Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
Trabzon
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Arkitera Mimarlik Merkezi tarafından düzenlenen Arkitera Platform Toplantıları’na hoşgeldiniz. Bu toplantıların ortak bir başlığı var: ”Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?”. Bu 6. toplantımız, toplantı düzeni kış boyunca şöyleydi; Eylül sonundan başlayarak her ay bir kente gittik. Arkitera grubu, Kale grubundan Asiye Bodur ve ekibi, ben ve tartışmacı konuklarımız çeşitli kentleri bir kumpanya halinde dolaşıyoruz ve bu sorunun cevabını arıyoruz. Sponsoru da bu arada belirtelim; sponsorumuz Kale grubu, bütün bu organizasyonun gerçekleşmesinde çok katkıları var onlara da bu arada teşekkür ediyoruz.

Şimdi kısaca bu başlıktan ne beklediğimize değinmek istiyorum. Aslında anlamı açık; çeşitli kentlerde mimarlığı arıyoruz. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; “Türkiye nereye gidiyor, dünya nereye gidiyor, ne olacak halimiz, neden biz böyleyiz?” gibi sorularımız yok. Genel bir soru da değil bu, sorunun kipinin genel durmasına rağmen, herhangi bir zaman ve herhangi bir yer için geçerli olabilecek bir soru olmasına rağmen, aslında daha spesifik olarak hakında konuştuğumuz kent için soruyoruz bu soruyu. Türkiye’de yaşayan herkesin bildiği veya en azından sezdiği gibi aşağı yukarı 1950’lerden sonra Türkiye kentlerinin çok hızlı bir kabuk değiştirme süreci yaşadığını biliyoruz. Toplumsal olarak da bunun geçerli olduğunu biliyoruz. Bunun fiziki sonuçlarının çok çarpıcı bir biçimde ortada olduğu malum ve bu bütün kentler için geçerli. Kısacası bu soruyu bu perspektiften soruyoruz. Kentler bu kabuk değiştirmeyi çok çarpıcı ve dramatik bir şekilde yaşamaya başladıktan sonra ne oldu, nasıl oldu, bütün bunları araştırıyor ve tartışıyoruz.

Spesifik olarak bu tartışmanın içinde odaklandığımız bir nokta var; o da mimarlık. Bütün bu kabuk değiştirme süreci olurken mimarlık burada nasıl bir rol oynuyor? Hemen altını çizelim; burada mimarlıktan kastımız, mimarlık diploması olanların ne yaptığı ile sınırlı değil. Mimarlık tabii ki çok geniş anlamıyla kullanılıyor burada, mimarlık diye neye denilebiliyorsa, hala mimarlıktan ne kalmışsa veya yeni tanımları ne olmuşsa, bunun bu kentleşme ve kabuk değiştirme süreci içinde nasıl bir rol oynadığını, oynayıp oynamadığını, ne ölçüde varolduğunu, mümkün olduğunca fazla bir değer yargısı yüklemeden, bunu ahlakçı bir platforma taşımadan, daha soğukkanlı bir biçimde anlamaya çalışıyoruz.

Bu tartışmalardan çok ilginç sonuçlar çıktığını söylemeliyim. Daha önce gittiğimiz şehirler Diyarbakır, Antalya, Ankara, Bursa ve Eskişehir’di. Bu 5 şehirden sonra 6.sı birazdan hakkında konuşacağımız Trabzon. Buradan sonra Adana, İzmir ve İstanbul’u tartışarak bu toplantıları bitiriceğiz. Yapılan bu tatışmalar yayınlanacak da. Genel olarak Türkiye kentlerinin paylaştığı ortak kader olmakla birlikte, bu kentlerin her birinde çok özgün, çok spesifik bir şekilde yaşandığını tespit ediyoruz. Doğrusu ben 25 yıldır bu konuda akademik anlamda çalışmama rağmen, şehirlerin yaşadığı bu özgünlükleri biraz daha iyi anlamış oluyorum, şehirlerin farklarını görmüş oluyorum. Gerek zaman dilimleri itibarı ile, gerekse de yaşama biçimleri itibarı ile büyük farklılıklar söz konusu.

Şimdi son bir nokta olarak da şunu söylemeliyim, 2000’li yılların başında, yani bu kabuk değiştime süreci başladıktan yarım yüzyıl sonra toplumsal açıdan ve fiziki çevrelerin üretimi açısından bazı yeni eşiklere geldiğimiz söyleniyor, bunun bazı işaretleri var. Çok konuşulan AB’ye uyum süreci, kentlere göç sürecinin azalması, doğurganlığın ve nüfus artış hızının düşmeye başlamasıyla nüfus göreli olarak stabilize oluyor Türkiye’de. İşte bu ilk elli yılın büyük dramatik hamlesini atlattığımızı ileri sürüyorlar nüfus bilimciler. İnsan içinde yaşadığı dönemi her zaman değerlendiremeyebiliyor, daha sonra geriye bakıldığında birçok şey daha net görünüyor, ki sosyal bilimciler 20. yy için buna 25-30 yıllık bir zaman dilimi tanıyorlar, yani bir 25-30 yıl geçtikten sonra ne olduğu tam olarak anlaşılabiliyor, adı konabiliyor. Dolayısıyla içinde yaşadığımız şeyin ne kadar yeni bir kabuk değiştirme dönemi olduğunu, ne kadar yeni bir eşik olduğunu bilmiyoruz, bilemiyoruz ama yine de bunun bazı işaretleri var.

Bütün bunlarla birlikte mimarlık yine bu kentleşme sürecinde bir öncekinden farklı bir rol oynayabilir mi, buna hazır mıyız gibi çeşitli soruların cevaplarını arıyoruz. Cevap aramak aslında pek doğru bir sözcük değil, çünkü bu tür toplantılar dizisinden böyle bir cevap çıkmayacağı malum, bunun farkındayız ve bilincindeyiz. Amacımız bunu çözmek veya hemen tanımını yapmak değil, ama en azından bu konuları ileride konuşmaya devam etmek için bir takım zeminler oluşturulabileceğini düşünüyoruz.

Konuşmacıları sanırım biliyorsunuz; Saliha Aydemir ve Ayhan Usta, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeleri. Sezgin Atasoy da Trabzon’da mimar, Trabzon’da iş yapan, inşaat üreten, yeni Trabzon’un üretilmesine katkıda bulunmuş bir mimar olarak burada bulunuyor. Aykut Köksal’ı sanırım hepiniz tanıyorsunuz MSGSÜ’de öğretim üyesi ayrıca serbest çalışıyor, kuramcı, yazar. Ben de İhsan Bilgin, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesiyim. Şimdi Saliha Aydemir ile söze başlıyoruz, buyrun.

Saliha Aydemir: Mimarlık ürünleri, bir yerleşmenin karakterini oluşturan temel öğelerden biridir. Yapı tipleri, yapı stilleri, yapıların bakımlılığı, birbiriyle ve zeminle ilişkileri, yerleşmenin karakterinin oluşmasında, algılanmasında önemli rol oynar. Kentler ise mimarlık ürünlerinin en önemli ve en çeşitli olduğu, talep edildiği alandır. Ayrıca özellikle meydanlar, kentlere karakterini veren kamu alanlarından biridir. Çevresindeki mimari ürünler ile karakteri tanımlanır ve kentin imajını oluştururlar. Meydanlar; mimarlık ürünlerinin toplumun önüne, görücüye çıktığı kentsel mekanlar olarak tanımlanabilir. Yerleşmelerin gelişim süreçleri de birbirinden çok farklı olabilir, çünkü coğrafyanın, toplumsal yapının, ekonomi ve kurumsal yapıların farklı olması kentin gelişmesini büyük ölçüde farklı kılabilir. Bu açıdan Arkitera’nın yerele inmesini, İstanbul’dan farklı bir perspektif yakalamaya çalışmasını doğru buluyorum.

Her yerleşmenin bugününü bilebilmek, tanıyabilmek için öncelikle tarihine bakmak gerekir. Burada kısaca Trabzon’un tarihi gelişmesine değinmek istiyorum, sonra nüfus gelişim süreci ve planlaması nedir, nasıl gelişmiştir onu göreceğiz. Trabzon’un tarihsel işlevi, liman ve ticaret kenti olmasıdır. Trabzon üzerinde ticaret MÖ 7. yüzyıla kadar dayanıyor ancak gerçek anlamda ticaretin canlılığı 13-14. yüzyılda üst noktaya erişiyor. Bu süreçte imparatorluk Güzel Hisar dediğimiz alanı, Kale Parkı’nın olduğu yeri bugün Cenevizliler’e veriyor ve bugünkü limanının devamındaki Çömlekçi kıyıları o dönem bir çeşit serbest bölge olarak kullanılıyor. İzleyen yıllarda da transit ticaret işlevini sürdürüyor. O zamanlar kullanılan iki limandan birisi bugünkü yeni liman, diğeri de Aşağı Hisar önündeki Moloz liman alanı. Osmanlı döneminde, kent uluslararası ticaretteki önemini kaybediyor ve Anadolu’nun sayılı limanlarından biri olma özelliğini yitiriyor. O dönemde orta büyüklükte üç önemli kent var; İstanbul dışında limana sahip olanlardan en önemlisi ve en büyüğü de Trabzon, diğerleri ise Antalya ve Sinop. 19. yüzyıla gelindiğinde Karadeniz uluslarası ticarete yeniden açılıyor ve Trabzon’un transit ticareti tekrar önem kazanıyor. 19.yüzyılda kentteki yabancı konsolosların sayısınının 10’a çıktığını görüyoruz ve 8 kadar ulus düzenli aralıklarla haftalık sefer yapıyor. O tarihte kent büyük ölçüde Orta Hisar ve Aşağı Hisar’da yoğunlaşmış, Aşağı Hisar ticaret alanı ama görüyorsunuz ki günümüzde Ayasofya’ya kadar olan bölgede batı varoşları, çömlekçiye kadar olan bölgede de doğu varoşları bulunuyor, hatta Değirmendere de bunun içinde. Bu varoşların hepsi az nüfuslu da olsa, yerleşilen alanlar, bugün gezdiğimiz, Boztepe’den gördüğümüz alanın özellikle ilk taraça kısmı, o tarihte yerleşim alanı olarak kullanılıyor. 18. yüzyıldaki kentin ekonomik ve sosyal hizmetlerinde de büyük bir gelişme olduğunu görüyoruz. Gerek kültür hizmetleri, gerekse ticaret hizmetlerinde ve sosyal hizmetlerde çeşitlenme ve sayı olarak artış çok fazla. Kırım Savaşı’ndan sonra da kentte büyük bir yapılaşma hareketi var. Bugünkü yapı stoğunun büyük bir kısmının o tarihlerden kalma olduğu kesin. Gerek ticaret yapıları, gerekse konut yapıları, savaş ganimetlerinin ya da kazançlarının getirdiği ekonomik refahla birlikte artış gösteriyor. Daha sonra kentin ana omurgasından biri olan Maraş Caddesi 1900’lerin başında, Trabzon Rus işgali altındayken açılıyor. 1900’lerin, yani Cumhuriyetin başına kadar olan dönemde Trabzon’da, Kunduracılar Caddesi, Uzunsokak Caddesi ve Maraş Caddesi’nden oluşan bir yol dokusu görülüyor.

Cumhuriyet döneminde 1970 ve 1990’larda Trabzon ve liman eski canlılığını tekrar yakalıyor, ancak bu durum uzun sürmüyor. Son yıllarda merkezi hükümetin, Ankara’nın makro politikalarına baktığımızda Trabzon’un tarihsel işlevini yakalamasının mümkün olmadığını görüyoruz çünkü uluslararası transit ticaretin daha çok Doğu Anadolu üstünden tren hattı ulaşımı ile sağlanması planlanıyor gibi görünüyor. Tabii eğer yerel yönetim, yerel dinamikleri harekete geçirecek herhangi bir harekette bulunmazsa.

Kent bir yandan geleneksel işlevini yitirirken öte yandan yeni işlevler de kazanıyor tabii. Cumhuriyet döneminde özelllikle 1950’ler ve 1960’lardan sonra üniversite kenti olması ve diğer hizmet alanlarında çevre yerleşmelere göre öneminin artması bunun bir göstergesi. 1940’lardan itibaren Trabzon’un büyüme hızı, Türkiye’nin kentsel büyüme hızının hemen hemen her dönem altında kalmış ya da ona yaklaşmış. Yani Trabzon için hızlı büyüyen bir kent değil diyebiliriz. Son dönem nüfus büyümesi 1980-1990 ve 1990-2000 arasında 10’ar yıllık periyotlarla 30 binlik bir artış gösterir. Yalnız yavaş büyümesi Trabzon’un göç almadığı anlamına gelmez, bir atlama taşıdır Trabzon. Vakıf için yaptığımız çalışmada, kentte yaşayanların %25 gibi bir kısmının doğma büyüme Trabzonlu, bunun dışındaki %75’inin ya kendisinin ya da bir önceki neslinin göçmen olduğunu gördük. Bu göçmen özellikleri de çok önemli çünkü kentin yapılaşmasında çok önemli etki yapan faktörlerden biri olduğuna inanıyorum.

Trabzon’un planlama çalışmalarına 1937’de başlanıyor, Lambert’i davet ediyorlar ve 1938’de plan onaylanıyor. O dönemden bu yana 4 plan dönemi geçiriyor ve her biri farklı yöntemlerle elde ediliyor. Örneğin 1970 planı yarışma ile elde edilmişti, bu açıdan Trabzon, kentsel planı yarışma ile elde edilen sayılı kentlerden biridir. 1937 planı bir revizyon planı niteliğindedir ve ihale yöntemi ile elde edilmiştir, 2003 planı ise anlaşma yöntemi ile elde edilmiştir. Eğer bu üç planda, özellikle 70 ve 87 planlarında verilen kararlar gerçekleşmiş olsaydı bugün nasıl bir Trabzon’da yaşıyor olacaktık ve şu anda nasıl bir Trabzon’dayız karşılaştırmak istiyorum.

Makrodan, mikroya doğru gidersek, Lambert’in tanımı çok dağınık işlevlerin olduğu üzerinedir, vardır bu nedenle işlevlerin, daha düzenli olabilmeleri için, belirli noktalarda toplanmalarını önerir ve doğuda ve batıda olmak üzere iki alt merkez oluşturur. Batıdaki alt merkez yönetim hizmetlerine, doğudaki alt merkez ise ticarete ve üretime ayrılmıştır. Sahilden geçen bir kent içi yol önerilir 1938’de ama bu yolun özelliği denizle bütünleşmesi, farklı kotlarda düzenlenen geniş yaya akslarının getirdiği yolların olmasıdır. Eğer plan kararları gerçekleşmiş olsaydı Trabzon’da bugün ulaşım altyapısının sorunları büyük bir ölçüde çözülmüş olacaktı. Kenti ve kentliyi denize kavuşturmak için 70 planı Tanjant’ı önerir. Tanjant, sahildeki trafiği yukarıya taşıyacak bir transit yol niteliğindedir. 1987’de de ikinci taraça dediğimiz Erdoğdu yamaçlarında ikinci bir yol önerilir, bu yol kenti doğudan batıya kateden hatta Değirmendere’yi aşıp üniversitenin üstlerinden, güneyinden devam eden bir yoldur. 90 ortalarında da Güney Çevre Yolu gündeme gelmiştir ve 2003 planıyla da plana işlenmiştir. Sahilde az yoğun bir yapılaşma öngörülür. Deniz tarafında bir duvar oluşturmamak açısından az katlı ve bahçeli bir düzendir 70 planının kararı. İklime uygun sağlıklı konut alanları hem Lambert’in hem de 87 planının ana kararlarındandır. Bahçeli, zeminle ilişkisi son derece kuvvetli, az katlı yapılaşma ve her iki planda kuzey-güney yönünde geniş havalanma aksları, vadiler, yeşil alanlar vs. 38 planı o dönemin plan sınırları içerinde 10 büyük park önerir. Kent topoğrafyasının el verdiği sürece de düğüm noktaları ve meydanlar önerileri arasındadır. Trabzon yayanın rahat yaşadığı, konforlu olduğu kentlerden biri olurdu herhalde, çünkü 70 planı Maraş Caddesi’ni, Orta Hisar’a kadar olan kısmını yayalaştırıp, Kunduracılar’ı ve Uzunsokak’ı bu yaya aksını taşıtla besleyen iki yol olarak düşünmüştür. Uzunsokak’ın ve Kunduracılar’ın taşıtla besleme işlevini yapabilmesi için bu iki aksın genişletilmesi ve çevresindeki imar haklarının artırılması söz konusudur.

Peki bu planlanan alanda nasıl bir kentle karşılaşıyoruz? Trabzon’da hizmet ve yönetim işlevleri batıda, sanayi ise doğuda gelişti. Yaya sahil yolunda gözardı edildi, bugün denize yaya olarak erişmemiz mümkün değil. Ulaşım sorunu çözülmüş denemez, 1980’lerin ortalarında Tanjant önce batıdan başladı, Kale’ye kadar geldi, sonra doğu ucu yapıldı, şu aşamada da Kale geçişi tamamlanmak üzere. 70’te planlanan yol daha yeni kullanıma açılmak üzere. Korniş yol da kentin 87 planının sınırları içinden geçip devam eden 35 metrelik bir yoldur. Sahilde biliyorsunuz yüksek duvarlar söz konusu, çok katlı bir yapılaşma var. Haritada gördüğünüz gibi koyu renk yerler yoğun yapılaşan yerler ama plan sınırı içerisinde olmasına karşın güney alanları doğuda da batıda da henüz yapılaşamadı. Neden? Nüfus ilk taraçada yoğunlaşarak yerleşti, yapılaştı, bu ilk taraça. İkinci taraçaya son yıllarda 90’lı yıllarda gerçekleşen, yapılaşan ikinci taraçadaki mahalleler bunlar. Kamusal alanları son derece kısıtlı bir kent. İki büyük park var, o parkın dışında sahil doldurularak kazanılan bir alan var, onu da günümüzde yeni dolgu yol nedeniyle kaybetti Trabzon, en azından bir süre kullanılamayacak. 70 planında yayalaştırılması öngörülen Maraş Caddesi bugün trafiğin omurgası durumunda, ona karşılık Kunduracılar Caddesi yayalaştırılmış durumda ve Uzunsokak da yayalaştırılmaya aday, özellikle Tanjant trafiğe açıldığı taktirde. 1970 ortalarında Kunduracılar ve Uzunsokak, tarihi yollardan ikisi ve eski yapıların yoğun olduğu yerler.

1970’lerde, planın yapıldığı ilk dönemde oradaki yapılar tescilli değildi, ancak 1970’lerin ortalarında yapılar tescil edilince bu yolların genişleme olasılığı ortadan kalktı. Yenilenen parsellerde geri çekilip yapıldığı için yer yer özellikle Uzunsokak üzerinde küçük odacıklar görülebilir. Bu nedenle iki yoldaki eski doku olumlu bir gelişmeyle kısmen korunmuş oldu. Kısaca anlattığım gibi, 65-70 yıl içinde Trabzon nüfusu çok hızlı gelişmese de, dar kıyı taraçasında yapılaştığı için gerek kaçak yapılaşmalarla, gerek yasal düzenlemelerle kentin sahipsiz bir yapılaşmaya maruz kaldığını biliyoruz. Halbuki nüfusun düzenlenemeyecek, yönetilemeyecek bir hızla büyümediğini de biliyoruz. Neden böyle oldu, bu ciddi bir soru. Öte yandan kent tarihsel bir süreç içinde değerlendirildiğinde ülkenin ekonomik açıdan çekim merkezi olma özelliğini hızla yitirdi. Trabzon’un geleneksel rolünü yeniden gözden geçirmesi, yeni rolünü tanımlaması gerekir ki burada da belediyeye ve kentsel aktörlere önemli rol düştüğü kanısındayım. İsterseniz konuşmayı burada keseyim, ikinci turda devam edelim. Teşekkür ederim.

İhsan Bilgin: Peki çok teşekkür ederiz. Saliha hanımın konuşması bütün konuşmacılara da zemin teşkil edecek bir kent betimlemesi yapması nedeniyle, biraz daha geniş zaman hakkı vardı. Diğer konuşmacılar biraz daha ritmik konuşacaklar ondan sonra salona döneceğiz. Ben şimdi sözü Aykut Köksal’a veriyorum.

Aykut Köksal: Merhaba. Ben Trabzon’a ilk kez geliyorum. Saliha hanım gibi ya da Ayhan bey gibi Trabzon üzerinde çalışmışlığım da yok, ancak bugün Trabzon’da ilginç şeyler öğrendim ve bundan da önemlisi bugün Trabzon’da iki kere mimarlığa değdim. Önce buradan başlamak istiyorum. Ayhan bey ve Saliha hanım çok güzel bir gezi programı hazırlamışlar bizim için. Birdenbire karşımıza Bruno Taut’un binası olan Trabzon Lisesi çıktı. İhsan Bilgin ile beraber kendimizi binanın içinde bulduk, kendimizi kaybettik ve gerçekten de ben orada mimarlığa değdim. Hemen ikincisini söyleyeyim, az önce de Nihat hocanın işine değdim. Benim hocam oldu bir an ve gerçekten mimarlık okullarının kendi mimarisinin de çok önemli olduğunu savunurum. İç mekanını Sedad Hakkı Eldem’in biçimlendirdiği bir okulda okudum ve şu anda orada öğretim üyeliği yapıyorum. Ne yazık ki korunamamış ve katledilmiş bir Sedad Hakkı mekanıdır benim çalıştığım yer, gecekonduya dönüştürülmüştür. Gördüğüm kadarıyla siz hem kent olarak Bruno Taut’un binasına, bazı şeyleri son zamanlarda yapmış olmakla birlikte, iyi bakmışsınız, hem de Nihat hocanın binasını da iyi kolluyorsunuz.

Trabzon’da kent ve mimarlık ilişkisi üzerine ne denebilir ya da Saliha hanımın gerçekten de çok hoş sunumunda bize aktardığı verilerden de yararlanarak neler dikkati çekmektedir? Önce kentin başlangıçtan bugüne, kentsel mekanın örgütlenmesinde neyin yapı kurucu olduğunu okumaya çalıştık. Aslında bu az çok belliydi, doğu-batı doğrultusunda giden bir sahil, denizin belirlediği ve topoğrafyanın yine ona paralel belirlediği bir çizgi var. Aslında bu çizgi ve bir yandan da dere yataklarıyla, vadilerle bunları düşeyde kesen bir sistem Trabzon’un bütün kent mimarisini belirlemiş, bu çok net bir biçimde ortada. O bandın ve topoğrafyanın çizgisine paralel gelişmiş Uzunsokak Caddesi, Kunduracılar Caddesi, Maraş Caddesi gibi yollar bir süreklilik içinde omurgayı oluşturarak yapı kurucu öğe olmuşlar, kenti biçimlendirmişlerdir.

Şimdiye kadar söylediklerim dışında kentin modernleşmesinde özel bir dinamik yok görüldüğü kadarıyla, ki bunu zaten Saliha hanım anlatmıştı. Göç alan ve göç veren bir kent Trabzon. Kentte gerçekten de özel, onu farklılaştıracak olan, ayırıcı özel bir dinamikten bahsetmek mümkün değil. Kentteki mimaride de özel olarak olumlu ya da olumsuz denecek bir şey yok, çünkü aslında Türkiye’de son 20-25 yılda başka herhangi bir kent nasıl yapılaşmışsa, burası da benzer bir şekilde yapılaşmış, mimari de bu şekilde oluşmuş.

Sanırım bir de kent içinde, bir tür yapım süreci tartışması yaratan ve kendisi kent efsanesine dönüşmüş Tanjant Yolu var. Bu Trabzon’da gerçekten de viyadükleriyle, her şeyi ile bir kent efsanesi anladığım kadarıyla. Ciddi bir biçimde de kentin mimarisini belirliyor şu anda ve bunu kente rağmen yapıyor, o topoğrafyaya rağmen yapıyor: Aslında neredeyse kentin dışında varolması gereken bir şeyi kentin içine sokuyor. Eski omurgalarla kavga ediyor, kentle kavga ediyor ve sizin kente değmenizi şimdiden engellemeye başlamış bile.

Gerçekten Trabzon’a daha önce gelmediğim için bu kısa deneyimin sonuçlarını aktarıyorum ama belki dışardan bakış gerçekten daha da ilginç olabilir. İhsan’a “Bir şeyler çalışayım mı?” diye sordum, “Yok, Trabzon ile ilgili hiçbir şeye bakma, sen orada dışardan bir ses olacaksın,” dedi, ben bu özüre sığınıyorum.

Değemediğim bir şey daha var; deniz. Üstelik bu çok bildiğimiz bir şey, denizle ilişkisi, kent öğeleri arasında özellikle belirleyici düzen bağıntısı oluşturan bütün kentler, İstanbul da dahil olmak üzere, bu ilişkisini yitirmiş durumda. Yolların doldurulması, sahil yollarının yapılması gibi işler bu ilişkinin yitirilmesinin sebepleri. Burada o ilişki ilginç bir şekilde gelişmiş. Az önce birbirine paralel olan yollardan Saliha hanım söz etti, daha önce Ayhan beyle de konuştuk bunları. Kunduracılar Caddesi, Maraş Caddesi, işte Uzunsokak, bir yandan bunlarla gelip, bazen bunlarla kavga eden, bazen de bunlara paralel giden bu Tanjant Yolu, ardından bir Sahil Caddesi... Mevcut olan sahil yoluna ek olarak sahil yeniden doldurulacak ve yeni bir sahil yolu yapılacak. Acaba ileride Trabzon’da kent mimarisi dediğimiz zaman, bu yollar efsanesi şeklinde mi karşımıza çıkacak? Bütün bunlar hangi mekanda oluyor? Planlarda da görüldüğü gibi, güneye doğru katmanlaşma olmuş. Yani aslında bir yandan bir doğu-batı ekseni var, bir de kuzey güney katmanlaşması var. Kentin gelişim serüveni, ana hikayesi sanırım böyle. Ama bütün bunların içinde en başta olan ve sanırım her şeyi belirleyen yollar var.

İhsan Bilgin: Aykut Köksal’a bu ilginç gözlemlerini bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz. Bu yol meselelerine bir parça ben de değinmek istiyorum. Saliha hanımın söylediği gibi burada aşırı bir nüfus artışı yok, 200 binlerden bahsediyoruz. Mesela bir önceki toplantımızda Eskişehir’deydik, orası 500 bindi, Bursa’daydık 1 milyon civarındaydı, Diyarbakır malum. Yani bugüne kadar gittiğimiz kentlerin hepsinin, Eskişehir daha stabil olmakla birlikte, nüfusu daha çoktu, hep nüfusun basıncı söz konusuydu. Dolayısıyla o nüfus basıncı inşaat yapılması baskısını da getiriyordu. Bu bir meşruiyet sağlamasa bile en azından bir gerekçe, bir nedendir. Bir yandan da Aykut’un çok güzel bir şekilde anlattığı bu yollar ve bu yolların aralarına, kenarlarına doldurulmuş yapı havzaları ve bunların üzerinde, son 20-30 senede yapıldığı bakar bakmaz belli olan, birçok bina var. Bunu teşvik eden nedir? Bu binalar neden bu kadar çok yapılıyor? Evet, modern bir dünyada yaşıyoruz, yeni bina her zaman yapılır ama bu kadar çok binanın yeniden yapılması için, haritada gördüğümüz gibi dışa doğru yayılması için bir neden olması lazım. Buradaki tetikleyici şey nedir? Bunu merak ediyorum.

İkinci merak ettiğim şeyse bu kenttte kaçak yapılaşma olup olmadığı, çünkü İstanbul sebebiyle biz kaçak yapılaşmayı çok iyi tanırız. Habitat Raporu’na kaçak yapılaşmanın 5 ayrı türünü yazmıştım gayet ince ayrımlarla. Ancak İstanbul örneğinde biliyoruz ki insanlar geliyor, parası yok ve ev bulamıyor. Rant var bir yandan, kâr elde etmek için bir kat daha çıkılabiliyor. Şimdi bu söylediklerim doğrultusunda burada kaçak yapılaşma var mı, varsa neden var? Nüfusun artmadığı ve 200 binler seviyesinde olan bir yerde rant olamaz. Peki o zaman belediyenin yaptığı planla yapılan binalar niye birbirini tutmaz? Çok saf, çok çocuksu bir şey belki ama bunu merak ediyorum. Belediye niye herkesin istediği gibi bir bina yapmıyor ve niye herkes belediyenin yaptığı plana uymaz ve kaçak yapılaşma olur? Kaçak yapılaşma var, bunu Türk insanını kullanarak açıklamayalım çünkü kaçak yapının arkasında müthiş bir nüfus basıncı olduğunu biliyoruz. Peki bunun olmadığı bir yerde hala kaçağın olması nasıl bir şeydir?

Şimdi Ayhan Usta’ya veriyorum sözü, buyrun.

Ayhan Usta: Teşekkür ediyorum. Arkitera Mimarlık Merkezi’nin düzenlediği Platform Toplantıları’nda “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusuna Trabzon’da yanıt aranırken, kanımca kentin 1980’li yıllardan günümüze kadar olan 20-25 yılda yaşadığı değişim sürecine bakmamız gerekir, ki bu gerçek anlamda bir değişim, dönüşüm sürecidir. Nüfusa bağlı olarak sosyal, kültürel ve ekonomik yapıdaki sürekli değişkenliği anlatan kentleşmenin, bu 20-25 yıllık süreçte, fiziksel sınırları oluşurken, kentin tarihsel ve doğal bölgeleri ile merkezi ve aksları ile ilişkisi kurulurken, gerçek anlamda aktörlerin kimler olduğunun öncelikle belirlenmesi veya bu süreçte asıl rolleri kimlerin veya neyin oynadığının iyi belirlenmesi gerektiğini söyleyebilirim.

Bütün bu söylediklerim sonucunda Trabzon’da karşımıza az önce Aykut beyin de değindiği iki önemli olgu çıkıyor. Bunlardan birincisi Karadeniz Sahil Yolu geçişi ve diğeri de kente zarar vermeden, kenti bir anlamda güneydeki platolara desantralize edecek biçimde, yeni gelişme alanları, çekim merkezleri, yaşama alanları yaratma amacına yönelik ortaya çıkan Tanjant Yolu olgusu. Bugün gezerken de kendi aramızda niye Tanjant diye konuşuyorduk, ilk yerleşim bölgesine teğet geçtiği için Tanjant Yolu olarak isimlendiriyoruz. Bu yollardan birincisi olan Karadeniz Sahil Yolu, kent, köy, kasaba demeden Karadeniz’e kıyısı olan bütün yerleşmelerin kıyılarını yıkmış, tersyüz etmiş, kıyı yaşamını yok etmiş, kıyının fiziksel, kültürel karakteristiklerini yok etmiş durumdadır. Öyle ki bugün Türkiye haritasının kuzey sınırı değişmiştir, hatta bu dolgu alanları sayesinde Türkiye’nin yüzölçümü artmıştır. Söz konusu sahil yolunun, belki de en büyük tahribatı Trabzon kenti üstünde yarattığını görüyoruz, çünkü Trabzon 4 bin yıllık geçmişe sahip farklı uygarlıklara tanıklık etmiş bir merkez ve bu uygarlıkların kent üzerinde, mimari anlamda dokularını, izlerini, anıtlarını gördüğümüz bir şehirdir Trabzon. Cumhuriyet döneminde de bölgenin merkezi konumu olan bir yerdir Trabzon.

Kentin ilk yerleşme bölgesi iki vadinin ara kesitinde, kuzey-güney ekseninde, Orta Hisar-Aşağı Hisar diye tanımladığımız bölgede olup, bu bölge kentin doğudaki ve batıdaki alanlarına kendi mimari karakteristiklerine uygun biçimde köprülerle bağlanmıştır. Kentin kıyı bölgesi bozulmadan evvel 1964 yılında yapılan ilk sahil yoluyla tarif edilmiş olan kıyı karekteristiklerine sahipti. Bu bölgenin Kalepark’a kadar olan yaklaşık 10km’lik bir alan boyunca kumsal özelliğine sahip olduğunu ve bu kumsalda mimari açıdan iki katlı, Trabzon’a özgü konutların yer aldığı ve daha güneyde yer alan kent merkezinin bu kıyı yaşamıyla birlikte desteklenen bir kentsel örüntüyü içerdiğini biliyoruz. Ancak özellikle kıyıda tanımlamaya çalıştığım mimari dokunun ya da kıyı dokusunun, ilk sahil yolunun geçişi ile büyük oranda tahribata uğramış olduğunu görüyoruz. Bunlar yerine hemen hemen Hopa’dan Sinop’a kadar bütün Karadeniz boyunca yerleşme birimlerinde görbileceğimiz, sıradan 4-5 katlı konut bloklarından oluşan bir doku yer aldı. Bu sahil yolunun arta kalan alanlarında, özellikle Trabzon’da, soğuk hava depoları, kırsal terminal gibi, daha çok servis hizmetlerinin görülebileceği alanlar konumlanmış, arta kalan bölgelerde de kıyı-kent bütünleşmesini yaratacak, bir takım rekreatif kullanımlara dönük, alan organizasyonları yapılmış, bunlar yetmemiş, yeni dolgu alanları yapılmıştır. Belli bir alan kazanılmışken şimdi de yeni sahil yolu geçişiyle bu alanların tümüyle, kentin kıyı ile bütünleşmesinde, kıyı yaşamını canlı tutacak bir takım mekansal örüntülerin barındırılması bağlamında kentten tümüyle koptuğunu, koparıldığını görüyoruz.

Diğer olgu ise Tanjant Yolu demiştik. Tanjant Yolu, esin kaynağını 1937 yılında hazırlanan Lambert Planı’ndan alıyor. Ne var ki bu yol da 1968’de açılan imar planı yarışmasıyla gerçek yörüngesini buluyor ama uygulama aşamasına gelinceye kadar değişik imar planları, revizyonları ve her seferinde daha ekonomik ve daha kolay nasıl yapılabilir endişesi ile gerçek amacından uzaklaşıyor ve ancak bu yaşadığımız zaman dilimi içerisinde büyük bölümü yaşama geçiriliyor. Ama görüyoruz ki Tanjant Yolu kendisinden beklenen amaçları, yani kenti desantralize etme, güneye doğru yeni merkezler, çekim alanları yaratma konusundaki amaçlarını gerçekleştirememiş, yani yol şu haliyle kendi misyonunu tamamlamış ve kenti desantralize etmek için yeni çözümler bekleyen bir görüntü sunmakta. Yine Saliha hanımdan öğrendik ki güneyde 1980’li yıllarda bir korniş yolla kenti rahatlatma çabaları var.

25 yıldır bu kentte yaşayan birisi olarak bana kentin mimari anlamda geldiği noktayı nasıl tanımlarsın dense, bu iki yolun yarattığı tahribatlar bende bir tür şizofrenik duygu yaratıyor diyebilirim; bunu bir anlamda kentsel şizofreni olarak da tanımlıyorum. Çünkü kenti okumak artık zorlaşmıştır. Kentin bir kıyı kenti olmasının yarattığı mimari özellikler ve yaşam özellikleri kaybolmuştur. Örneğin Faroz Balıkçı Barınağı, Venita bölgesi, ki bunlar şairlerin şiirlerine konu olmuş mekanlardır ve folklörü, yaşama kültürü ile bu alanlar kentin belleğinden silinmiş yerlerdir. Yine bu bir kentsel şizofrenidir. Çünkü anılarımızın mekansal kodları Tanjant Yolu’nun organizasyonuyla kentin belleğinden çıkartılmışlardır. Kente 5 yıl aradan sonra yeniden gelen biri kentin bazı bölgelerini tanıyamaz durumda ve özellikle yabancılık duygusu hissedeceği bir ortam içindedir. İşte Trabzon’da “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusu tam da bu noktada önem kazanıyor. Mimarlık nerede duruyor sorusu ile ilgili açıklamayı da ikinci tura bırakalım isterseniz.

İhsan Bilgin: Sezgin Atasoy ile ilk turumuzu tamamlayacağız, buyrun.

Sezgin Atasoy: Öncelikle şunu söylemeliyim, Trabzon’da henüz yol yok. Konuşmacıların söylediklerine katılmamak mümkün değil. Ama yine de şehrin bir ucundan öbür ucuna çoğu zaman yarım saatte ya da bir saatte gidebiliyorsunuz. Herhalde bu söylediğim abartlı bir şey değil, yani yolsuz bir kent düşünmek mümkün değil, ancak yolun nasıl geçtiği daha önemli. Ayrıca yolun yapılması biz kent mimarlarına iş imkanı sağlıyor onu da belirtmeliyim, yeni yeni parseller, yeni yeni arsalar çıkıyor.

“Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusu bana biraz kışkırtıcı geliyor, birtakım duygularımı tetikliyor. Sanıyorum bunun nedeni de kentlerin estetik yapılarında yaygın olan, kentlerin giriş çıkışlarını işgal eden, ucube olarak nitelendirilebilecek, altyapılı ya da altyapısız, kalfalar, inşaat mühendisleri, niteliksiz mimarlar veya diğerleri tarafından tasarlanmış, kimliksiz, sıralı, sırasız, genellikle imar affıyla yasal hale getirilmiş, zemin katlarda kaportacı dükkanı olan binalar olsa gerek. Benim bilinçaltımda böyle bir duygu var, yapılan iyi şeylerden daha çok, kötüyü algılama, kötü birikimi hatırlama durumu söz konusu.

Kentleşmeyi ve kenti biraz daha derinlemesine analiz edersek, kenti oluşturan mimari değerler, bu değerleri kullanan ve yaşayan insanların estetik anlayışının, tercihlerinin, ekonomik ve sosyal durumlarının, kısacası kültürlerinin göstergesi değil midir? Trabzon’daki yapılanmayı yani mimarlığı analiz etmeden, Trabzon insanının yapısını, mülkiyet dokusunu, topoğrafyasını ve geçmişini iyi bilmek gerekiyor ki eleştirirken de haksızlık etmeyelim. Karadeniz insanı, Trabzon insanı son derece bireysel davranan, bireyselliği seven, ortaklığı, bir araya gelmeyi çok sevmeyen bir yapıya sahip. Trabzon insanının son derece fevri davrandığını, ortak yaşamayı sevmediğini bilmeyen yoktur. Mülkiyet dokusunun ne kadar sığ olduğu hatta arazi sahibi olmanın hayatın garantisi olduğunu düşünenler vardır, örneğin benim annem de öyledir. Çok samimi söylüyorum, ne kadar paran olduğu hiç önemli değil burada; arsanın, tarlanın olması çok daha önemli.

Topoğrafyaya gelince, burada arazinin düz kısmı yok gibidir. Bugün size gösterdiğim eski kent dokusunda, neredeyse her 500 metrede, 1000 metrede bir dereler vardır. Bir kısmını görüyorsunuz, bir kısmı da gizlenmiştir. Büyük yağmurlarda, büyük sellerde bir felakete yol açmaktadırlar. Bugün kentte yaşayanların çok büyük bir kısmı da köy kökenlidir ve hala da bir ayağı köydedir. Köylerde de gerçek anlamda göçebe düzeni vardır. Her ne kadar son zamanlarda azalmış olsa da köylerden yaylalara çıkılır, tekrar aşağı inilir. Bu şu anlama geliyor, Trabzon’da yaşayan halkın büyük bir kısmı hala köylüdür ve henüz kenti bulamamıştır. Bazı kaynaklara göre Trabzon ve ilçeleri kötü yapılaşmada dereceye girmiştir. Maalesef bunu söylerken, belki benim de buna bir katkım vardır diye düşünüyor ve utanıyorum. Bunun nedenini, belirttiğim analizlerde aramak gerek. Bizler kent mimarları olarak bu sistemin içindeki sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Az önce yaptığım eleştiride biz de iyisiyle, kötüsüyle payımıza düşeni alıyoruz. Ancak kendimize de çok haksızlık etmememiz lazım; bu ülke, bu şehir hangi sektörlerde başarılı oluyorsa biz mimarlar da bu gerçekler doğrultusunda bir o kadar başarılıyız. Bina yapımındaki ihtisas ayrımının son 20 yıldır yapıldığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Yani yapılanların ne kadarı mimarlar tarafından yapılmıştır, ne kadarı yapılmamıştır bu da başka bir boyutu. Türkiye’de binaları kimlerin yapacağı ve nasıl yapacağı sorusuna yanıt bulunmadan, yetki ve sorumluluk rayına oturmadan, herkesin, her kesimin inşaat yapması engellenmeden, mevcut sorunların aşılabileceğine inanmıyorum. Bireysel yapı yapmaktan vazgeçerek, kentsel tasarım kökenlerine bağlı kalarak, finansal sorunların da çözülmesiyle birlikte bina yapma aşamasına geçilmelidir.

1999 depreminden sonra apar topar “Yapı Denetimi Kanunu” isimli bir kanun çıkarıldı ve bu kanun Trabzonu da kapsadı. Bir müddet sonra Trabzon, 1.derece deprem bölgesinde olmadığı gerekçesiyle bu sistemden çıkarıldı. Çıkarılmasaydı ne olacaktı? Bana göre pek de bir şey değişmeyecekti çünkü o yasanın da altyapısı boştu yani tanımlanmamıştı. Bu denetim mekanizmasını, inşaat müteahhitliği şekline dönüştürmüş olsalardı, çünkü bu sistemin içerisinde her türlü mimari ve teknik ekip vardır. Dolayısıyla bu insanların bir yandan denetlerken bir yandan da inşaat yapmalarının Türk insanı için daha uygun olacağını düşünüyordum. Çünkü Türk insanı konutunu alırken mimara para veriyor, mühendise para veriyor arkasından müteahhite para verecek, şantiye şefine para verecek, yapı denetim bürosuna para verecek. Bunları kim verecek bilmiyorum? Biz öyle bir para almıyoruz kimseden.

Sonuçta her şeye rağmen Trabzon geçmişi olan, kimliği olan harika bir kenttir. Trabzon’u kent yapan özelliklerin, tarihin her döneminde var olmasından, başkent olmasından, eyalet merkezi olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Şimdi şehrin en eski ana arterinde sizlerle birlikte bir yürüyüş yapmak istiyorum.

İhsan Bilgin: Sezgin beyin konuşmasından şöyle ilginç bir şey çıkıyor, bu bir cevap olabilir, bunu da tartışacağız belki. Büyük bir baskı, bir rant baskısı olmamasına rağmen, Trabzon’da belli türde yapılaşma olmasını, buradaki yöre halkının etnik bir özelliğine bağladı kendisi. Saliha hanım da konuşurken bunu destekleyen bir şey söyledi. Yöre halkının böyle anarşik bir yapısı var. Biraz kafasına göre takılıyor diyebiliriz. Çok bireyci olan bu insanlar da, ülkenin diğer yerlerinde yapılanları yapıyorlar. Bunu da enteresan buluyorum. Çok başka etnik özelliklere sahip insanlar, çok başka gerekçelerle yola çıkıyorlar ama başka şehirlerde yapılmış şeylerin çok benzerlerini yapıyorlar. Bütün Karadeniz’i Trabzon nasıl belirleyebiliyor, bu da tartışılabilir bir konu, çünkü Trabzon 200 bin nüfuslu bir şehirdir.

Salondan: Öyle değerlendirmeyin. Türkiye’de, nüfus kağıtlarından insanların hangi il doğumlu olduğunun sayımı yapıldığı zaman, Trabzon doğumlular Türkiye’de ilk üçe giriyor.

İhsan Bilgin: Buradan da ilginç bir sonuç çıkıyor, yani Trabzonlular burada insan ihraç ediyor.

Salondan: Ben Şinasi Aydemir. Bazı saptamalar ve katkılarda bulunmak istiyorum. Toprak meselesinden başlayayım. Trabzon’un ekonomisini Saliha hanım anlattı; kayda değer bir ekonomisi yok. Trabzon’un temel ekonomik dayanağı fındık ve tütündür, tütünü bitirdik, fındık biraz devam ediyor. Ama asıl temel ekonomik dayanağı toprak denebilir ve bir monopol biçiminde, insanlar da büyük ölçüde, elindeki bu toprağı çıkarıp, kat karşılığı konuta ve paraya dönüştürmek gibi bir eğilim içindeler. Ben bunu bir Şehircilik Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak gözlüyor ve söylüyorum. Toprak büyük bir ekonomik dayanak ve bunu ranta dönüştürmek önemli, bunu yapıyorlar.

İkincisi, Trabzon’un imar planı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Belki siz de hatırlarsınız, bundan 20-25 yıl önce Ayten Çetiner bir araştırmasında, imar planlarının kararlarının aksi yönde geliştiğini saptamıştı ve bunların müteahhitlerin yönlendirmeleri sonucu olduğunu söylemişti. Bunca yıldır Trabzon için yaptığım gözlemler sonucunda şunu söyleyebilirim ki Trabzon’u 10-15 tane güçlü inşaat müteahhiti yönlendiriyor. Bir dönem Trabzon Belediyesi’nde danışmanlık yaptım, o zamanki müteahhitlerin kavgalarını biliyorum. Dolayısıyla bu 10-15 müteahhit nerede uygun yapı yapmaya yer varsa, buranın sahipleri ile anlaşıp, sonrasında imar planında plan tadilatı yaptırarak burayı plan içine alıyorlar ve yapılaştırıyorlar.

Üçüncü bir gözlem ya da saptama, 90’ların sonlarında yaptığımız bir araştırmada Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki illerin konut stoğunu araştırdık ve Trabzon’da o dönemde 8500 boş konut olduğunu saptadık. İnşaat Mühendisleri Odası da benim araştırma yaptığım dönemlerde veya biraz sonra, bir araştırma yapmış, onlar 10 bin konut fazlası bulmuşlar. Bu konut fazlası, kat karşılığı toprak verip 3-5 daire birden almaktan kaynaklanıyor, biri bu. İkincisi de, elimde kesin bilgi yok ama Trabzon’da pek çok kişinin birden fazla konutu var. Oğluna, kızına, gelinine, damadına böyle bir yatırım yapıyorlar.

Aykut Köksal: Aynı saptamayı Murat Güvenç İstanbul için yapmıştı.

Salondan (Şinasi Aydemir): Ama biliyorsunuz İstanbul’un 1/5’i Trabzonlu. Ayrıca şimdi konut pompalaması var.

İhsan Bilgin: Peki konut fazlası olunca fiyatlar düşmüyor mu? Bu arz-talep meselesi değil midir, burada bu kuralda mı geçerli değil yoksa? Yani arz fazla olduğunda burada talep de mi artıyor?

Salondan (Şinasi Aydemir): Bu arzı asimile eden biraz da yurtdışıdır, onlar da günün birinde dönersek diye yatırım yapıyorlar buraya. Konut fazlası olduğu o dönemlerde saptandı ama bugünlerde durum nedir bilemiyorum.

Mimari Trabzon’daki kentleşmenin neresindedir diye soruyoruz, biz bunu araya duralım, kimliksiz bir mimarinin burada hakim olduğu açık. Trabzon’da ve Türkiye’nin diğer kentlerinde bunun ana sorumlusu bizim imar planı yapma yöntemimizdir. Biz yapı yüksekliğini yola göre veriyoruz, tabii sahile siz 15-20 metrelik yol yaptığınız zaman ona görede 7-8-9 kat yükseklik veriyorsunuz. Bu yanlışlığı çözmediğimiz sürece, bu yapılaşma, yani yüksek yapılaşma, sahilleri, ana caddeleri perdeleme önlenemeyecek. Bütün bu imar planlarına, yasa taslaklarına bakıyoruz ama buraya değinen hiç kimse yok. Bunun burada başka bir bakış açısı ile çözümlenmesi gerekiyor. Belki Trabzon için daha güçlü, daha sağlam bir söylemi, bu yılın sonlarına doğru yapabilirim çünkü büyük bir sosyal alan analizi yapıyoruz. Bu analizden, sosyal dokunun mekanı kullanışı gibi, çeşitli bulgular çıkacak ve bu bulgular çeşitli şekilde haritalanacak. Şimdi ancak sezgisel olarak bir şeyler söyleyebilirim ama pek de doyurucu olmaz. 2006’da bu ortaya çıkacak, o zaman belki bir katkısı olur bu tartışmalara, teşekkür ederim.

Salondan: Ben Aydan Balamir. Aykut’un bir sorusu vardı, “Yapı kurucu olan nedir bu kentte?” dedi ve çok dramatik bir şekilde de bunu topoğrafyayla bağlantılı olarak anlattı. Gerçekten bu kentte topoğrafya belki de kentin imgesini yaratan ilk öğelerden biri. Hani pek çok şehirden fragmanlar hatırlarsınız, yerler hatırlarsınız ya... Ben de 10-15 yıl arayla 2 kere gelmiştim buraya. Çok kısa sürelerdi. Başka kent deneyimlerim ile kıyasladığım zaman, buradaki kent makroformu ve inişler çıkışlar çok etkileyici. Çünkü bu dalgalı topoğrafya ve tümünü birden algılayabilme potansiyeli, kent belleğinde hakikaten çok yapıcı bir öğe. Dalgalı olmayan, böyle bir avantajı olmayan kentlerde inişleri, çıkışları, rampaları, yokuşları, bu tip sürprizleri, değişik vistaları, perspektifleri bunların yoksulluğunu, bazen iyi bir kent mimarisinde köprüler, kuleler işte aralarından geçen viyadükler gibi öğelerle telafi etmeye çalışıyorlar. Burada zaten var olan bir şeye bir de o viyadükler gelmiş. Ben aslında bunu hayra yormaya çalışıyorum, mesela bugün o Sırat Köprüsü gibi yerden geçerken, Ayhan şizofrenik bir yapıdan bahsetmişti, burada da ruh sağlığımızı korumak için artık gözlerimizi kapatıp bu viyadüğü iyi görmeye çalıştık. Telkin yapıyoruz kendimize, mesela “Çirkin bina yoktur kendine bakmasını bilmeyen bina vardır,” gibi. “Bu bina da aslında güzel olabilir canım, biraz sarmaşık koysak, biraz şuradan bir şeyler eklesek,” ama ne diye ben kendi ruh sağlığımı böyle korumaya çalışıyorum ki? Mesela orada, kendi kendime o telkini yaparken, çok da pitoresk bir yerdi orası, o viyadüğe o kadar sevgiyle baktım ki, bana Bozdoğan Kemeri gibi geldi birden. Biliyorum mikroform olarak çok şiddet var, yapı kötü ama öyle bir makroform orada neden olmasın? Tanjant Yolu için de aynı şey geçerli, ilk bakışta insana kötü geliyor ama bundan acaba bir hayır çıkarabilir miyiz, diye düşündüğümüzde çok fantastik çözümlere gidebilir. Mesela tepsi gibi düz olup, dalgalı topoğrafyanın avantajlarına sahip olmayan kentler içinde bir sürü örnek verilebilir.

Beni en çok çarpan Sydney olmuştu. Sydney de dümdüz bir şehir ama o kuleler, köprüler, binaların 3. katından giden monoraylar, onları birbirine bağlayan şeyler, gereksiz yere yapılmış üst geçitler, alt geçitler, üst geçitlerin altına giren binalar, binaların üstünden geçen geçitler... Sydney’i ilk gördüğüm vakit, “Sanki ben bunu bir yerde gördüm,” diye içimden geçirmiştim. Sonradan hatırladım, Bruno Zevi’nin meşhur kitabındaki megaformu ya da katmanlı şehri anlatan bir kuralla bu imaj birbiriyle tam olarak örtüştü. Buralara bazı cerrahi müdahaleler yaparak, bazı küçük akapunkturlar uygulayarak ya da bazen çok derin neşterler vurarak, dönüştürerek neler yapabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü olmuş bitmiş şeylerdir bunlar, ya kampanya yapacağız, “Viyadükleri Yıkalım” kampanyası, hani o İstanbul’daki kampanyalar gibi, ve hayatımızın bundan sonraki kısmını buna vereceğiz. Yahutta bunları seveceğiz, bundan bir şiir çıkartmaya çalışacağız. Benim bugünkü izlenimlerim, gözümü kapatarak edindiğim duygular bunlardı doğrusu.

Salondan: İsmim Melike Okutan, 3.sınıf öğrencisiyim. Benim başından beri anlayamadığım bir şey var. Bu Tanjant konusu başından beri tartışılıyor ve sanırım sorun olduğu herkes tarafından kabul edilmiş, doğrulanmış durumda. Anladığım kadarıyla bundan önce de sorun halindeydi, istenen bir şey değildi. Peki kimse buna karşı çıkmadı mı? Ya da buna kim evet dedi? Şu an tartışıyorsunuz, hepiniz bilirkişisiniz, hocalarımızsınız, senelerdir buradasınız, kimse buna olmaz demedi mi? Yapılmış bir şeyi tartışıyorsunuz, bir anlam veremedim, onu sormak istiyorum.

Salondan: Adım Ahmet Veli Öksüz, mimarlık bölümünde öğretim üyesiyim. Aslında çizilen tablo açısından bakarsak müthiş bir karamsarlık var. Şöyle bir soru geliyor aklıma; “Mimar mimarlığın neresinde?”. Bahsedilen mimarlığın boyutlarına baktığımızda kent mimarlığından konuştuğumuzu görürüz. Peki bu mimarlık, mimarları ne kadar ilgilendiriyor, mimarlar bu mimarlığın neresinde duruyor? Biraz da böyle bakmak gerekir diye düşünüyorum. Ne kentin makroformu ile ilgili kararlarda, ne de planlama kararlarında, hiç bir aşamada, özellikle makroform düzeyde, mimarın fazla bir yetkisi ve sorumluluğu yok diye düşünüyorum. Yollar bir şekilde emrivaki ile yapılmıştır. Bakanlıkların plan yapma yetkileri vardır, bu yetkiler çerçevesinde, yerel yönetimlere, yerel kullanıcılara çok fazla danışmadan ya da onların fikirleri alınmadan, bir anlamda emrivaki ile yapılıyor. Tabii böyle baktığımızda, az önce Sezgin beyin de çok iyi niyetle kendini ortaya koymasından da anlaşıldığı gibi, mimar bu sorunlarla çok fazla ilgilenmeden, parsel bağlamına sıkıştırılmış durumda, böyle görünüyor. Arkadaşımızın dediği Tanjant Yolu konusunda meslek odaları tarafından ciddi mücadeleler verildi, sonunda kaybedildi.

İhsan Bilgin: Anlayamadığım, yapılanların argümanı ne, karşı çıkılanların argümanı ne? Bu özetlenebilir mi?

Salondan (Ahmet Veli Öksüz): Belki özetleyebiliriz ama uzun bir konu. İlk imar planında önerilen durumu tarif edeyim size. Biraz evvel Bruno Taut’un lise binasından bahsettiniz, 1970’li yıllardan sonra onun devamı tamamen boş alanlardı. Yani bir sanat okulu binası vardı, eskiler daha iyi bilir, oralar tütün tarlaları, mısır tarlalarıydı, yapılaşmaya açılmamış alanlardı. İlk düşünüldüğü zaman öyleydi o alanlar, ancak bugün artık kentin içerisinde kalmış bir yoldur. Farklı tartışmalar oldu; tünelle alttan geçsin, kaleyi dolaşarak gitsin, zemine dokunmadan, yukardan uçarak geçsin denildi ve nihayetinde buna karar verildi. Ama savunanlar, “Yola süratle ihtiyacımız var, kent artık işlemiyor, bir an önce hayata geçirilmesi lazım,” diyerek bu argümanlarla yola çıktılar. Diğerlerinin ekonomik olmayacağı konusunda da görüşler vardı ama burada tabii kent ihmal edildi, yok sayıldı. Herhangi bir doğa içerisinden ya da bakir, yapı olmayan, kent olmayan bir alandan yol nasıl geçirilirse, o şekilde geçirildi.

Ben yine mimar ve mimarlık noktasına getirmek istiyorum konuyu. Genel anlamda baktığımızda, kent makroformu açısından bir kere mimar ortada yok. Bütün bu belirleyiciler mimarın ve mimarlığın dışında olarak karşımıza çıkıyor. Bunun içerisinde nasıl olabiliriz? Yani bunu söylerken bir meslek örgütü olarak, bir sivil toplum örgütü olarak yapılan mücadeleleri ya da bireysel yapılan mücadeleleri kastetmiyorum, yasal anlamda birileri buna karar veriyor ve her şeye rağmen uygulamaya sokuyor. Mesela bu tür yerel uygulamalarda, Avrupa Birliği’nin fonları ile desteklenen projelerle, en önemli ayrılmalardan bir tanesi kamusal kabuldür. Yani önemli ölçütlerden bir tanesi yerel kamunun o projeye evet demesi, onu kabullenmesidir, bunlar hiç konuşulmuyor, duyulmuyor bile. Diğer yandan mimar sonuçta parsel bazına kadar geliyor ve parselle uğraşmaya başlıyor. İşte mülkiyet yapısı ya da mal sahibinin tutumu, imar haklarının yasadışı olarak artırılması gibi çok fazla boyut var. Ama sonuçta mimar, parsel bazında yapıyla uğraşıyor, bu anlamdaki sorumluluklarını mimar yerine getiriyor mu, bu tartışmaya baktığımızda kentin dokusu açısından ele alırsak, doku kent kimliğinin önemli bir öğesidir, yani kente kimlik katan kentin kimliğini belirleyen unsurdur. Tek tek parsel bazındaki yapıların biçimlenmesi de sonuçta bizi bütün hakkında fikir edinmeye, o kimliği aklımızda tutmamıza ya da o kentte yerleşmeyle aramızda bir duygusal bağ oluşmasına neden olur. Bu açıdan tek tek yapılar bağlamında verilen ürünler ya da mimarlık gerçekten sağlıklı mıdır, yerine ulaşmış mıdır bunu tartışmak gerekebilir. Belki bu bağlamda baktığımızda, sorun eğer uyumsa, o zaman o parselin biraz daha dışına çıkarak, biraz daha geniş ölçekten olayı düşünmek gerekir. O taktirde kentsel tasarım ölçeği dediğimiz ölçek gündeme geliyor, peki mimarın oradaki sorumluluğu ne? Yani mimar böyle bir çalışmayı kendi başına yapabilir mi? Yasal bir dayanağı var mı? Mevzuatımızda bunun yeri var mı? Bu açıdan baktığımızda da yine ciddi eksikler görünüyor. Bütün bunları düşündüğümde karamsar olarak, “Mimar mimarlığın neresinde?” sorusunu kendi kendime soruyorum ama herhalde bu tartışmanın sonucunda bir fikre varırız. Teşekkür ederim.

Salondan: Ben Dilek Beyazlı, öğretim görevlisiyim. Şu ana kadar tartıştıklarımızın bir özetini yapmak istiyorum. Trabzon’un sorunlarından bahsediyoruz ama aslında konuştuğumuz şeyler Türkiye’nin genel sorunları. Aykut hocam mimarlığa iki defa değdim dedi. Güldük ancak, bu çok acı bir şey aslında. Başka şeyler de belleğinizde kalmalıydı diye düşünüyorum. Türkiye’nin sorunu dedim, çünkü Türkiye’de bence ne kentleşme, ne planlama, ne de mimarlık, hiçbiri tam anlamıyla yaşanmıyor. Yani hiçbir şeyin altyapısı tam olarak oluşturulup özümsenmiyor. Yurtdışında kentleşme var, kente ait kavramlar bile bizde tam anlamıyla oturmuş değil. 1950’lerden beri hızlı bir kentleşme süreci var ama Türkiye’de gerçekten yaşanıyor mu derseniz, hayır yaşanmıyor.

Çok hızlı gelişmiş, ulaşımın, otomobillerin hızla artması sonucunda ulaşım için altyapı ihtiyacı doğmuş, hızlı bir taşıt yolu üretimine geçmişiz. İşte bu Tanjant örnekleri olabilir, bu Türkiye’nin her yerinde de var zaten. Kentleşme tam anlamıyla yaşanmadığı için planlama da yaşanmıyor. O da dışardan alınıp bizim ülkemize belki de empoze edilmiş bir kavram, bizim özümüzdeki halimizle biçimlendirilmemiş. Yani bir imar planı yapılacaktır, o plana uygun parseller ayrılacaktır, mimar da o parselde verilen yapılaşma koşuluna göre bina çizecektir. Bu böyle olmamalı aslında, siz Trabzon’dan Rize’ye geçerken, bir şehirden başka bir şehire geçtiğinizi anlamalısınız. Ama artık öyle değil, bütün yolda sanki tek bir kentteymişsiniz gibi bir izlenim doğuyor. Bu da mimarlığımızın hatası, bundan o anlamda ders almamız lazım. Bence her şeyi özümseyerek yaşamamız lazım. Böyle bir endişem var, teşekkür ediyorum.

Salondan (Şinasi Aydemir): Tanjant bir kent dışı, geçiş yolu olarak tasarlandı. Türkiye’de biliyorsunuz kent dışı yollar Karayolları Genel Müdürlüğü’ne (KGM) bağlıdır, kent içi yollar da belediyelerce yapılır. Bu nedenle o yolun yapımı Karayolları’na verildi. Karayolları bir süre ayak diredi, sonra yaptı. Yolun güzergahı belirlendi, yol yoktu ama yapılaşma tamamlandı. Yolun güzergahının bir bölümü, istimlakıyla Karayolları’nın üzerine kaldı. Bu çok masraflı bir şeydi. Karayolları bundan çeşitli vesilelerle kurtulmaya çalıştı ve o yolu asıl güzergahından geçirmemek için hep ayak dirediler. Sonunda bu geciktikçe de kentli sıkışıp, tıkanan trafik için imza kampanyaları başlattı, bir an önce bu bitsin istediler ama her öneri idari mahkemeden döndü, yani yasalara karşı o yol gelişti. Son aşamada da, her nasılsa hep karşı duran kurum, bu defa görüş değiştirdi; “Tamam bu buradan olsun,” dedi, yoksa o yol oradan geçmeyecekti. Tanjant böyle bir serüvenin sonucunda doğmuştur. 1974’lerde de bu yol vardı, Kaleiçi’nden geçiyordu ve İngiliz hocalar gelmişlerdi buraya, “Belediyeye gidip bir ziyaret edelim,” dediler, götürdüm. İlk gittiğimizde hemen bu projeyi çıkardılar, benden de nasıl bir yol olduğunu sormamı rica ettiler. Sordum, “Bunlar aklını mı kaçırmışlar?” dediler ama ben onu öyle çevirmedim; “Bunu böyle yapmasak iyi olur,” diyor dedim. Yani o zamanlar da bu yolun, buradan geçme fikri vardı.

İhsan Bilgin: Anlıyorum, sağolun. Bu arada benim tüm açıklamalardan anladığım bir şey var. Normal olarak bu Tanjant Yolu dediğimiz şey bir çevre yolu aslında, yani çevreden geçmesi gerekiyor, normalde şehirlerde böyle oluyor. Burada niye geçemiyor? Arkası çok yüksek yani çevre yolu yapamıyor. Aynı problemi Almanya’nın güneyinde BadenBaden diye bir şehir vardır, orada da görmüştüm. BadenBaden kaplıcalarıyla ünlü, çok büyük olmayan bir şehirdir. Orada da çevre yolunu buraya çok benzer bir şekilde, tünelle yapmışlardı, yani bir tünelle giriyorlardı şehrin altına. Tabii tünel olduğu için farkı orada görünmüyor, burada da bir tünel var, bu yüzden aklıma geldi. Galiba asıl mesele orada, ilk turda da söylediğim gibi fiziksel bir engel var ve o fiziksel engelin çevresinden dolaşılamıyor. Dolaşılamadığı için sahilden yapılacak. Sahilden yapılacak şeyi de zeminden yaparsanız şehri kesmiş olursunuz. Şehri kesmiş olmasını istemiyorsanız yükseltirsiniz, yükseltince de viyadük olmuş oluyor. Galiba böyle bir formül var bu işin altında.

Salondan: Merhaba, ben Şengül Öymen Gür. Neden yolun yörüngesi bu şekilde oldu? Zaten yarışma projesi güney projesidir ve en az üç farklı arterden arka köylere yol verecek biçimde tasarlanmıştır. Fevkalade güzel bir tasarımdır. Eylül 1980 ile birlikte her şeyin ve bütün değerlerin alt-üst olduğu Türkiyemiz’de, Trabzon da Tanjant’tan kârını almıştır. Şoförler Odası ve uzun yoldan yolcu taşımanın getireceği petrol, yakıt israfı söz konusu edilerek, önce bu yolun yörüngesinin değiştirilmesi istenmiş. Aslında yolun Kaleiçi’nden ve geleneksel evlerin olduğu yerden geçmesi düşünülüyordu. Hatta dönemin ileri gelenleri istimlâktan çok para alırız diye buralardan yer almışlardır. Yani yolun yörünge değiştirmesi, yönetimlerin de içinde olduğu, siyasal ağırlıklı bir talan olayıdır. Burada mimarın daralan rolüne değinmek istedim.

Mekanın siyasallaşmasının ne anlama geldiğini tekrar anımsamak için şunu söylemek istiyorum; 1960’lı yıllardan beri seçimlerden önce köylülere tencere, tava, kahve, bir demet gül gibi şeyler dağıtma alışkanlığı vardı, önce nesne kullanılırdı. 1960’lar sonrası Türkiye’de ve dünyada bütün oyunlar mekan üzerine oynanıyor. İnsanlar sanal ortamında yani bilgisayar karşısında bireyselleştirilerek özel alanlarına çekiliyor ve kamusal alan hem fiziksel olarak, hem de moral anlamında sahipsiz kalıyor. Dolayısıyla etik bir düzeltme ihtiyacı duyan bir insan yapısıyla karşı karşıyayız. Bugün giderek Rusya’ya yaklaşmamızın da nedeni; mekanın siyasallaşması ve para kaynağı haline gelmesidir. Projenin ihaleden sonra yapılmasının son yıllarda duyduğunuz birçok banka hortumlaması olayından hiçbir farkı yoktur. Kime gideceği, kimler arasında paylaşılacağı bilinen bir şeydir. Şu anda sürmekte olan bir davada, bir önceki belediye reisinin, daha sonra istimlak edilecek, kesin yol buradan geçecek diyerek sattığı bir alan var. Aslında üstünde yapı yapılması mümkün olmayan bir kıyı alanı burası. Kısacası belediye başkanlarından tutun da herkes Türkiye topraklarından bir çıkar ummaktadır. O zaman mimarın at koşturacağı alan giderek daralmaktadır. Bunun iki çözümü var bence; ya içimize kıvrılıp, bize ne iş gelirse onu yapacağız, ya da madem mekan birçok siyasalın temeli ve aracı haline gelmiş, o zaman işin doğrusunu yapıp, kendi toplantılarımızı siyasal ve kentsel karar vericilere, yerel yönetimlere, hatta mümkünse daha üst düzeylere açıp, bu çalışmaları küçük mesleki kümeler çalışması olmaktan çıkaracağız ve o siyasallaşan mekan içinde mimarın yeniden ağırlığını koyabilmesinin yollarını arayacağız.

Bugün Şinasi Bey “Eğer bu imar planı böyle işletilirse, bu perdeler önlenemez” diyor. Bir öğretim üyesi için bunu duyurmanın tek yeri burası mı olmalı? Bunun duyurulması gereken başka yerlerde de şansımızı denemeli ve siyasetçileri ikna etme yolunda işbirliği çalışmalarına ağırlık vermeliyiz diye düşünüyorum. Bu bakımdan UİA’nın Anadolu ayağı kongrelerinin tematik danışma kurulu olarak çok başarılı çalışmalar yaptığımızı düşünüyorum. Bütün bölgelerin valileri ve belediye reisleri huzurunda biz bu konuları gündeme taşımaya çalışıyoruz. Mimar masabaşı veya ekranbaşı görevinden başka sorumlulukları da yeniden yüklenmek zorundadır. 1840’lı yıllarda uzun saçlı, sakallı bir adam demiş ki; “Birey ile toplumun gerilimlerinden karşımıza soyut bir konsolidayson çıkar; devlet,” Demek ki devlet görevini yapmadığı zaman, sorumlu bir meslek grubu olarak yeniden devlete görevlerini ve çalışma biçimlerini hatırlatmak için daha uygun ve daha elverişli ortamlarda çalışmalıyız. Teşekkür ederim.

Salondan: Ben mimarlık bölümü 3. sınıf öğrencisiyim. Trabzon’un durumunu toplantının başından beri tartışıyoruz, anladığım kadarıyla pek iç açıcı değil. Benim sorum Sezgin Bey’e çünkü buradan çıkıp, şehirde uygulayacak olan kişi kendisi diye düşünüyorum. Az önce bir şeye değindi kendisi, inşaat mühendislerinin, kalfaların yaptığı yapılar var şehirde ve mimarlar pek müdahale edemiyor bu konuya. Kendisine şunu soracağım; bugün bir kanun çıksa ve bütün bu işler sadece mimarlara bırakılsa, bundan önce yapı tasarlarken uyguladığınız sistemi, tasarım aşamasını nasıl ve ne yönde değiştirirsiniz? Size bırakılsa kenti düzeltme yönünde ne gibi kararlar alırsınız?

Salondan: Fatih Şentürk, mimarlık 4. sınıf öğrencisiyim. Aykut Bey’e sormak istediğim bir sorum var. Şehirde modernleşme adına pek bir şey göremediğini söylemişti, burada modernleşmeden kastedilen ne? Mesela biz oraya bir viyadük yapıp, kocaman ayaklarını dikebilirdik, bu da bir modernleşme midir ya da oraya gökdelenler dikebilirdik, bu da bir modernleşme olur muydu? Peki bir kent sadece modernleşerek mi daha güzel hale gelir? Yoksa biz sadece Trabzon kentindeki doğal ve tarihi yapıyı koruyarak da bir güzelleşme sağlayabilir miydik?

Salondan: Ben Emre Karadeniz. Zannediyorum buradaki katılımcıların büyük kısmı Trabzon’un misafiri, yani Trabzon’lu değil. Biz burada konuşurken Trabzon’da kötü yapılaşma devam ediyor. Trabzon yine parselleniyor ve bu işten birileri para kazanıyor. Kentsel dokuya duyulan duyarlılık ve gelişim, duyulması gereken duyarlılıkla ve gelişimle kıyaslandığında ne kadar yetersiz olduğu görülür. Biz burada konuşup, gülüşürken Trabzon kötüleşmeye devam ediyor.

İhsan Bilgin: Şu yanlış anlaşılmasın; biz İstanbul’dan buraya gülmeye gelmedik. Gülmemizi mazur görün, bunları konuşurken araya biraz da nükte katıyoruz, Türkiye’nin nükte gücü en fazla gelişmiş kentindeyiz, ondan besleniyoruz. Toplantıyı açarken burada bir yargıya varmak için bulunmadığımızın özellikle altını çizdim, bu çok önemli. Dışarıda bir şeyler olurken biz burada vakit kaybediyoruz diye düşünürsek zaten bir şey yapılamaz. Tabii ki konuşacağız, konuşmak en insani eylemlerden biri. Düşeneceğiz, konuşacağız, orada çok kötü şeyler olsa da biz burada inadına konuşacağız.

Salondan (Emre Karadeniz): Burada öğretim üyesi hocalarım senelerdir tartışıyor. Türkiye sürekli kötüleşiyor ve kötüleştikçe eleştiriliyor. Bu böyle mi gidecek? Bu tür toplantılarda hep “Niye Trabzon kötü?” diye mi düşüneceğiz? Bu bakımdan öğretim görevlilerine ne gibi görevler düşüyor, ne kadarını yerine getiriyorlar?

İhsan Bilgin: Şunu da belki hesaba katmakta fayda var, düşünce genellikle negatif olur. Yani bir şeyi övmek için toplanmayız. Kaygılanacağımız bir şey olduğu zaman düşünmeye başlarız. Düşünmek demek yaptığınız şeyle aranıza bir mesafe koymak demektir. Bir şeyi enine boyuna muhakeme etmek, düşünmek, bir de öbür tarafından bakmak gerekir. Burada bir karar alalım sonra da çıkıp hemen uygulayalım dersek son derece tehlikeli, düşünceyle eylem arasındaki mesafenin tamamen kalktığı faşizan bir eğilim ortaya çıkar. Oysa düşünce, kendi başına bir eylemdir, pratiktir. Siz üniversite öğrencisisiniz, üniversite düşüncenin bir pratik olduğu yerdir, hemen o düşünceyle sokakta bir şey yapılmaz. Bütün bu fikirlerin pratik hayata da bir etkisi olabilir ama bu aradaki mesafeyi kaldırmak son derece tehlikeli sonuçlara yol açabilir.

Salondan: Ben Nezih Fırat Gücen, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden geldim, 3. sınıf öğrencisiyim. Daha önce Rize’ye gitme şansım olmuştu ve bu sahil yolunu birçok defa kullandım. Aynı sorunları Rize’de de gördüğümü söyleyebilirim. Topoğrafya Karadeniz kıyısındaki şehirler için, gelişmelerini etkileyen, çok önemli bir faktör. İster istemez doğu-batı ekseninde bir geçiş oluşturma ihtiyacı doğuyor. Bunun akla gelen ilk çözümü sahil yolu oluyor genelde, bu yol zaman içerisinde yetersiz kalıyor. Buna nasıl bir alternatif bulunmalı?

Salondan: Arkadaşları gezdirirken, öğretim üyelerimizden birinin eşi bir sokağı merak etti, oraya girdik. Sokağın bir tarafı eski binalardan, diğer tarafının yarısı eski, kalanı yeni binalardan oluşuyordu. Eski binalar, Rumlardan, gayrimüslümlerden kalma taş yapılardı. Restore edilmişler ve hemen hepsi kafeterya, bar ya da müzikevi olarak kullanılıyor, ben hiç ev olarak kullanılanına rastlamadım, bilmiyorum belki de vardır. Hepsi rastgele, öylesine boyanmış, kendi özelliğini yitirmiş, kimliğinden çıkmış, çok farklı şeylere dönüşmüş ve kimse buna dur dememiş. Yeni şeylere dur denirken neden bu arka sokaklar ya da ara sokaklar gözardı ediliyor?

Salondan: Ben Kemal Dönmez, inşaat mühendisiyim. Belediyelere imar planlarını oluşturma aşamasında çok büyük yetkiler veriliyor ama bir kentsel yapı düşünülmüyor. Biraz önce Trabzon’daki kentsel imar planlarından bahsettik, tarihsel gelişimine bakarken hep belediye sınırları içinde yapılan imar planlarını gördük. Bu belediye sınırları çok kısa zamanda, çok çabuk genişliyor. Özellikle Tanjant Yolu 1970’lerde planlanmış, o zamanlar şehir çok küçükmüş. Sonuçta oranın bir parselasyonu yok, orada ne tip binalar olacak belli değil. Bugün Trabzon’da 4 tane park var; bir Meydan Parkı, bir Atapark, bir Taksim’deki park, bir de katledilecek 100. Yıl Park’ımız var, oradan da bir yol geçecek. Şehrimizde son 30-40 yıldır yeni mahalleler oluşmasına rağmen, yeni bir meydan veya park oluşmadı. Bence bunun sebebi, belediyelere verilen bu imar planlarının yapılmasındaki geniş yetkiler.

Türkiye’de irili ufaklı birçok belediye var ve bunlar tekrar seçilme kaygısıyla insanlara bazı taahütler veriyor. Merkezi sistemlerde, belediyeleri bu tip imar konularında denetleyen bir mekanizma olmalı diye düşünüyorum. Çünkü belediye başkanı istediği arsaya, istediği katta, istediği metrekarede inşaat izni verme yetkisine sahip.

İhsan Bilgin: Belediye başkanı değil, belediye meclisi böyle bir yetkiye sahip. Kime devredelim yetkiyi ne dersiniz? Garantili bir grup var mı?

Salondan (Kemal Dönmez): Sonuçta mekanizma olarak içinde teknik adam barındırması gereken kadroların birçoğu boş. Küçük belediyelerin mimarı bile yok. Yani belki bir inşaat teknikeri var ve o karar verebiliyor imar planlamasına. Eskiden belediye Trabzon için bahçe nizamlı evler yapmış, bugün Trabzon’daki tek bahçe nizamlı yapılaşma o bölgede, başka yok. Önümüzdeki yıllarda olur mu, bu da meçhul. Çünkü insanların arsaları çok değerli ve belediyeler, meclisler, meclis üyeleri, herkes eşi, dostu, kardeşi söz konusu olduğunda taviz veriyor.

İhsan Bilgin: Bu çok eleştirilen bir görüş. Yani belediyelerden kaçıp merkeze gidince de işler iyiye gitmedi. Mesela 12 Eylül rejimi son 50 senenin en merkezi rejimi ve aynı zamanda da en çok eleştirilen dönemidir. Belediyeleri yok edersek elimizde bir şey kalmayacak. Sonunda bir diktatörü koyacağız başımıza, planı da o yapacak, uygulamasını da.

Salondan (Kemal Dönmez): Arada geçişi sağlayacak bir yapı şart bence. Bir de Sezgin beye çok yüklenildi. Trabzon’un güzelleşmesinde kendisinin yaptığı binaların mimari açıdan çok büyük katkıları olduğunu söylemek istiyorum.

Aykut Köksal: Orada bir algılama problemi var, Sezgin beye hiç kimse yüklenmedi. Sadece Sezgin bey kendisine yüklenileceğini varsayarak bir savunma metni hazırlamıştı, geldi burada okudu.

Salondan (Kemal Dönmez): Ona teşekkür etmek istiyorum çünkü Trabzon’a kazandırdığı birçok güzel yapı, site, villa var, bakıldığında farklı bir yapı olduğu hemen farkediliyor.

Salondan: Kemal bey ilginç bir konuya değindi. Biliyorsunuz imar planları, belediyeler tarafından uzman kişilere yaptırılır, daha sonra kentlerde mimarlar tarafından uygulanır. Böyle anlatılırken bütün bilim dalları kendi çerçevelerinde işlerini yapıyorlar gibi görünüyor. Arkadaşın geldiği nokta ilginçti. İmar tadilatı denen garip bir uygulama var, bu uygulama kentine göre değişiyor. Hep istiyoruz ki yerel yönetimler kentle ilgili problemleri kendi içlerinde, bölgelerinde çözsünler ama Trabzon’da, bu şehrin bir taşra kenti olması sebebiyle imar tadilatı yapılıyor, bunu yapan grup da belediye meclis üyeleri. Meclise hasbelkader seçilmiş insanlar imar tadilatı yapıyorlar.

İhsan Bilgin: Benim bildiğim planı onlar yapmıyorlar, planı yine teknik elemanlar yapıyor, onlar onu oyluyorlar. Öyle değil mi?

Salondan: Anlatımım biraz abartılı oldu. Söylemek istediğim şu; bir şekilde yerele indirdiğimiz zaman, insanlar etki altında kalıyorlar. Bir şekilde baskı yapılıyor ve baskı altında bu şeylere oylarını veriyorlar, denetliyorlar, onaylıyorlar. Acaba kent ölçeğinde, kısa vadede bunu halledebilir miyiz, Saliha hanımın bir eleştirisi veya önerileri olabilir mi?

Sezgin Atasoy: Bir kaç slaytla, nasıl bir şehirde olduğumuzu anlamak açısından sizi bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Benim yaptığım ve başka arkadaşlarımın şehir içinde münferit olarak yaptıkları birkaç binayı sizlere göstermeye çalışacağım. Kent denince tabii ki kimlik akla geliyor, kentin kimliğini oluşturan da kentin geçmişi, yani nüfus kağıdıdır. Henüz buralar Türk yurdu olmadan önce yapılmış ve Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış, Cumhuriyet döneminde de müzeye çevrilmiş bir yapı görüyorsunuz. Bu da 70’li yılların yapılarından Sigorta Hastanesi, bugün başka renk cam mozaikle kaplanmış ama yine de tip projelerin güzel bir örneği olduğunu düşünüyorum. Üzerine tabii kat ilave edildi. Bu bulvarın karşısında Karayolları Misafirhanesi var, çok sevdiğim, kim yapmışsa eline sağlık dediğim, kısmen kamusal, kısmen de sivil bir restoran ve misafirhane. Aynı caddenin diğer tarafında, biraz daha ileri gittiğimizde eğitim yapılarını görüyoruz. Ticaret Lisesi, 70’li yıllarda geniş bahçeler içinde yapılan binalara iyi bir örnek. Oysa bugün çocukların nereye çıkacağı belli olmayan okullar yapılıyor. Onun hemen yanında Sanat Okulu’nu görüyorsunuz. Sanat Okulu’nun arka kısmı, çok severek izlediğim bir mimari üslupla yapılmış eski bir yapı, kim yapmışsa ellerine sağlık. Hemen Avni Aker Stadyumu’nun karşısında sosyal konut dediğimiz, yine 1975-1980’li yıllarda yapılmış bir dizi konut görüyorsunuz. Bu konutların da kimliksiz olduğunu düşünmüyorum, o dönem için gayet güzel yapılmış. Yolu takip ederek geldiğimizde Trabzon Lisesi’nin olduğu yerdeki meydancığa geliyoruz. Bu meydancıkları sıkça görmek mümkün.

Biraz daha devam ettiğimizde yolun sağ tarafında ofis binalarını görüyoruz, bence bu yapılar da, ofis mimarisi olarak, o dönemdeki uygulamalara güzel bir örnektir. Ama biz burayı gezerken hocalarımızin çok beğenmediklerine, eleştiride bulunduklarına şahit oldum. Bu dar sokakları geçtiğimizde Atapark’a geliyoruz, yüzlerce yıllık bir park. Parkın karşısında müthiş bir bina var. Bugün böyle bir bina yaptırmak mümkün mü? Sanayi bölgesinde bile yaptırmazlar böyle bir şeyi ama Trabzon’un geçmişinde olduğu için kimliğine de yansıyor. Bugün için terk edilmiş, belediye binası yapılma çalışmaları var. Yine Atapark’ta çok önemli olduğunu düşündüğüm Gülbahar Hatun Cami ve yan tarafında türbesi var. O da, 15. yüzyıldaki cami mimarisinin bana göre en güzel örneklerinden bir tanesi, çünkü boyutuyla çok insancıl, ebatları çok hoş diye düşünüyorum. Yine aynı parkta, karşı tarafta Sosyal Sigortalar Kamu Binası, düzgün yapılmış bir bina ve onun yanındaki lojmanlar da kötü görünmüyor. Yine parktan aşağıya doğru bakıldığında Trabzon’un surları görülüyor. 30 metre yükseklikteki müthiş köprüden karşı tarafa baktığınız zaman tarihi Türk Evleri’ni, özellikle Türk yöneticilerin evlerini görmek mümkün.

Tanjant Yolu’na değinmeden edemeyeceğim. Hepiniz haklısınız belki ama ben bu Tanjant Yolu’nun buradan geçmesinden yanayım. Ben kentin sit alanını kurtarmak adına buradan geçmesi gerektiğine inanıyorum. Yalnız geçerken nerden geçtiği değil, nasıl geçtiği daha önemli diye düşünüyorum. Çok daha estetik olabilirdi.

Aykut Köksal: Sezgin Bey’in anlattıkları, dün akşam İhsan’la birlikte havaalanından dönerken yaşadığım bir şeyi anımsattı bana. Yağmur yağıyor, çok tatlı, Trabzonlu bir şoförün taksisine bindik ve şöyle bir şey söyledi şoför: “Aslında Trabzon’da hiç yağmur yağmaz ama dışarıdan gelenler, hep yağmura rastladığı için, hep yağmur yağar zannederler,” dedi.

Üzerinde konuşmak istediğim bir-iki soru vardı. Birincisi şu modernleşme-koruma ilişkisi, ben bunun çok temel ve önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Az önce arkadaşımın sorusu, aslında değişimin, modernleşmenin korumayla tam anlamıyla bir karşıtlık oluşturduğunu düşündürdü bana. Aslında gerçekten değil. Tabii çok haklı, Türkiye’deki mevcut değişim paradigması, korumacılık örneği, korumacılığa yaklaşım açısından bakacak olursak pek çok kişinin böyle bir yargıya sahip olması doğal. Ama aslında korumacılığın ve değişimin birbirini yadsımaması, tam tersine değişim içinde, değişimi kabul eden bir korumacılığın tanımlanması lazım. Değişimi kabul etmek demek, kentin modernleşmesini, kentin yeni yapılaşmasını da kabul etmek demektir. Bu İstanbul için de, Trabzon için de çok önemlidir. Eğer siz korunacak herhangi bir kentsel doku parçasındaki öğeleri sadece herhangi bir sistem içinde tanımlanmış bir bütün olarak değil de, envanterlerinin çıkarıldığı, korumaya değer olanların sıralandığı ve her biri için koruma kararı alınan bir yığın olarak görürseniz, hem bunu koruyamazsınız, hem de daha baştan bunun değişimini, onun üzerindeki herhangi bir yeni yapılaşmayı reddetmiş olursunuz. Halbuki korunacak nesnenizi yeniden tanımlar ve kendi örgütlenme mantığı olduğunu görürseniz, sadece görünen nesnelerden ibaret olmayıp, o görünmeyen, eskiye dayanan belleğin izlerini taşıyan bir varlık olduğunu anlarsınız. Koruyan ve aynı zamanda yeni yapılaşmayı da bu örgütlenme içine alan bir korumacılık anlayışı geliştirirseniz, eski olanı da korursunuz, yıkmanıza gerek kalmaz. Söylediklerimin çok soyut olduğunu biliyorum ama bunu oturup da açmaya çok fazla vakit yok.

Tam da bu nedenle eğer siz az önce Sezgin Bey’in söylediği gibi tarihi dokunun içine yol sokarsanız ne olur? İşte o zaman tahrip etmiş olursunuz. Doğrudan doğruya o örgütlenme mantığını bozmuş olursunuz ve oraya yeni bir yük getirirsiniz. Yani kentsel alana yeni bir değer taşırsınız ve o taşıdığınız yük ve değer onu ister istemez sonunda yok olmaya götürecektir, yani o koruma değil korumamadır.

Mimar yapı üretiminin neresinde? Bu sadece Trabzon’a yönelik bir soru değil tabii ki, şu anda Türkiye’deki yapı üretimine baktığımızda, mimarın ürettiği bilgiye bir talep olmadığını görüyoruz. “Mimarlar yeterince kendilerini tanıtamıyor,” gibi şeyler söylenir, oysa bunlarla ilgisi olan bir şey değil, tamamen Türkiye’nin eksik modernleşmesiyle ilgili olan bir şey.

Kentsel tasarım-mimar ilişkisini sordu bir arkadaşım, bu da Trabzon’un dışında, genelde yanıtlamak istediğim bir soru ama özellikle toplantıdan önce bir arkadaşımızdan KATÜ’nün de diğer üniversitelerin peşine düşerek bir Şehircilik Bölümü açacağını, lisans eğitimi vereceğini öğrendim, yanlış duymadıysam. Ben burada çok temel bir sorun olduğunu düşünüyorum. Aslında şehircilik eğitiminin yüksek lisanas eğitimi olduğunu düşünüyorum, lisansta verilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Ve oraya da sadece mimarlar girmemeli.

Aykut Köksal: Kent planlaması var, bölge planlaması var, kentsel tasarım var. Tabii ki kentsel planlama çok disiplinli bir alanda karşımıza çıkıyor. Ekonomist de olacak, antropolog da olacak ama bir tasarım disiplini olan kentsel tasarım söz konusu olduğunda, lisansta tasarım formasyonu almış olan öğrencilere, kentsel tasarım formasyonunun yüksek lisans düzeyinde verilmesi lazım.

Bununla ilgili sonucu hoş olmayan bir deneyim yaşamıştım. Birkaç yıl önce Mimar Sinan Üniversitesi’nin Şehircilik Bölümü’nde Kentsel Tasarım Yüksek Lisans Programı’na öğrenci almışlardı, Mehmet Çubuk o bölümün kurucusudur, şimdi kendisi emekli oldu, “Burada 6 aylığına bir hazırlık atölyesi yapar mısın bu öğrencilere?” diye sordu bana. Farklı disiplinlerden gelen öğrenciler, aralarında sadece bir mimar vardı, ve kentsel tasarım atölyesiydi bu. Mümkün değil, tasarım formasyonu almamış bir kişiyle, kentsel tasarım üzerine, herhangi bir ölçekte, böyle bir çalışma yapmaya imkan yok, bunun da altını çizmek istiyorum.

Ayhan Usta: Ben de bazı soruları, birkaç başlık altında toplayarak, yanıtlamak istiyorum. Olumsuzluklar ve bu olumsuzluklar karşısında ne tür tepkiler olduğu ya da ne gibi öneriler geliştirilebileceği sorulmuştu. Kanımca bütün bu olumsuzluklar karşısında mimarlara kenti düşünme, yorumlama ve kente yeni yaşam alanları kazandırma konusunda fırsat yaratılabilirdi. Bu olasılıklar karşısında belediyeler, politikacılar, yerel burjuvazi, Mimarlar Odası, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları ve üniversiteler bir eylem birliği içine girebilirlerdi diye düşünüyorum. Teşekkürler.

İhsan Bilgin: Bütün konuşmacılarımıza, Arkitera Mimarlik Merkezi’ne ve Kale Grubu’na teşekkür ederiz.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi