmesinden sonra Diyarbakır aslında bütün Türkiye kentleri ve yine hatta diğer bütün gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin kentlerinde yaşanan bu benzer süreç neler yapmamız gerektiği konusunda bizleri düşündürmelidir ve mutlaka bir şeyler yapmamız gerekmektedir. Ben bir birey olarak nasıl bu halde kaldığımıza açıklama getirebilmiş değilim. Bazen başbakan, ilgili bakan benden az mı düşünüyor diyerek anlayamıyorum. Eminim değil, zekası ve düşündükleri en az benimkisi kadardır. Ama niye bir şeyler olmuyor? Örneğin şu an kanalizasyonu ve içme suyu olmayan bir kente ilişkin devletin vermiş olduğu ödenek, gider ile bu alt yapı sorunlarını gidermiş bir kente ödenen ödenek aynıdır. Öyle olumsuz bir idari yapılanma içerisindeyiz ki ortak mekanları yönetme konusunda o kadar çok yetersizlik var ki, kapitalizmin gelişmesinden sonra oluşan idari yetersizlik olayı hala ülkemizde sürmekte ve hala kentlerimizi nasıl yönetebileceğimiz konusunu çözüme kavuşturabilmiş değiliz.

İhsan Bilgin: Peki devlet bu durumdayken sivil toplum örgütleri, belediye, Mimarlar Odası neler yapıyor? Onların Diyarbakır’da bir faaliyeti oluyor mu?

Ahmet Cengiz:
Hayır, olmuyor. Yıllarca Mimarlar Odası’nın içinde bulunmuş biri olarak diyebilirim ki; Türkiyedeki Mimarlar Odası, tüm dernekler, vakıflar, meslek odaları; gerekli olduğu için örgütlenmiş oluşumlar değillerdir. TMMOB 1954’ten kalma bir yasal düzenleme ile hala bugünün ihtiyaçlarına cevap bulmaya çalışan resmi bir örgütlenme. Bu kurumun gelişmelere cevap verme olasılığı yoktur. Mimarlar Odası genel merkezinin yönetim kurulu üye sayısı 7’dir. Bu 7 kişiyle ve hiç kurumlaşamamış, Türkiye’nin mimara dair, imara dair sorunlarına cevap verememiş bir kurumun katkısı ne olabilir ki? Bu aslında sıradan bir durum değil, devletin bu konudaki tutumu ve politikasının da sonucun böyle olmasında etkisi var. Böyle vurdumduymaz bir devletin olması mantık dışı, buna inanmak mümkün değil. Herkesin düşünebildiği şeyleri onların düşünemediğine inanmak mümkün değildir. Ama maalesef çok basit bir matematiksel hesabı bile yapma yeteneğinde değiller. Örneğin “İstanbul’un şu kadar nüfusu vardır ve biz de nüfus üzerinden şu kadar pay aktarıyoruz” demek. Herkesin nüfusuna göre pay aktarma doğru bir durumdur. Örneğin A kentinin parkı, bahçesi, sosyal tesisleri, kentsel donanımları ve altyapısı yok. “Buna ilişkin bir değerlendirme yapalım ama kentin asıl ihtiyacı nedir, şunu ne kadar zaman diliminde hangi şeylerle nasıl gerçekleştirebiliriz”le ilgili yapılan hiçbir şey yok. 80 yıldır suyu, elektriği olmayan, kent merkezlerine 10km uzaklıkta bulunan köylerimiz var. Bunlar hiçbir şekilde düşünülmüyor. Değerlendirmeye alınmıyor.

Şeyhmus Diken: Orada köy örgütlenmeli, bunu unutmamak lazım. Mesela bir köy Diyarbakır’a bağlandı.

İhsan Bilgin: Siz daha çok ihtiyacınızın olduğunu ama devletten size bir şey gelmediğini söylüyorsunuz. Türkiye’nin bütün kentlerinde görülen kaynak eksikliğinden bahsediyoruz. Peki ayrılan kaynak yetersiz de olsa bu şehre geldikten sonra, belediye, sivil toplum örgütleri vs. bunun doğru harcanmasını sağlayabiliyorlar mı? Bu yetersiz kaynağı belediye ve diğer örgütler organize olup doğru yerlere harcayabiliyorlar mı? Kent plancı arkadaşımız Mustafa Sinemillioğlu belki bu konuda bir şeyler söyleyebilir.

Mustafa Sinemillioğlu: Konuşmamı video göstererek ayakta sunmak istiyorum. Çok kısa konuşmaya çalışacağım.

“Mimarlık Şehirciliğin Neresinde?“ konusu gerçekten hoş bir konu. Dolayısıyla biraz mimarlık biraz şehircilik, çapraz karşılaştırmalarla konuşmayı düşünüyorum. Buradaki konu mimarlığı ilgilendiriyor ama daha çok mimarlığın çevresiyle ilgili.

Önce doğa vardı sonra insan, ev ve şehirler oluştu. Aslında mimarlık, şehircilik ve şehir düşünülürse hepsi bir bütündür. Buna göre Diyarbakır’ın aslında çok değişmediğini söyleyebiliriz. Şehircilik içerisine korumayı, yenilemeyi ve yaşamı alan bir bütündür ama hepsinden önemlisi insanı da kapsar. Aslında modernizmin çelişkisi, insan faktörünün unutulmasıdır. Mimarlığın, şehirciliğin ve Diyarbakır’ın göbeğinde insanlık var. Yapılar insan ve yaşam olmadan çok da anlam taşımazlar. Şehir sadece bina değildir, şehir anıdır, yaşamdır, sürekliliktir. Örneğin Diyarbakır’da korunmuş bu sokak insan olmadığında biraz daha donuk görünüyor. Bu örnek ise Ulucami’nin içinden bir detay; insan varken daha canlı. İnsan olunca mimarlık ve şehircilik daha kapsamlı oluyor ve şehirler büyüyüp yayılıyor. Ve Diyarbakır, sıcacık, bir yerden bir yere yürüyerek gidebileceğiniz ölçekte bir şehirdir. Diyarbakır bir dönem büyüyor ve yeniden yapılanıyor. Bizim için en önemli nokta insan ölçeğini ön plana çıkarmak.

Mimarlık insan ölçeğindedir, süreklilik ve korumadır. Sorun çağdaşlaşma, paranın gelmemesi, sorumsuz insanlar, modernleşme olabilir. Aslında hepimiz her noktada sorumluyuz. Mesela Mardin’i bozan, buradaki mavi Telekom yapısıdır, Diyarbakır için de aynı şeyden bahsetmiştik. Çok gariptir ki, imar kanunumuzun ulaşmakta geciktiği noktalar daha iyi korunmuştur. Modernleşme ve imar planının olmaması sıkıntılarının yanında böyle de bir durum var. Binalar aslında yaşamın olduğu yerlerdir ve onları oluşturan bir süreklilik vardır. Hasankeyf’te ise mimarlığı ve kentsel planlamayı kapsayan şehirleşme ile enerjiye ihtiyacımız olduğu için binlerce yıllık emeği ve tarihi sular altında bırakıyoruz.

Diyarbakır’da teknik elemanların önemini vurgulayan birkaç şey söylemek istiyorum. Diyarbakır’ın değişiminde ve gelişiminde modernleşme ve kapitalizm var. Buradaki toplu konut çalışması eksik bir çalışma ama Diyarbakır’daki en güzel site. Toplu konut olmadan önce orada hiç ağaç yoktu ama şimdi yüzlerce ağaç var. Diyarbakır’da insanların konut büyüklüğü fikri, toplu konut fikriyle değişmeye başladı. Diyarbakır’ın orta ve üst kesimi şimdi toplu konutta yaşıyor. Bu konutlar belki de her şehri oluşturan kültürün yeni dönemle birlikte yoğurulmasıdır. İnsanın yapısı gereği az katlı yapılar her dönemde önemlidir, insan doğaya yakın olmak ister. Ama eski Diyarbakır evlerini oluşturan aile yapısı yok artık. Çekirdek aile yapısını da eski Diyarbakır evlerine taşıyamazsınız. Nevzat hocam surun bir örneğinin şehirin girişinde, bir örneğinin de üniversitede yapıldığını söyledi. Daha kötüsü, Diyarbakır’ın en güzel parkının etrafına milyarlarca para harcanarak sur örüldü. Parkın çevresine yapılan bu gereksiz sura ayrılan parayla belki iki tane burç onarılabilirdi ya da iki park daha yapılabilirdi. Belediye başkanlarımız son iki yılda Diyarbakır’da, şehir merkezinde kaç tane ağaç kesildiğini biliyorlar mı? Gelişip şehirleştikçe ağaçları kesiyoruz. Burasının tadilatına imza atan bir plancı, bunun yerine binayı dikecek olan mimar ve bunu zorlayan kişi de bir müteahhit. Hepimiz birer müteahhitiz aslında.

En son bir hafta önce buranın karar mekanizmasıyla bu gidişe dur demek için iç kalenin açılışında konuştum. “20 parselimiz kaldı bunu da çözdükten sonra Suriçi’nde hiçbir yapılaşma olmayacak,” dendi. Şehir sürekli bir kavramdır ve bu kavramı sürekli yeni sorunlar ve çözümler bekler. Bunu erteleyemezsiniz. Burada belediye kamu kuruluşu olarak arsa fiyatlarını düşürmekle görevlidir ve müteahhitleri kontrol etmelidir. Belediye buradaki çekme mesafelerini uygulayabilseydi arsa fiyatları %50 düşecekti. Arsa fiyatları düşürülürse, kirada olan yeni şehir belediyesi buradan çıkar sağlayabilir. Bir binanın arka ve ön bahçesinin ölçüleri kurallara uygun olarak verildikten ve o kurallara uyulduktan sonra şehirsel dönüşümün başlaması gerekir. Merkezi iş alanında sivil toplum örgütlerinin parası fazla değildir. Buralardaki talepler yönlendirilerek bir yapılaşma oluşturulabilir. Eğer yan bahçeler kurallara uygun çekilmezse oradaki arsa miktarı yükseliyor, dolayısıyla oradaki binaların alanı büyüyor ve fiyatları yükseliyor ve müteahhit bundan kazanç sağlıyor. Bu fiyat yönlendirilmediğinde müteahhitin ve şehirdeki rant piyasasının esiri oluyorsunuz.

İhsan Bilgin: Bu şehirde 1 milyon kişi yaşıyorsa kaç tane müteahhit vardır?

Mustafa Sinemillioğlu: Ben herkesin müteahhit olduğunu düşünüyorum. Bizde plancı, mimar, belediye başkanı, hoca olup da aynı zamanda müteahhit olan çok insan var. Sorun aslında yerel örgütlenmenin bu çıkar gruplarına ve baskı gruplarına eşit mesafede durmasını sağlamak. Bu da örgütlenmeyle gerçekleştirilebilir.

İhsan Bilgin: Herkes müteahhit ise, bina yapıyor ve rant elde ediyorsa yapacak bir şey yok. Öyle değil de müteahhitler belli bir grupsa ve belli refleksleri varsa, bu reflekslere karşı kentin karşı refleksleri olması gerekir. Bu müzakere sürecinde belediye örgütleme işine yarar. Orada bir uzlaşma olur ve sonucunda herkesin istediği olmaz belki ama bundan daha iyi ortamlar oluşabilir.

Mustafa Sinemillioğlu: Söylemek istediğim herkes müteahhit değil ama müteahhitler her gruptan insandan oluşuyor. Karşılıklı görüşmeyi, örgütlenmeyi dengeleyip toplumsal dayanışma mekanizmasını oluşturmak gerekir. Çözüm şu; bütün taraflar, sivil toplum örgütleri ve talep edenler seslerini yükseltecekler. Örneğin Diyarbakır’da bir imar uygulamasında kaldırım genişletmesi var ama bu esnada ağaçlar kesiliyor. Ağaçlar kesilmeden çevre düzenlemesi yapılabilir. Bu belediyedeki teknik elemana intikal ettiğinde, meclis kararı denerek işten sıyrılınabiliyor. Mesela belediyenin Yenişehir’deki yan bahçe sorununun aslında çok basit bir çözümü var. Bu da plan kararının değişmesi. Bunun yapılamamasının nedenini şehirdeki rant ekonomisinin belirleyiciliği olarak algılıyorum. Şu kaldırımların yapılmaması için sesimizi yükselttik ama kağıda döküldüğünde hiçbir değişiklik olmadığı görüldü. Diyarbakırda kaldırım genişlemesi sırasındaki kesilen ağaçların sayısının artışı şehir bölge plancısının artışıyla paralellik taşıyor. Yenişehir Belediyesi ağaçları kesiyor ve ilk defa burada bir plancı var. Diyarbakır Cezaevi’nin çevresinde binalar görülüyor. Oysa eskiden burası şehrin en dış noktasında bulunuyordu. Şimdi ise bu cezaevi şehir içinde kalmıştır ve ne yazık ki burada bile sadece gecekondular içinde ağaçlar var. İşte Diyarbakır’ın en güzel mimariye sahip yapısı “AZC Plaza” yan bahçesi ve çekme mesafesi yok ve KAKS’ı 8’den fazla. Sonuç olarak örgütlenmemiz gerekiyor ve sivil toplum örgütlerinin taraflara, özellikle karar mekanizmalarına eşit uzaklıkta durmaları gerekiyor. Bu noktada kamuyu, sivil toplum örgütlerini, halkı daha fazla savunabilirler ve yönlendirebilirler.

Nevzat Sayın: Öncelikle “Kimse istemiyorsa bu nasıl oluyor?” sorusuna değinmek istiyorum. Arsa sahibi, müteahhit, orayı satın alacak adam da istiyor ve ağaçlar yok oluyor. Herkesin kötü olduğunu düşündüğü şey nasıl yapılabiliyor? Yaygın suç ortaklığı kavramıyla. Küçücük arsası olan bir adam da, arsa satın alan da, müteahhit de herkes bu durumdan faydalanıyor. Dolayısıyla kötülük üzerinde sinsice bir örgütlenme olduğunu kabullenmek lazım. Bu üstelik resmi olarak da ittirilmiş, kabul edilmiş ve bunun üzerine bu ülke yönetiliyor. O kaldırımlar ve ağaçlar tanımlı olmadığından o hale geliyor. Bazı yapılar içeriden bazıları dışarıdan değişiyor. Biz içeriden değişemeyen yapılardan birisiyiz. Belli standartlar ve normların dayatılması adına iyi ki bu AB yasası var.

Değinmek istediğim ikinci konu ise şu; “Acaba olanaklar ve kaynaklar artsa daha mı iyi olur?”. Hayır, ilginç bir biçimde daha kötü olur. Bugün Gazi Caddesi ve yeni yapılmakta olan toplu konutlar tarafındaki işlerin inanılmaz bütçeleri var. Bu işten biraz anlarsanız orada olağanüstü paraların dönmekte olduğunu anlarsınız. Bütçe ve kaynak artıkça, buraya daha üst sınıfa ait insanlar yerleşmek istedikçe, müteahhitler örgütlendikçe kötülüğün kat sayısı artıyor. Bazen biz mimarlar herkesin içten içe güzel bulduğu şeyi kötü buluruz. Burada konuşmasanız bile lütfen bunları içinizde iyi-kötü anlamında değerlendirin. O zaman o kötü olanın tarifi üzerinden de bir şeyler bulunabilir. Sanki daha iyi olacakmış gibi ve buna daha iyi kaynak ayrılacakmış gibi görününce meselenin boyutları büyüyor ve ortaya çıkan kötülük artık kolaylıkla geri dönüştürülemez bir hale geliyor. Bu nokta vahim. Burada böyle de diğer kentlerde böyle değil mi? Emin olabilirsiniz ki, defalarca katlanarak aynen devam ediyo. Fakat bu, burayı aklamaz yani bu her yerde böyleyse burada da böyle olacak anlamına gelmez. Üstelik teknik konularda da bazı ciddi problemler var. Örneğin az önceki yapıda hiç dilatasyon yok, hiç çift kolon, kiriş devamı görmedim. Buna karşın cephesinde de yok yok. İyileştikçe kötüleşiyor... Yapılar yükselse de sokak boyutlarının değiştirilmemesi de başka bir konu ve altında “Sessizce ne isterseniz yapın,” konusu yatıyor. Yoksa “Herşey nasıl böyle kötü oluyor?“ sorusunu hiçbirimiz anlayamayacağız. Sadece sessizce birileri sizi rahat bırakıyor. Sıkıyorsa çık yap ve kazan gibi kurallar işliyor.

Dedeman Otel’de kalıyoruz. Yanımızda Galeria var. Etraf binalarla çevrili ve aralarında 4 metre kalmış. Altında restoran var ve restorana ne kadar özenirseniz özenin, bu durumda ne kadar iyi olabilir? Belki bunu yapan mimarlar aramızdadır. Bunu çok yaygın biçimde yapıldığı için söylüyorum. Kale burçları adı altında birileri gaz betondan duvar örüyor. O kadar çirkin ve kötü ki... Mesela bir burç var ve üzerinde bir karpuz yer alıyor. Bu her yerde aynı. Bu kadar iyi yaşamak isteyen insaların olduğunu varsaydığımız bir yerde, bu lanet olasıca belirsizlik ve o belirsizlikten tahminimizden daha fazla insanın nemalanıyor olmasının bence çok ciddi bir yararı var. Peki bu kadar çirkin olmak zorunda mıydı? Belki daha iyi ve güzel olabilirdi. Öyle bir konu ki ikisi birden olmuyor. Bir şey bir kere çökmeye başladıktan sonra artık onu tutamazsınız. Daha güzeli olsaydı şimdi konuştuklarımızın birçoğunu konuşmuyor olurduk. “Kötülüğün nerde olduğunu bulmak, nasıl gerçekleştiğini derinden hissetmek, bunu anlamak, bir yerlere koymak ve açıkca konuşmak,” yapılacaklar arasında olmalıdır. Öncelikle neyin kötü olduğunu ve kimler tarafından yapıldığını iyi anlamak zorundayız.

Salondan: Doğan Dağdelen, mimarım. İstanbul’da da Türkiye’nin her yerinde de çarpık kentleşme mevcuttur ve olacaktır. Bu, kentleşmenin bir gereği. Bu panelden benim şu ana kadar aldığım izlenim şu; öncelikle kentleşmeyi öğrenmek gerekiyor. Kentteki çözümler de ardından gelecektir. Sivil toplum örgütlerinin ciddi bir biçimde baronluktan çıkması gerekiyor ve sivil toplum baronlarının gerçek sivil toplumcular tarafından eleştirilmesi gerekiyor. Diyarbakır Suriçi ciddi anlamda korumaya alınabilmeli, oradaki tarihi doku ve evler korunmalı, dışarıya yansıyan yeni kent modern olabilmelidir. Biz Diyarbakırlı olarak ikiz kuleleri, cam fanusları görebilmeliyiz. Bugün iyon düzeni, dor düzeni yerinden kaldırıp modern ihtiyacı giderecek, toplumun ihtiyaçlarına hitap eden yapılar yapmalıyız. Sivil toplum örgütleri doğru güçlenirse, birilerinin başkan olabilmek için yarattığı baronluk kavramı ortadan kalkacaktır.

Salondan: Yıllardır Diyarbakır’da mimarsınız şu ana kadar hiç iş yaptınız mı?

Salondan: Diyarbakır’da yıllarca projecilik yaptım. Kendi yaptığım binaların altına imzamı da attım. Arkadaşım gezip görmüştür. 

Salondan: Ben Serhan Ada, ne Diyarbakırlıyım ne de bir mimarım, ancak Diyarbakır’a sık sık gelirim. DSM çalışanıyım. Bu platformların yapılacağını duyduğumda ve listenin başında Diyarbakır’ı görünce çok şey ummuştum, ancak ne yazık ki umduğum gibi olmadı. Bu büyük salon için belediyeye teşekkür etmek istiyorum ama biz içini doldurmayı beceremedik. DSM kurulurken konuştuğumuz konulardan biri, kentleşme ve kentleşmenin kültürün ayrılmaz bir parçası olmasıydı. Bu ilk bile sayılmadan, bundan sonra çok konuşulsun. DSM’nin yaptığı tüm etkinliklerde, edebiyata, sanata, metafiziğe, felsefeye gelen insanlar bu kadar hayal kırıklığına uğramıyor, kent anlamında geçmişte yaşanan acılara tanık olduk ve bire bir ya da dolaylı olarak bunu yaşayanlar var. Ama bugün gelinen nokta da doğruları dillendirmek, doğruları söylemek anlamına gelmiyor. Sessiz suç ortaklığı denilen saadet zinciri varlığını sürdürüyor. Bu zincirin sonunda kimse mutsuz olmuyor. Neden böyle göründüğüne iki örnek vermek istiyorum. Bu şehrin merkezinde surların dışında Sümerpark diye bir park alanı var. Yapılarıyla bu alan göz göre göre kayboluyor. Ağaçları kesilmiş çukurlar açılmış, sivil toplum örgütleri de kendilerine bir lokal edinmek üzere tatlı bir yarış içindeler. Burayı bir katılım projesine dönüştürmek Diyarbakır’ın hakettiği bir süreçtir. Son olarak dün Seyrantepe’ye giderken gördüğüm yeşil alanın refleks olarak gecekondu olmamasını istedim. DSM olarak bize düşen görev kentle ilgili toplantıları çoğaltmak.

İhsan Bilgin: Diyarbakır son 15 yıldır bölgenin zorluklarını yaşamış bir kent. Diyarbakır üzerine nasıl konuşulacağı ve üzerinde nasıl durulacağı Türkiye’nin diğer kentlerine göre daha iyi biliniyor. Teknik olarak insan haklarıyla alakalı bazı konuların ne hızla geçileceği, bazı hayati durumları tespit edip üzerinde durulması vs. gibi şeylerin daha iyi bilindiği bir yer olmalı burası diye düşünüyorum. Fakat Türkiye’nin diğer kentleriyle paylaştığı konu şu; kentleşme ve kentlerin fiziki varlığı üzerinde nasıl konuşulacağı bilinmiyor aslında. Bu anlamda bir cehalet değil de, bir tecrübesizlik var. Kentleşme denince nerden söze başlanacağı bilinmeyip, teknik anlamda birçok konu gereksiz yere uzatılıyor.

Bugün Şeyhmus bize o güzel turlarından birini daha yaptırdı. Ulucami’nin önündeki dikdörtgen alan kadar felaket bir alan olamaz. Oradaki sefaletin kaynak azlığıyla, kültürle, başka şeylerle alakası yok. Rant getirmediğine inandığım bir Yeraltı Çarşısı var. Üstünde güzel çarşılar varken kim nem kokan, karanlık bir yerde alışveriş yapar? Belediye başkanı ve iki örgütle konuşursunuz ve oraya güzel bir tasarım yapılır ve bu iş biter. Bütün Diyarbakır’ın sorunu çözülmez ama yine de en azından orası çözülmüş olur. Mesela 3 metre problemlerinde, belediyeye baskı yapılır. İki bina arasında şu kadardan az mesafe olmaz diye herkes anlaşır. Bütün Diyarbakır’ın çevresinin güzelleşeceğini zannetmeyin. Mesafe 6 metre olduğunda daha güzel olmayacak ama en azından o kadar yaklaşmamış olacak. Söylemek istediğim ve bu toplantının amacı da bu. Şu anda burada böyle bir konuşma yapamayız. Her sorun belli bir konuşma türüyle çözülür. Belki bu bir uyarı olur ve başka türlü konuşulabilir.

Salondan: Diyarbakır’da kullanılan iki tane tavan ve duvar tasarımı vardı. Bunlar da mimari kaygı bile yok. Ama bu mimarın yaptığı bir tasarım. Bu Türkiye’de ve İstanbul’da da var. O zaman Türkiye’nin eğitiminde mi problem var? Çekme mesafelerini doğru yapıp, ağaçları kesmediğimizde de bunlar olacak mı? Eğitim kaynaklı bir sorun var bence. Ayrıca Şeyhmus hocamızın bazalt taşlarını Diyarbakır’a uygulama konusunda “Modernizmde yeri yoktur, uygulanamaz,” dediniz. Bu konuda uzlaşıyoruz ama bu şehrin kültürel ve sosyal yaşamını yansıtır. Bunu tasarıma aktarmanın da modernizmde yeri vardır bence. Ayrıca Zülküf hocam “Mimarların ve bilim adamlarının medyada yeri yok,” dedi. Bilim adamı dahiyane fikirleriyle bir şeyler oluşturarak bir yerlerde, medyada yer alabilir.

Nevzat Sayın: Bir binanın girişinde taş kaplamanın, onun üstünde alçı prizinin ve onun üstünde de üçgen biçiminde, kısmi asma tavanın ve yanında da halojen spotların hiç yeri yok. Bu anlatılması zor bir gerçeklik. Eğitim konusunda ciddi eksiklikler var ama insan sanki kendi haline bırakılırsa bunu yapmayacaktır. Bu tür şeyleri yapanların da çok memnun olmadığını ama gerekli olduğunu düşündüğüne, böyle istendiğine ve piyasada böyle geliştiğine dair inanılmaz gerekçeler duyuyorsunuz. Ortaklaşa anlaşılmış sessiz bir şeyler var. Orada bir tane de kaskatı bir yapay taş şadırvan var. Bunun altında eğitilmişlik önemli ama yine de paylaşılmış bir kötülük peşinde geliyor.

İhsan Bilgin: Kötü eğitilmiş bir mimar olmanın şöyle bir dezavantajı var; hiç mimar olmasanız sorun yok, iddialı olmayacaksınız ama mimarsınız, eğitilmişsiniz bir şeyler yapmak lazım, ama iyi de eğitilmediğiniz için işte böyle kötü şeyler yapıyorsunuz. Disiplin ne yapabileceğinizi ve ne yapamayacağınızı söyler. Bundan da yoksunsunuz. Bu kural koymaz ama ufku açar ve başka kimsenin aklına gelmeyecek şeyleri yapmayı sağlar. Ama disiplinden yoksun kalmış bir eğitim alan mimarlar ne yapacağını bilmediğinden, her an bir şeyler oluşturmak ister. Şişli, İstanbul’un merkezinde, prestijlice bir yer. Orada Kadri İş Merkezi var ve oradaki kolonları döktürmek kolay iş değil, belli ki mimar çizmiş, müteahhitin işi değil. Eğitim 4 seneyle bitmiyor. Bir kere kötü gitmeye başladı mı hayatınızda bu devamlı tekrarlamaya başlıyor.

Nevzat Sayın: Bu literatürde basit ve önemli bir konu. Bunu mimar da çizmiş olabilir. Müteahhitin oğluyla, elektrikçi ve alçıcı ortaklaşa da yapmış olabilir. Kötü olan bu kişilerin bu işi yapmış olma ihtimallerinin varlığı ve şanslarının aynı olması.

Şeyhmus Diken: Bazaltı kullanma olayı fazla şematize edildi. Ben “Bazaltı Galeria gibi yerlerde dış cephe kaplaması olarak kullanın, onlar bazaltla giydirilsin ve üzerinize devrilsin,” diye bir şey kastetmedim. Umarım böyle de anlaşılmamıştır. Benim asıl söz ettiğim, Suriçi’ndeki Diyarbakır’dır. Suriçi’nde yapılan yapılarda, kilisesinde, camisinde, daha önce yıkılan sinagogunda, medreselerinde bazalt kullanılmışsa ve estetik duruyorsa, üzerinize devrilmiyorsa, orada da bu yapıların ruhuna yedirilerek kullanılabilir. Dört yapı ismi verecek olursam, Dağkapı’dan Yakut Plaza, hemen karşısında ki iş merkezi, 30 metre aşağısında Güneydoğu Sağlık Merkezi, 200 metre aşağısında da Class Oteli örnek verebilirim. Dördü de Suriçi Koruma Planı’na rağmen, Suriçi’nin sit alanı olmasına rağmen, son 20 yıl içinde yapılmış yapılar. Biri tamamen Kadir Plaza’ya benzeyen, camekânlı bir yapıdır, diğeri ise hiçbir estetik özelliği olmayan, tamamen betondan yapılmış ve üzerine de tahtadan bir külah kondurulmuş bir yapıdır. Bir başkasının dış cephesi parasızlıktan tamamlanamamış, İstanbul’daki kenar mahallelere benzeyen, tuğla gösteren bir yapı olarak kalmıştır. Neden buralarda bazalt kullanılmadı? Biraz da Suriçi Koruma Planı’na sadık kalınsın. Bu kent; taşları, kültürü, mimarisiyle kendi özüne uysun.

Zülküf Güneli: Ben mimarlar veya bilim adamları değil de, “Mimarlık konuları medyada yeterince boy göstermiyor, gündem konusu olmuyor,” dedim. Bir bilim adamının dahiyane buluşuyla medyada yer alması ve dünyayı etkilemesi zor. Buradan medyanın piyasa şartlarına göre nasıl hareket ettiğini görebiliriz. Medyada mimarlıkla ilgili açık oturum konuları olmalı. Arkitera’nın bu girişimi bu anlamda çok başarılı. Böyle önemli konuların medyada az işlenmesini yadırgadım.

Bazalt konusuna değinirsem; Diyarbakır’da yapıların avluya bakan cephelerinde bazalt vardır. Bu zenginliği Suriçi’nden geçerken göremezsiniz. Bunun için avlunun içine girmeniz gerekir. Bunların modern mimariye stilize edilerek yansıtılması mümkün olabilir ancak yoğun bir biçimde apartmanlarda kullanılması mümkün değildir. Eski kültürün malzemeye referans olacak şekilde stilize edilmesi olabilir. Her şeyden önce modern mimaride böyle yerel bir malzemenin çok yüksek yapılarda kullanılması da mümkün olabilir. Ondan önce mimarların tasası, insan sağlığına, psikolojisine uygun tasarımlar yapmak olmalıdır. Aksi takdirde bu progresist, kültürelist mimari akımları empoze etmek mümkün olmaz. Suriçi’ni eski haline uygun olarak onarmak mümkün ama bunu yeni ve modern binalara uygulamak mümkün değil.

Salondan: Bu şehir ne kadar kullanılıyor? Bence şehirde bir kültür vardır ve her şeyden önce insan ölçeklidir. Hiçbirinin damı diğerinin avlusuna bakmaz. Bu kadar kültürüne sadık kalmıştır. Kendi Diyarbakır evimi onaramadım ve onarılması için Suriçi Belediyesi’ne verdim. Suriçi gerçekten kurtarılacaksa bu örneklerin sürekli gerçekleştirilmesi gerekiyor. Kentte kapital vardır ve bu olduğu sürece insan esaslı olunamaz ve Class Otel gibi sorunlar hep çıkar. Tavanı mimar, müteahhitin oğlu veya alçıcı da yapar, öncelikle bu kapital ekseninden çıkmak gerekir.

Salondan: Bütün Türkiye kentlerinde çarpık kentleşme var ve bunun en önemli nedeni, var olan devlet yapısı ve yasalar. İkinci neden belediye, üçüncüsü müteahhit, dördüncüsüyse mimar ve mühendisler. Var olan yasalar uygulansaydı böyle çarpık kentleşme olmazdı. Belediyelerin sessiz suç ortaklarıyla, çıkardıkları gizli yasalarla, yönetmeliklerle ve kararlarla maalesef ülkemiz bu hale geldi. Belediyelerde kişilere has yetkiler çıkınca diğerleri emsal teşkil edip 8-9 katlı yapılar yapmaya başlıyorlar. Mimar, mühendis çizdiği projenin doğru uygulanmaması durumunda projesini geri çekme hakkına sahip ama bunu bir kez yaparsa, bir daha hiçbir müteahhit onun kapısını çalmaz. Kendisine sunulan yasayı kullanacak güvencesi yok. Mimar yasaların dışındaki güvenceye sahip olabilmek için bu tür şeylere sessiz kalıyor. Müteahhit para sahibi olduğu için mimarı, mühendisi, belediyeyi ve yasaları kendi amaçları doğrultusunda kullanıyor. Arsa fiyatlarının yüksekliği konusunda; belediye arsadaki çekme mesafelerini doğru kullansaydı arsa o kadar pahalı olmayacaktı. Müteahhit ve belediye danışıklı dövüşle arsa çekme mesafeleriyle oynayarak bir daire daha kazanmış oluyor. Kentleşmenin oluşmasından önce imar planı oluşturulmalıdır.

1960’larda Fransa’da Paris merkezinin çevresinde gecekondular oluşmaya başlamış. Devlet ve belediyeler bunun önlemini almaya başlamış. Bu bölgede ucuz konutlar yaparak ve altyapı oluşturarak gecekondulaşmanın önüne geçilmek istenmiş. Ama biz altyapısız yerlere taşınıp, oturma iznini bile almıyoruz. Aslında belediyeden ruhsat alınıyor ama gecekondu gibi yaşanıyor ve yol, okul, su, elektrik gelsin isteniyor. Herkes bu durumdan şikayetçi değil. Örneğin müteahhitler ve belediye bu durumdan memnun. Selahattin Eyyübi Çarşısı’nın üzerini şu anda var olan malzemeyle örtmek istediler ve ilgili firma gelip, Mimarlar Odası’nda bize deteyları anlattı. Ben şunu söyledim; “Diyarbakır meydanlar konusunda çok yetersiz bir yer, böyle bir meydanın kapalı kapılar ardına saklanıp projelendirilmesini istemiyoruz”. Bu proje yarışma projesi olarak seçilip uygulanmadan önce bizlere gösterilseydi daha iyi olmaz mıydı? Bugün çarşı üzeri tamamen kaldırılıyor ve gerekçe olarak yalıtım sorunu gösteriliyor.

İhsan Bilgin: Bazı kritik, kamusal alanların ulusal ölçekli yarışmaya açılması temennisindeyim. Bunu Sümerpark projesinde Nevzat Sayın’la beraber istedik. Böylece dünyada ün yapmış bir şehir olarak Diyarbakır’a dünyanın her yerinden mimarlar gelir ve çalışırlar. Belediyeyi zorlayın, belki orası da kendi sorunları altında ezilmiştir.

Salondan: Yerel Gündem 21, Diyarbakır’da daha verimli toplantılar yaptı. İçkale’nin boşaltılıp restore edilmesiyle ilgili çalışmalara katkısı oldu. Son bir yıldır Yerel Gündem 21’de hiçbir şey ortaya çıkmıyor. Birileri sanki susturulmaya çalışılıyor.

İhsan Bilgin:
Toplantımızın sonuna geldik ve ben Arkitera Mimarlık Merkezi’nin vermiş olduğu Genç Mimar Ödülü hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu yıl bu ödülü, üçü İstanbul’dan ikisi Ankara’dan olmak üzere beş kişi paylaştı. Seçim AMV arasından yapılıyor. Bu kişilerden Boğaçhan Dündaralp ve Kerem Erginoğlu aramızda. Onlarla Diyarbakır hakkında birkaç gündür çalışıyoruz. Diyarbakır Sanat Merkezi’nde ödül alan arkadaşlarımızın işleri ile ilgili sergi var. Arkitera grubunun seçtiği işlerin nasıl olduğunu görmeniz açısından sizleri bu sergiye davet ediyorum. Sergide başarılı bulunmuş mimari örnekler de var.

DSM’ye, Büyükşehir Belediyesi’ne, Kale Grubu’na ve Arkitera Mimarlık Merkezi’ne teşekkür ediyoruz. Ayrıca konuşmacılarımıza ve dinleyicilere de çok teşekkür ederiz.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi