Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
Eskişehir
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Toplantımıza hoşgeldiniz. Bir dizi toplantının tam ortasında yer alıyoruz. Toplam dokuz şehirde toplantı yapmak amacıyla yola çıktık, her toplantıda o şehir için aynı temayı konuşuyoruz. O şehrin yaşadığı pratikler üzerinde konuşuyoruz. Toplantılar ayda birlik periyotlarla yapılıyor. Daha önce Diyarbakır’a, Antalya’ya, Ankara’ya ve Bursa’ya gittik. Beşincisinde Eskişehir’deyiz, bundan sonra da Trabzon’a, İzmir’e, Adana’ya ve İstanbul’a gideceğiz ve bu şehirler üzerinde bu başlığı konuşacağız, “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” diye sorup cevabını arayacağız. Bu cevabın kolay verilebilir bir cevap olmadığını her birimiz biliyoruz, zaten amacımız da cevabı almaktan ziyade bu cevabın aranmasına başlamak.

“Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” diye sorarken, burada iki tane kritik sözcük var; biri “kentleşme”, diğeri “mimarlık”. İkisinin üzerinde de çok kısa duracağım. “Kentleşme” derken, Arkitera.com’daki yazının özellikle genç arkadaşlar tarafından yanlış anlaşıldığına şahit oldum, iki tane katmandan bahsediyoruz. Birincisi, kentleşme doğrudan doğruya belli bir nicel eşiği temsil ediyor. 10 bin kişinin, 15 bin kişinin ya da 20 bin kişini yaşadığı bir kent; bunlar arasında büyük bir fark olmuyor, nüfus artmış oluyor ama öyle bir eşik var ki, örneğin 500 bine geldiğinizde artık bu bir nicel fark olmaktan çıkıyor, bir niteliğe dönüşüyor. Bu 500 binden 3 milyona çıktığında da başka bir anlama geliyor. Biliyorsunuz, dünya da 10 milyonluk hatta 20 milyonluk şehirler var, dolayısıyla niceliğin niteliğe dönüşmesi gibi bir şey de var aslında. Bu Türkiye’nin son 50 yıldır çok yoğun bir şekilde yaşadığı bir süreç. Hepsi değil belki ama belirli kentler düzenli bir şekilde büyüdüler ve büyürken de bazı eşikleri geçtiler. İstanbul, belki 10 milyon eşiğini geçerken, Eskişehir 400-500 bin eşiğini geçti. Bu arada nüfus artışının ve nicelik artışının dışında, bir de nitelik değişmiş oldu. Nitelik farkından kastımız şu; niceliği değişen yerler artık başka bir yer haline geldi. Peki başka bir yer haline gelirken ne oldu, nasıl bir şey gerçekleşti ve bu mevcut verilerden sonra neler olabilir? Bu soruların yanıtlarını arıyoruz. Bu ikinci boyutta kentleşmenin tabii ki çıplak hali, sadece bir nüfus artışı, bu nüfus artarken daha çok kişi kırsal bir hayatı bırakıp, kentsel bir hayat yaşamaya başlamış. Biliyorsunuz son 50 yılı dramatik bir şekilde bu anlamda yaşıyoruz.

Kentleşmenin hemen çağrıştırdığı ve genç arkadaşlarımızın çoğunun böyle anladığı ikinci boyut, planlamanın olup olmadığı. Bu kentleşme süreci ne kadar yönetildi birileri tarafından? Yönetimler, çeşitli sivil toplum örgütleri gibi kurumlar ne kadar yönlendirildi, ne kadar yönetildi?

İkinci sözcüğümüz ise “mimarlık”. Mimarlığı da iki şekilde kullanıyoruz; birincisi düz anlamıyla mimarlık, yani tarihin en eski formasyonlarından, mesleklerinden bir tanesi. Bu mimarlık formasyonunu taşıyanlar bir aktör olarak bu kentleşmede ne kadar rol alabildiler? Yaklaşık 40-50 yıldır yaşamakta olduğumuz süreçte bir rol oynayabildiler mi, oynadılarsa nasıl bir rol oynadılar, gibi sorularımız var. Aslında mimarlık dediğimiz şey elli yıl öncesinin tanımlarına göre, bugünkü Türkiye’nin sınırları içerisindeki kentlerde hep bir rol oynamış. Bazen Mimarlar Ocağı şeklinde olmuş bazen de zanaat ustalarının loncaları üzerinden mimarlık kentleşmeye katılmış. Bu mimarlığın taşıyıcıları; ister usta olsunlar, ister başka bir tanımıyla mimar olsunlar, ister 19. yüzyılın modern, yani yeni eğitilmiş mimarları olsunlar, isterse de Cumhuriyet’in erken döneminde eğitilmiş, modern formasyondaki mimarları olsunlar, 1950’lere kadar bunlar bir aktör olarak bulunabilmişler. Ama 50’lerden sonra bir şeylerin değiştiğini biliyoruz, bu değişim içinde nasıl bir rol oynadık, bir sorumuz bu. İkincisi de mimarlığın mecazi anlamı, şöyle kullanılır; mesela bir şiirin mimarisi ya da bir filmin mimarisi denir. Bu şu demektir aşağı yukarı; bir omurga, kurgu veya yapı kurucu. Mecazi anlamda bu yapının omurgasını oluşturan ona yön veren şeye “mimarlık” deniyor. Bütün bunları çok genel bir perspektiften ele almamaya çalışıyoruz, hatta bütün Türkiye’yi de almıyoruz, özel olarak hangi şehirdeysek onun üzerine konuşuyoruz.

Bugünkü konuşmacılarımız, çoğunu tanıyorsunuz ama ben kısaca bahsedeyim; ben mimarım, aynı zamanda öğretim üyesiyim, 24 yıl Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptıktan sonra yeni bir yüksek lisans okulu kurmak üzere bu yıl İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne geçtim ve orada çalışıyorum. Yrd.Doç.Dr. Ali Ulu; Anadolu Üniversitesi’nde öğretim üyesi, kent plancısı ve Eskişehir üzerine yapılmış bir doktora tezi ve çalışmaları var, benim kabaca çerçevesini çizdiğim kentin gerek makroformu gerekse parçaları üzerine çok düşünmüş, dersler vermiş ve bu kentte yaşamış birisi. İkinci konuşmacımız Hasan Özbay; hepimizin tanıdığı bir mimar, Ankara’da bulunuyor, Eskişehir üzerine epeyce tasarrufları olmuş, yarışmalara girmiş, jüri üyeliği yapmış, bu çevreyi iyi tanıyan, Türkiye’de bizim kuşağımızın mimarları arasındaki köşe taşlarından birisi. Halit Halaç; mimar, Eskişehir Mimarlar Odası Başkanı, iddiaları var, herhangi bir bürokratik nedenle, yani sırası geldiği için başkan olmamış, mimarlığın bu kentte belli bir düzeyde algılanması için mücadele eden ve bunu tanımlamaya çalışan birisi. Kenan Güvenç; Eskişehir’in diğer mimarlık bölümünde, Osmangazi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapıyor, mesleğimizin bütün Türkiye çapında en renkli simalarından bir tanesi, eğitim faaliyetinin dışında projeleri de var. Han Tümertekin; İstanbul’da yaşayan bir mimar, oldukça önemli uluslararası bir ödül aldı, ödül alan projesi uluslararası platformlarda dolaşıyor ve beğeniliyor. Konuşmacılarımızla bu söylediğim sıra içinde konuşacağız ve ilk sözü Ali Ulu’ya veriyorum, buyrun.

Ali Ulu: Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz. Burada kenti konuşacaksak Eskişehir’in nasıl bir kent olduğuna dair bir fikrimizin olması lazım. Bu yüzden kentin yaşanmışlıklarını ve kentin morfolojik yapısının neyin üzerine oturduğunu, genel bir fikir vermek amacıyla anlatmaya çalışacağım. Eskişehir, kaynaklara göre MÖ 4000 yıllarına dayanan bir kent, yerleşim ilk defa Frig Dönemi kazılarından anlaşıldığı kadarıyla Şarhöyük denilen arkeolojik sit alanı üzerinde kurulumuş. Friglerden Osmanlı’ya kadar olan süreçte kent oldukça parlak bir dönem yaşıyor. Ticaret yolunun üzerinde kurulu olmasından ötürü, ticaret ve dinlenme merkezi olmuş. Öyle ki 1600’lere gelindiğinde kentte 41 tane kaplıcanın olduğu görülüyor. Ayrıca kaynaklardan gelişmiş bir ticaret ortamının oluştuğunu öğreniyoruz. Kentin eşik noktası 1892 yılıdır. Bu yıla kadar kent gerilemiş, tahrip olmuş ve neredeyse yok olma seviyesine gelmiş. 1892 yılında Bağdat-Berlin Demiryolu’nun Eskişehir’den geçmesine karar verilmiş ve inşasına başlanmasıyla kent birdenbire kimlik değiştiriyor. O tarihlerde Avusturyalı, İtalyan ve Macar ustaların kente gelmeleriyle kentteki yabancı nüfus artıyor. Böylelikle onlara ve çocuklarına yönelik eğitim kurumları açılıyor ve kent ticari kimliğinin yanısıra kültürel bir kimlik de kazanmaya başlıyor. O yıllarda Rus Savaşı’ndan kaçan göçmenler şehre yerleştiriliyor, bu arada tarım sanayisi teknolojisinde ve yakıt sektöründe kullanılacak malzemelerin üretiminde de gelişmeler görülüyor.

1927 yılında yeniden bir imar hareketi başlyor ve Türkiye’nin ilk organize sanayi bölgesi kuruluyor. Tuğla fabrikalarının, un fabrikalarının inşası, soba sanayisinin uluslararası düzeyde gelişmesi ve Arnavutluk’tan gelen göçmenlerin kurabiye, pasta pişirme tekniklerinin bisküvi sektörünü oluşturması kentin sıçramasında önemli rol oynuyor. Kent plancılığı için en önemli gelişme 1923-1950 yılları arasında olmuştur çünkü kentin bugünkü fiziksel yapısı bu dönemde oluşmuştur. 1891 yılının kent haritasında gördüğümüz kuzey-güney aksı üzerindeki kentleşme, göçmenlerin gelmesiyle bugünkü formunu bulmuştur. Kentin resmi yapılarının hepsinin bu dönemde yapıldığını görüyoruz. Fabrikalar bölgesi de 1927-1954 yılları arasında kurulmuştur. Aynı dönemde kentte eğitim kurumları inşa ediliyor ve bir kentteki eğitim kurumlarının fazla olması o kentin ne kadar hızlı, nüfusun ne kadar artarak geliştiğini gösterir.

Eskişehir’in kent formunu belirleyen önemli unsurlardan birisi de 1984 yılına kadar doğru dürüst bir imar planının olmamasıdır. 1952 yılında ilk defa 1/5000 Nazım İmar Planı yapılıyor gelişme için, 1956 yılında da Yol İstikamet Planı yapılıyor ve 1986’ya kadar başka plan yapılmıyor. Yapılsa da yürürlüğe girmiyor ve kentin merkezi Yol İstikamet Planı’yla şekilleniyor. Bu, daha önce oluşmuş dokuda, tek kata göre düzenlenmiş parselasyon düzeninde, kat artırmaktan başka bir işe yaramıyor ve günümüzde aynı parsellere 8 kata varan yükseklikler veriliyor. Ne yazık ki Eskişehir’in kadersizliğinin önemli bir unsuru bu. Diğer bir unsur, 1980’li yıllara kadar konut alanları, sanayi alanları ve diğer alanlar paralel gelişme göstermelerine rağmen 1986’da getirilen Nazım İmar Planı’ndan sonra konut alanlarında önemli bir artış oluyor. Kentin nüfus büyüklüğüne bağlı ihtiyacının dışında, çok büyük alanlar imara açılıyor. Kentte kişi başına düşen metrekareler birdenbire yükseliyor, sonra düşüyor. Kent merkezinin görünüşü çok yoğun kompakt bir yapıya sahip günümüzde. Tabii bu dönem kentte var olan değerlerin; silo, tuğla fabrikaları, şeker fabrikası ve Cumhuriyet yapılarından Merkez Bankası, Hükümet Binası gibi yapıların değiştiğini görüyoruz. Ayrıca günümüzde bazı sokaklara tramvay geliyor.

İnsanların kente dair bir belleklerinin olması lazım, ne yazık ki toplumumuzda bu bellek çok çabuk siliniyor. Açık çarşılar kapalı çarşıya dönüştürülüyor, “güzel fikir, modern yaklaşım” diye kente bunlar sunuluyor. Sokaklarda, yaya yollarında, tamamen yayaya ayrılmış olmasına rağmen taşıt izleri bırakılıyor ve bunlar da “güzel” diye sunuluyor. Ulaşım konusunda da yeni düzenlemeler var, 1990’ların başında yapılan kent içindeki terminal kent dışına çıkarılıyor, ulaşım değerleri tamamen altüst ediliyor kentte. Binaların yüzleri kaldırılıyor, cephelere sıva yapılıyor ve adına koruma deniyor. Kent merkezindeki eski Taşbaşı dokusu yıkılarak, yine 90’ların başında tamamen aykırı bir şekilde, aradan geçen 15 yıla rağmen kent merkezine uymayan, çalışmayan bir yapı olan Taşbaşı İş Merkezi yapılıyor. Mezarlıkları parklara çeviriyoruz, etrafını duvarla çevirip insanları içeri sokmuyoruz. Eskişehir dediğimiz zaman ele alacağımız en önemli unsurlar, fabrikalar bölgesi, Porsuk, demiryolu, Odunpazarı, Taşbaşı, eğitim yapıları ve tarım. Tarım Eskişehir için vazgeçilmez bir unsur çünkü nüfusun %30’a yakın bir kısmı hala tarımla uğraşıyor. Kentte demokratik yapıya baktığımız zaman, nüfusun %60 kadarının hizmet sektöründe, küçük sanatlarda çalıştığını görüyoruz, yani nüfusun çok küçük bir kısmı sanayide çalışıyor. Kentin belleğini oluştururken, fiziksel müdehalelerde bulunurken kentin gerçeklerini göz önünde bulundurmak zorundayız. Eğer bunu yapmazsak kendi kimliğimiz oluşamaz ve yanlış uygulamalarla karşı karşıya kalırız.

İhsan Bilgin: Hasan Özbay’a şunu sormak istiyorum; bütün bu çizilen tablo ne anlama geliyor, mimarlık açısından, kentin neresinde durmuş oluyor? Bunları da yorumlayarak söyleyeceklerini de bize aktarması için sözü kendisine veriyorum.

Hasan Özbay: Teşekkürler. Ben yaklaşık 15 yıldır Eskişehir’le gevşek bir ilişki içindeyim yani yarı zamanlı bir eğitim süreci içinde kente bir anlamda misafir olarak geliyorum, dolayısıyla kente belirli bir düzen içinde dışardan gelen bir insanın kenti nasıl algıladığını belki söyleyebilirim. Şunu merak ediyorum; bu kentlerin gelişim süreçleri, oluşum süreçleri, kent mekanının biçimlenmesi ve bunun arkasında yatan nedenler nelerdir? Ayrıca kentler arasındaki rekabet, bunların birbirleriyle ilişkileri nasıldır, birinden baktığımızda diğerini nasıl algılarız? Bu çerçeveden baktığımızda birkaç istatistiki bilgi vermek istiyorum. Bence nüfus kente getirdiği büyüklük açısından ilginç bir kriter. Eskişehir’de 1975’lere kadar Türkiye’nin kent merkezlerinin gelişimine göre hızlı bir artış var; kentin büyüme hızı diğer kentlerin üzerinde. 1975’lere geldiğiniz zaman 259.000 gibi bir nüfus var. 1978 yılında yürürlüğe giren bir Eskişehir Nazım İmar Planı var, bu plan o zamanın İmar İskan Bakanlığı tarafından onaylanmış ve yaptırılmış bir plan, bu planın kent içinde bazı hedefleri var; örneğin kentin 1980 yılındaki 314.000, 1990 yılındaki 463.000, 2000 yılında da 688.000 nüfusa ulaşmasını hedefliyor ve kentin makro formunun bu tahminler üzerinden yapılan planlara göre gelişmesi bekleniyor. Halbuki kentin gelişmesine baktığımız zaman şu anki nüfusu 482.000; yani 200.000 kadar bir gerileme var. Eskişehir’in nüfus artışı yıllık olarak şu anda binde 15,59, Türkiye’nin kent merkezi artışı ise binde 25 civarında ve bundan da geride bir nüfus artışı görünüyor. Nüfus artışını kıyaslamak için Bursa ve Konya’yı örnek aldım, 1940 yılında nüfuslar birbirine yakın görünüyor ancak 1980 yılına geldiğimiz zaman Eskişehir’e göre Bursa’nın büyük bir artış gösterdiği görülüyor. 1990’lara geldiğimiz zaman Konya 500 binlerde, Bursa 800 binlere gelmiş, Eskişehir 400 binlerde. 2000 yılına geldiğimiz zaman ise Eskişehir 482 binde, Bursa bir milyonun üzerine çıkmış, Konya 750 bin civarında. Kentin enterasan bir şekilde bir artış hızı var ama yakın çevrelere göre kentin bir büyüyememe problemi var gibi görünüyor, belki bunu değerlendirebiliriz.

Ali arkadaşımız Eskişehir için kompakt bir kent dedi ama kentin içinde bir takım eşikler var. Fatih Kocabağ adında bir öğrenci arkadaşımız bu kenti “kampüs kent” olarak adlandırmıştı, kentte yaşayan bir insan olarak yaptığı değerlendirme enteresandı. Kentin içinde büyük lekeler var ve bu lekeler kent hayatına sınırlı biçimde katılan lekeler, örneğin askeriyenin alanı, şeker fabrikalarının alanı, burasının zaman içinde dönüşmesi bekleniyor, üniversitenin olduğu alan, fabrikalar bölgesi gibi. Aslında Eskişehir bizim bildiğimiz kent formasyonu dışında bir yapıya sahip. Kentin yapısı içinde parçalar var ve bu parçalar kent hayatına bence yeteri kadar katılmıyorlar. Bu bölgeler hep kendi içinde hayatlara sahipler ve kent hayatında olması gerektiği kadar aktivite içinde bulunmuyorlar. Şu anda üniversite kampüsü içindeyiz, kent hayatına mutlaka sosyal bir katkısı var ama aslında bunlar kentin gündelik hayatının içinde mekanlar değiller, bunlar hep özel erişimli alanlar. Ben bu kentteki eşik sorununu kentin problemlerinden birisi olarak görüyorum ve bu eşiklerin kenti aşırı şekilde parçaladığını düşünüyorum. Zaman içinde değişeceklerini umuyorum; mesela şeker fabrikasının dönüştürülmesi bekleniyor, fabrikalar bölgesi Türkiye’nin başka hiçbir kentinde olmayacak kadar kent merkezinde bir alan, bu alanın kent merkezindeki programlara katılması beklenebilir, ama umarım ki bu beklenti örneğin aynı yolun doğu tarafındaki apartmanlaşma gibi olmaz da, kente gerçekten katkısı olan, kentsel mekanı ve yaşantıyı zenginleştiren bir gelişme dinamiği içinde olur.

Kentin nüfusuna baktığımızda, Anadolu Üniversitesi’nde 24 bin civarında bir nüfus okuyor, Osmangazi’de de 14 bin civarında öğrenci var yani kentin içinde 38 bin civarında bir öğrenci nüfusu var. Aslında bu nüfusun büyük bir kısmı, benim öğrencilerle yaptığım temaslara göre %70-80’i misafir nüfus, yani öğrenciler kente geliyorlar, kentte 4-5 yıl geçiriyorlar ve kentten ayrılıyorlar, bu açıdan kentte kalıcı bir nüfus değiller veya kent hayatına, kentin iş gücüne veya sosyal hayatına kalıcı olarak katılmıyorlar. Başka bir örnek, asker nüfusu, sayısını bilmiyorum ama ciddi bir rakam olduğunu düşünüyorum, bu da aslında geçici bir nüfus, sürekli rotasyon halinde ve kentte kalmıyor. Aslında burada nüfusun aşırı artması, şişmesi ideal bir durum değil ama kentin, bu gelişme profilindeki komşu illere göre gelişememesinin, Türkiye trendinin gerisinde kalmasının nedenlerini sorguluyorum. Kentte aslında ciddi bir sanayi var, ülke çapında önemli markalar var, Arçelik, Toprak Grubu, Şişecam gibi büyük grupların ve kamunun ciddi yatırımları var. Anadolu’ya baktığımız zaman tek bir sanayi üzerine kurulu kentler olduğunu görürüz, oysa bu kentte askeriye var, sanayi var, üniversite var ve bütün bunlar kenti besliyorlar, kentin sosyal hayatı da zengin ve renkli ama bunlara rağmen kent büyümüyor ve kent mekanı gelişmiyor. Kentin son 15 yılındaki gelişmesine baktığımız zaman, kentte gördüğüm, Ali beyin bahsettiği terminal binası ve modern mimarlık ürünleri olarak bizim üzerinde konuşabileceğimiz birkaç yapı var ama bunların dışında kentin sosyal hayatını, kent mekanını zenginleştiren birtakım mimari girdilerin niye gelişmediğinin yanıtını arıyorum.

Kentin bir özel noktası daha var, su var bu kentte. Mesela Amasya bu anlamda suyla ilişkili bir kent olarak algılanabilir fakat Amasya’nın kenti bölmesi Eskişehir’deki ilişkilerden çok daha farklı, Eskişehir suyu daha iyi kullanıp, kent mekanına katıyor, özellikle Porsuk kartpostallarda da sıkça rastladığımız kente katılan bir mekan. Ben gelmeden önce belediyenin web sitesine bakmıştım, kentin gelişimini yerel yönetimin nasıl algıladığını görmek istedim, gördüğüm şeyler ferforje parmaklıklar, köprüler, heykeller, hangi zevkin seçtiği ve nasıl tasarlandığı belli olmayan kentsel imgeler oldu. Biz Eskişehir’i tartışırken “Un var, yağ var, su var, neden helva yapılmıyor?” durumuna düşüyoruz. Kentteki nüfusun bir kısmının kaygan bir nüfus olması yani öğrenci ve asker nüfusun kentte sürekli yaşamamasına rağmen kente kültürel katkıda bulunması ama geçici bir iz bırakmaları ve kent mekanının kampüs hayatı nedeniyle veya eşikler nedeniyle tıkanması konularında ben çok net değilim. Gözlemim şu ki, Eskişehir aslında içindeki potansiyeli kent mekanına yeterince yansıtmıyor. Teşekkür ederim.

İhsan Bilgin: Kent yorumu da oldukça ilginçti ama Hasan Özbay çok önemli iki konuya değindi, üzerinde düşünebileceğimiz. Bir geçici nüfus var, öğrenci ve asker nüfus, bir de nüfusun Konya’ya ve Bursa’ya oranla azalması. Eğer bu bazı doğu illerimizde olduğu gibi yatırımın yapılmadığı, köhneleşmenin olduğu bir yoksullaşma anlamına gelseydi başka bir şeyi konuşmamız gerekirdi. Niye burası geriliyor diye düşünmemiz gerekirdi. Ama burada ilginç bir şey var, geçici bir nüfus var ki bu geçici nüfus üniversite öğrencileriyle birleşince kozmopolitizm anlamına gelebilir, modern şehrin kurucu dinamikleri anlamına gelebilir. İkincisi de nüfusun görece azalması aslında İzmir, İstanbul, Ankara, Adana metropollerinin sorunlarını yaşamadığı anlamına gelir. Bu kente yatırım yapılıyor yani bir köhnelik problemi yok, o zaman iki önemli avantajını, yani kozmopolitleşme ve nüfusun görece az artmasını bu kent kullanamıyor. Yatırımlarını harcamalarını olması gerektiği gibi değerlendiremiyor. Bunun nedenlerini konuşmak üzere sözü Halit Halaç’a veriyorum, buyrun.

Halit Halaç: Böyle bir ortamda olmaktan ötürü çok keyifli olduğumu belirterek sözlerime başlamak istiyorum. Mimarlar Odasın’da çalışmaya başladığımdan beri kendime dert edindiğim bir şeyi aktarmaya çalışacağım. Benim derdim “mimar”ı anlatmak, çünkü bu mimarlar ortamında bile unutulduğunu hissettiğim bir hikaye. Mimarı anlatmak, ardından mimarın kente temasını nitelendirmek ve yönetici, lider veya kent bilimcisiyle nasıl bir ilişki kurduğunu anlatmak istiyorum. Bunu en geriye, en ilkel haline döndürerek anlatmak istiyorum. Kenti ele alırsak ilk olarak barınma eylemine ve mimarın bu anlamda ne zaman hangi role büründüğüne bakalım. Öncelikle barınma hikayesi insanoğluyla başlayan bir süreç, insan önce doğanın kendine sunduğu koşullarda yaşamaya başlıyor, ağaç kovukları ve mağaralar gibi. Burada kent ve mimar hikayesi yok, sadece barınma eylemi üzerinde kendini konuşlandıran insandan bahsediyoruz fakat daha sonra kolonileşme ve yaşam hikayeleri başladıkça, mimarlık ve kent de gündemimize gelmeye başlıyor. Bilinen en eski yazılı ürünlerde mimarlardan bahsediliyor. Hesoidos’un “İşler”inde, Homeros’un “İlyada”sında “mimar” kelimesinden sıklıkla bahsedildiğini görüyoruz. Bugün burada yapmak istediğim biraz meslek şovenizmi çünkü mimarların mesleğine sahip çıkamamasından dolayı birtakım sıkıntılar yaşadığını derinden derine hissediyoruz, “Kentler niye bu hale geldi?” sorusunun sürekli mimara yöneltilmesi can sıkıcı bir hal almaya başlıyor. Bu anlamda tarihsel süreçlerde mimarın yöneticiyle ya da düşünürle nasıl bir ilişki içinde olduğuna bakarsak özgüvenimizi tazeleriz diye düşünüyorum.

Antik Dönem, insanların düşünce pratiğinin ışıklar saçtığı bir dönem olarak algılanıyor. Bu dönemde mimar filozoflarla yan yana, filozoflarla yöneticilerin koruması altında. Bu dönemde yazılı ilk ütopya olarak bilinen Plato’nun “Devlet”inde hayatı organize eden, tanzim eden bekçiler olarak mimardan sıklıkla bahsediliyor. Mimar, yapma eyleminin başındaki organizatör olarak ifade ediliyor, taş ustalarının sahaya getirilmesi, taşın organizasyonu, ustaların çalışma pratiğindeki zenginliği hep mimardan soruluyor. Böylece mimar renk katan ve gündelik hayatı hızlı bir şekilde değiştiren insan olarak ifade ediliyor. Antik Dönem’de zamanla sokak kavramı gündeme geliyor, konutlar birbirinden ayrılıyor ve kent denilen hikaye kendini bulmaya başlıyor. Bu dönemde mimarla filozof yanyana duruyorlar.

Antik Dönem’in hemen arkasından karanlıklar dönemi diye bilinen Orta Çağ’da zannediliyor ki mimarlık ve düşünce ölmüştür, üretme süreci dinginleşmiştir oysa örtülü ya da sızıntı halinde ciddi bir üretim vardır, mimar eliyle değil belki ama hakim güç tarafından ciddi mimarlık ürünleri verilir. Kent, yataylık ve düşeylik üzerine, yatayda konut, düşeyde kamusal alanlar olacak şekilde kendini kurar. Bu dönemde kamusal yapılarda mimarın eylemleri yöneticiye ait bir durum olarak kendini gösterir yani mimar erke çok yakın bir görev alır. Birçok yerde psikopos veya rahip için de mimar tanımlaması yapıldığını görürüz.

Bunun ardından kronolojik olarak zaman diliminde aydınlanma dönemi olarak Rönesans gelir. Bu dönemde insanlarda antiği yeniden keşfetme inancı vardır. Rönesans’ta mimar tanımlaması, sanatçı tanımlamasıyla birdir. Yani buradaki mimar artık sadece yapı üreten adam değildir. Alberti sürekli ilgimi çeker bu konuda, çok iyi bir ressamdır, heykeltraştır, çok iyi yemek yapar, eşinin elbiselerini diken bir desinatör, çok iyi bir silahşör, durduğu yerde 2 metre zıplayan bir atlet ve aynı zamanda zamanının hızlı çapkınlarındandır. İnanılmaz renkli insanlar vardır bu dönemde ve üretme süreci burada aristokrat hikayeyle, aristokrat tahifeyle yanyanadır. Medice ailesi, Toscana ailesi, bu düşünürleri ve üreticileri kol kanat gererek kollar. Ve pek çok eleştirmen de Rönesans’ı bu anlamda kınar, bu düşünce üreticisi ya da tasarımcı adamların enerjilerinin %5 ile sanat üretimini yaptığını iddia eder çoğu eleştirmen. Bu adamlar tabir yanlış olabilir ama zamanının %95’ini bu aristokratları eğlendirmek ya da onlara hizmet etmekle geçirmiştir. Ama düşününüz ki %5’lik enerji bile Rönesans gibi bir zaman dilimini oluşturmaya yetmiştir. Bu dönemde pek çok tasarımcı, kenti ütopyalarla besler. Bu dönemde herkes ütopya kent yaratma sevdasına düşmüştür ve artık zamanı değil, zamanın ötesinde hikayeler yazma gereğine dair inanç, hızlı bir şekilde yayılır. Mimar artık günü değil geleceği tasarlayan, gündemi takip eden değil gündem yaratan insan gibi algılanmaya başlar. Rönesans’tan beslenen düşünce pratiği bir müddet sonra aydınlanma denilen düşünce çatışmalarının olduğu zengin bir döneme girer. Rasyonel düşünce Rönesans’tan beslenirken, Ortaçağ özlemi giderek artar ve romantik düşünce de kendini bu ortamlarda hissettirir. Fabrikaların olduğu, kentlerin artık allak bullak olduğu, düzenli bir kentten bahsedilemeyen dönemlerdir bunlar. Düşünce üreticileri dağılır, mimar ya da tasarımcı dağılır, bir ve bütün dünya yok olur.

Bundan sonra zaman hikayeleri, mimarlık ortamlarını ya da düşünce ortamlarını meşgul eden birtakım tanımlamalar haline gelir. Yine kent tanımlamalarında hep geçmişe dönük kentler vardır. Çünkü artık yokolan bir zaman dilimi ve yokolan bir gerçeklikler dünyası vardır. Pek çok düşünce üreticisi sosyal hayatı, ekonomik hayatı nasıl yeniden ayağa kaldırabileceğinin, insanların yaşam standartlarını nasıl sıhhileştirebileceğinin, kenti yeniden nasıl adam edeceğinin, bu endüstri devrimi sonrası fabrikaların kenti yutmasını nasıl engelleyebileceğinin derdine düştüklerinde, temas ettikleri insanlar mimarlar olur ve düşünce üreticileri ile mimarlar yanyana gelerek komüne hayatların ve ortak yaşam alanlarının nasıl olabileceğini keşfetmeye dönük çalışmalar yapar. Bütün dünya 20. yüzyıla geldiğinde bu modern mimarlık manifestoları ile karşılaşır ve mimarlık eylemi menifestoyla yanyana gider. 80’li yıllardan sonra ise artık dünya da şöyle bir akım, şöyle bir dünya pratiği hayata geçer, mimarla yöneticinin yanyana durduğu zaman diliminde çok ciddi ve ilerici tavırlar sergilenmeye başlanır ve Mitterrand öncülüğünde Paris’te başlayan, sonrasında bütün dünya mimarlarını Paris’e davet ederek, burayı kültür kenti ya da kültür başkenti yapma istenci hızlı bir şekilde ayağa kalkar. Akıllı yönetici, mimarla yanyana durarak dünya kenti yapma düşüncesindedir. Sonraki zaman diliminde Berlin bu işin öncülüğünü yapar ve dünya mimarlarını Berlin’e davet eder. Böylece kent yöneticisi ile birlikte, mimarına, tasarımcısına kıymet veren yönetici ile birlikte ayağa kalkar. Ülkemizdeki gerçeklik ise tam bir komedi zinciridir. Mimarlık olmasa da olabilir mantığı ve bakışı her geçen gün derinleşmektedir. Bunu ikinci bölümde kent özeline indirgeyerek anlatmak gibi bir gayretim olacak, sabrınızdan dolayı teşekkür ederim.

İhsan Bilgin: Biz de teşekkür ederiz, Kenan Güvenç, buyrun.

Kenan Güvenç: Menderes, ihtilalden hemen bir sene önce, Fransa’da uçakla gezerken, Saint Nehri’ni görüyor, Türkiye’ye dönüşte danışmanlarına “Nefis bir yer burası, yok mu bizde Saint Nehri gibi bir yer?” diyor, Porsuk’u öneriyorlar ve Menderes oraya bir şeyler yapılmasını istiyor. Danışmanları gerekli kişileri örgütlüyorlar ve gerçekten de Saint Nehri’ni modernleyerek Porsuk’a hemen adapta ediyorlar ve kocaman bir maket yaptırıyorlar. Hatta ihtilalden sonra da, Anadolu Üniversitesi, İktisadi Yayınlar Akademisi olduğunda, orada uzun zaman sergileniyor bu maket, sonra oradan kayboluyor. Saner Yılmaz hoca anlatır bu hikayeyi. Fakat o plan uygulanmıyor. Uygulanmamasının nedeni şu; o zamanın İş Bankası Müdürü, o bölgedeki, yapılan planlamada yıkılması düşünülen, halkevini satın alıyor ve başlıyor kamuoyu yaratmaya, İş Bankası Müdürü’nün yarattığı kamuoyuyla, o plan, Adnan Menderes’e rağmen kalkıyor raftan. Birincisi bu. İkinci şey şu, Orhan Bey’in zamanında Anadolu Üniversitesi inşaatına başlayacaklar ama zamanın ihale kanunları izin vermiyor. O zaman Koç Grubu 1 milyon Lira para aktarıyor ama o parayı bir türlü hibe olarak kullanamıyor Anadolu Üniversitesi. O sırada Eskişehir Cezaevi’nde bazı taşeronlar kütüphane yaptırıyorlar, o hibe, kütüphane yapan taşerona gibi gösterilip, cezaevi kütüphanesi aracılığıyla Anadolu Üniversitesi’ne veriliyor ve inşaat başlatılıyor. 1930’lu yıllarda Eskişehir gerçekten kozmopolit bir yer. Bu kozmopolitliği çok eski, nefis bir yer. Şehirde dört tane din var. Yani Müslümanlardan başka Yahudiler, Museviler ve Ortodokslar var. Bunlardan bir tanesinin dini yapılarından biri, şehrin kendi tarihi içerisinde dönüştü ve Asri Sinema olarak şimdi seks filmleri oynatıyor. Daha üst ölçekten bir şey anlatayım; ülkede ne zaman toprak reformu yasaları gündeme getirilse hemen arkasından gecekondu afları başlamıştır. Mesela 1961 ve 1970 yılları arasında 6 tane toprak reformu yasa tasarısı var, hiçbiri yasalaşmıyor, 5 tane de gecekondu affı var, hepsi yasalaşıyor. Bir başka örnek daha; Şale Oteli’nin olduğu bölge ve orduevinin karşısındaki bölge sürekli ellenmiştir. Yılmaz hoca da ellemenin hazırlıklarını yapıyor. Bunlarıdan neden bahsettiğimi biraz sonra söyleyeceğim.

Şimdi 3 tane slayt var. Lütfen onları da görelim. Bu “Omo Kadınlar Kulübü”. Ben şöyle düşünüyorum; hepimiz piyonuz ama mimarlar sonunda vezir olmayı bekleyen piyonlar. Elimizden çok önemli bir alan alınmış durumda, daha doğrusu zaten bu alana bizim hiçbir dikkatimiz yok. Deterjan mesela bugün kamusal alanı temsil edebilen bir örgütlenmeyi hayata geçirebiliyor, sosyalize olabiliyor deterjan!

İhsan Bilgin: Halkla ilişkiler diyorlar ona. Ayrıca bir teknik adı var yani.

Kenan Güvenç: Açık bir kulüp bu. Aile doktoru, psikolojik danışman, anne-çocuk danışmanı, yıldız falı, yemek tarifleri, güzellik uzmanı, çamaşır uzmanı, önemli numaralar, biz bize günleri, tek yapmanız gereken bir telefon etmek. Düşünün, bir kadının kamusal alanda bulunma halini deterjan firması temsil edebiliyor. Hemen bir başka şeye geçelim. Öğrenci kesimi Eskişehir’de çok önemli mekansal dönüşüme yol açmıştır çünkü şehrin ücrasını keşfeder, mikromekanını oluşturur şehrin. Şehirde o güne kadar bilmediği hasıraltı edilmiş, kilimaltı edilmiş köşe bucağı, tozu alınmamış köşeleri öğrenci, doğası gereği keşfeder ve orayı hızla mekansallaştırır. Şehrin ücrası olmayınca, orası renkli, zengin, çeşitli bir yer değildir. Bunu sağlayan şey esasında kadının sosyal hayata katılmasındaki dolaysızlığıdır. Öğrenci kesimin hatunları böyle bir mikromekanı örgütleyerek, şehrin toplumsal hayatına dolaysız olarak katılırlar. Bu mesela hakim sistemin dibine dinamit koyar, en önemli şeylerinden biri haline gelir. Bir yanda Omo kadınlar kulübü var, bir yanda şehrin ücrasını mikromekansal bir yapı olarak geliştiren bir açınımsal yapı var diyelim. Bunlar yanyana yaşanıyor ülkede. Tepebaşı Belediyesi’nin olduğu bölgede, değişken bir geometriyi, kendi bütünlüğünü koruyarak, bir koreografi şekinde sürekli sergileyen teşhirci kuşlarımız var bizim. Eskişehir’in en önemli mekansal unsurlarından bir tanesi bu. Şunu söylemek istiyorum; şehir boşa çıkmış bir enerji türünden başka bir şey değil.

İhsan Bilgin: Bu şehir mi? Bütün şehirler mi?

Kenan Güvenç: Bütün şehirler. Şehir bir maddeleşme değildir, o sadece bir maddeleşmenin içinde yer alır, ama o bir maddeleşme değildir. O yüzden şehri bir kontrol teknolojisi yani kent haline dönüştürmeyi, yaşamımızdan parçalar çalmak olarak görüyorum.

Han Tümertekin: Merhaba. Bu benim ikinci gelişim Eskişehir’e. İlk gelişimde 4 saat kadar kaldım ve o 4 saatin de heralde 3 saati üniversitede yaptığım konuşma ve onun öncesiyle sonrasını içerdi, onun için şehri görememiştim. Dün gece kısmen yaşantıya tanık olabildik. Bugün de sabah, gündüz gözüyle iyi bir tur attık. Ben daha çok gördüklerim üzerinden konuşacağım. Çünkü görünmeyen taraf yeterince konuşuldu ayrıca da öyle bir bilgi birikimine sahip değilim. Gördüklerim Türkiye’deki pek çok şehirde görülenden farklı değildi fakat ciddi fark oluşturan bir tarafı da var. Yani bunu, itiraf etmeliyim ki, bakarken pek hissedemedim ama bu son birkaç saat içinde, net bir şekilde, ciddi farklı bir taraf gördüğümü sanıyorum yapı stoğu açısından. Günümüzde yapılmış ya da belki son 20 yılda yapılmış yapılar arasında ne yazık ki iyi bir örnek göremedik. Bu saptama çok yeni bir şey değil ve zaten pek çok şey için geçerli. İki tavır gene burada da açıkça görülüyordu. Ya ne pahasına olursa olsun varolan yapı kültüründen farklı olarak, tasarım yapmış mimarların, ille de ben yeni, çok farklı bir şey yapacağım çabası var ve büyük çapta bu çaba niteliksiz sonuçlarla karşımızda duruyor, bir de neredeyse karikatürleşen, ne pahasına olursa olsun eskiyi yeniden yaparak kendini varetmeye çalışan bir tasarım seçeneği var. Mesela Odunpazarı’ndaki yeni konut örnekleri betonarme olarak, bugün yapılmış, hatta bir kısmı tamamlanmamış gibi olan bir tavır sergiliyor. Bunların arasında bence, hem bir yere ait olunabilir, hem de bütün bu varolandan yararlanılabilir. Bir oranda da “yeni, farklı bir mekan yaratılabilir” eğilimi için Eskişehir’in en azından bir şansı olduğunu görüyorum.

1940 ve 1950 arasında çok ciddi bir bütünsel tasarımlar halinde yapılaşmış bir fiziksel çevre var. Bunlar gerçekten, kampüsler gibi, fiziksel bütünlüklerini koruyarak günümüze kadar gelmişler. Mimarın eskiyi tekrar etmesinin arkasında fikir güvensizliği yatıyor yani bir şey olduğunda diyecek ki; “Ben eski Osmanlı evinden yola çıktım”. Böylece sorumluluklarını tatlı bir şekilde bir döneme devrederek hesabını verecek ya da öbürü, “Ben çok farklı bir şey yapmaya kalkıştım,” diyerek bunu reddedecek. Aslında bugün büyük çapta, yaygın olarak kullanılan betonarmeyi kullanmış son derece nitelikli örnekler var bence burada, bunu ben gerçekten başka bir şehirde görmedim. Bunu, üzerine gidilebilir bir şans olarak yorumlayabiliriz. Yani burada da, en azından mimarlık eğitimi veren kurumlar açısından yorumlarsak, pekala iyi bir zemin olduğunu düşünüyorum. Mesela fabrikalar bölgesi çok etkiledi beni. Fabrikaların bir kısmı boşalmış durumda ama eğitim kurumlarına bakarsak hepsi günümüzde hala aynı fonksiyonu yerine getiriyor. Bu kadar yakınımızdaki nitelikli mimarlığı yorumlayarak bugüne taşımak için çok ilginç bir zemin gördüm Eskişehir’de, şehrin o tarafı bana çok ilginç geldi.

İhsan Bilgin: Salona geçmeden önce Odunpazarı’ndaki yeni evler konusuna değinmek istiyorum. Burada iki problem olabilir; bir, o evlere benzer ev yapmaya çalışma problemi olabilir, iki, o evlerle hiç alakası olmayan bir şey yapıp sonra onu ev zannetmek olabilir ki ikincisi çok daha acıklıdır. Şuna benzer bu; birisi vardır bir şiir yazar ama sonra onu Divan şiiri zanneder. Asıl problem bu. Ya da birisi kafayı takmıştır, Divan şiirini öğrenmiştir ve o şiir gibi bir şiir yazmaya çalışıyordur. Ben bunda hiçbir problem görmüyorum. Bu oldukça da saygıdeğer ve sofistike bir tavır olabilir. Tabii ki bu çağda bunun çok yaygınlaşmasını beklememesi gerekir bu insanın. Yani evinde oturmuş kanun çalan bir adam, 18. yy müziğini dinliyor, çalıyor, bu adama bir itirazımız olmaz ama gitar çalıp kanun çaldığını filan zannediyorsa kötü oluyor. Buradaki de böyle bir problem gibi. Tehlikeli olan şey cehalet. Burada “Arts&Crafts”çılar örneği verildi. “Arts&Crafts”çılar zavallı, geçmişe özlem duyan adamlar değil, 19. yüzyılın en sofistike adamlarıydı ve 19. yüzyılın en ilginç binalarını yapıyorlardı, Orta Çağ’ı gerçekten anlamış adamlardı. Burada böyle bir durum yok yani. Tamamen bir hayal dünyasında yaşama durumu var. Şimdi bunun uzantısı olarak dünya flulaşınca, bunu Kenan’ın kullanacağı iyi anlamda kullanmıyorum, flulaşıp hiçbir şey görünmez hale gelince, ne eski, eski oluyor, ne yeni, yeni oluyor.

Bugün Sheakspeare diye bir yerde yemek yedik, diasını da gördük sonradan burada, arkadaşımız gösterdi. Orası son derece ilginç bir depo, yani orada kristal dükkanına fil girmiş gibi oluyor. Onu yapan insanın kötü niyetinden değil, kim yaptı bilmiyorum ama, o iyi bir şey yapmaya çalışıyor. Ona benzer proje bilmiyor, depo nedir bilmiyor, o bina 1920 midir, 1860 mıdır, 1780 midir? Bunlardan da hiç haberi yok, “eski” diyor, zaten bir mimar eski bina termini kullanmaz, eski bina diye bir şey yoktur. Hangi eski? Bu gözle, flulaşmış bi bakış açısıyla oraya girmiş ve geçmiş oradan. Burada bir parasızlık, yatırımsızlık yok. Fabrikalar bölgesinde de, eski binaların güncelleştirildiği, günlük hayata katılan bir durum göremedik. Ama o fabrikaların üzerinde çalışmak, 19. yüzyıldaki “Arts&Crafts”çılar gibi onu anlamış olarak çalışmak lazım. Bütün mesele burada gibi görüyorum ben, bu benim fikrim. Şimdi salona dönüyoruz.

Salondan: Ben Prof.Dr. Meral Nalçakan mimarlık kökenliyim. Şu anda Anadolu Üniversitesi İç Mimarlık Bölüm Başkanı’yım. Odunpazarı ile yıllardır çok yakinen ilgilendim. Kentle de yakından ilgileniyorum, biz bunları kendi aramızda, üniversitede çok fazla konuşuyoruz ama bazen dile getiremiyoruz. Konuşmayı çok uzatmayacağım, sadece bir saptamaya değinmek istiyorum. Sizin bahsettiğiniz Odunpazarı’ndaki evler biraz rölöve aslında ama sanki balonun üzerine çizilmişte sonradan bugünkü ihtiyaca cevap verecek noktaya gelinceye kadar şişirilmiş birtakım rölöveler onlar. İşin ilginç yanı bunlar birebir Odunpazarı’nda olan konutlar ama orada değiller. Yani onlar beğenilmiş seçilmiş birtakım örnekler ve bunların rölövelerinin bir kısmı bende de var. Bu örnekler seçilip, beğenilmiş özel örnekler. Sonra da o bölgeye bunlar bir balonun üzerine şişirilip, büyütülüp “Hah şimdi oldu işte, artık bunlar sığar,” denilerek konmuşlar. Yapanların eline sağlık diyeceğim, başka diyecek bir şey bulamıyorum çünkü. Daha da önemlisi, eğer vaktiniz olursa, Atatürk Caddesi’nden oraya doğru arabayla bir ilerlerseniz, eskiden o noktanın şehri hiçbir zaman tıkamayan bir silüetle bittiğini görürsünüz. Şehir oraya gelirdi, yamacı çok tatlı bir şekilde çıkar ve gökyüzüne ulaşırdı o hat. Fakat şimdi geldiğinizde, ayrılmadan oraya bir uğrmanızı dilerim fırsat bulursanız, o hatta geliyorsunuz binalara çarpıyorsunuz, hiçbir yere çıkmıyor artık o hat.

Salondan: Ben konuya sadece yerel yönetimlerin kabahati olan, yanlış yapılmış projeler bağlamında değil de, acaba biz akademisyenler ya da sivil toplum örgütleri, fiziksel plancılar, tasarımcılar olarak, “Neyi yanlış yaptık da Eskişehir’de böyle yanlışlar oluyor?” noktasında düşünmemiz gerektiğini ortaya koymak istiyorum. Çünkü her seçilmiş yerel yönetimci, kendine oy veren kitleye hoş görünmek için birtakım projeler yapmak zorunda. Bunun ötesinde tabi kendine oy veren kitle içerisindeki yatırımcılara da projeler yaratmak zorunda. Eskişehir’de bu yapılıyor. Sonuçta yanlış şeyler de uygulanıyor belki. Yanlış yapılıyor demek istemiyorum ama hoşumuza gitmeyen şeyler de oluyor. Bu bağlamda yapılanları sadece eleştirmek değil, yerel yönetimi biz neden yönlendiremedik diye bir soru sormamız lazım. Hata bizde de var mı acaba? Bu sorunun cevabını da araştırmamız lazım. Çünkü dediğim gibi yerel yönetimlere gelen kişiler mutlaka projeler üretmek zorundalar, bunları körükörüne geçiştirmek yerine, biz acaba hakikaten bunun yerine bu olsaydı dediğimiz için mi bunlar oldu? Bunu da konuşmamız lazım.

İhsan Bilgin: Teşekkür ederiz. Bu konular önemli çünkü ne de olsa yabancı olduğumuz için bir şeyi eleştirirken onun nereye gittiğini tam bilmiyoruz. Yani burada amacımız bir tane kurumu eleştirmek değil, mutlaka ortada bir şey varsa paylaşılan bir problemdir, onu dile getirdiği için Sayın Bölüm Başkanı’na teşekkür ediyoruz. Buyrun efendim.

Salondan: Ben Alev Özkul. Ben de mimar kökenliyim ve şu an İç Mimarlık Bülümü’nde öğretim görevlisi olarak sürdürüyorum yaşamımı. Ben belki bu soruya cevap olabilecek bir anımı anlatarak konuya girmek istiyorum. Bundan seneler önce sanırım 87-88 yıllarıydı, Eskişehir’le ilgili birtakım yeni çalışmalar yapılıyordu. Özellikle bu Akmanların yaptığı iki proje halka tanıtılıyordu. Ben o zaman çok genç, üniversitede yeni göreve başlamış bir araştırma görevlisiydim ve ilişkileri hiç bilmiyordum. Şimdi burada aslında şunu da söylemek gerekiyor, burası bir Türk şehri, bir taşra. Buradaki ilişkiler zincirlerini çok iyi bilmek lazım eleştirmeden önce. Yani burası bir büyükşehir değil, burada kimse kimseden habersiz değil, herkes birbirini çok yakın tanıyor, çok çeşitli ilişkiler var söz konusu olan ve bilmeden işe girişince çok farklı sonuçlar ortaya çıkıyor. Şimdi ben çok uzatmadan söyleyeyim: O toplantıda yeni yapılmak üzere projelendirilen Taşbaşı Çarşısı ve otogar tanıtılıyordu. Ben dediğim gibi genç ve Eskişehirli heyecanlı bir mimar olarak o projeleri eleştirdim o toplantıda ve şehre yabancılığını söyledim, yani mimarların bu şehri çok iyi tanımadan, bu yaşamı çok iyi bilmeden yaptıklarını söyledim. Sonuçta belediye başkanından rektörümüze, rektörden bölüm başkanına ve bana kadar ihtar geldi, konuşmayın tarzında. Sizler tehlikede değilsiniz çünkü siz Eskişehirli değilsiniz. Bu ilişkilerin içinde olmadığınız için konuşmanızı diliyoruz. Yani konuşulmaması değil, belki de konuşulanların dikkate alınmaması, kentle ilgili olabilecek meslek insanlarının görüşlerine, düşüncelerine önem verilmemesi belki bu kentin sorunu. Halit bey 2. turda açacağım dediği kısımda bunlara değinecek mi bilmiyorum, sanki öyle bir şey sezinledim. Umarım değinir.

İhsan Bilgin: Teşekkür ederiz. Başlarken bizim bir varsayımımız bu. Buradaki her kurumun yöneticisinin, başının iyi niyetli olduğunu, iyi bir şey yapmaktan motive olduğunu düşünüyoruz, eminiz bundan bir kuşkumuz yok. Ama tam da problem burada. İyi niyetli oldukça problemin dozu artıyor çünkü. Kötü niyetli olsa hadi suç işlemiş olur, işimiz daha kolay olur. İyi niyet oranı arttıkça problem artıyor. 1960’lara kadar bu işler yapılabiliyordu, 60’lardan 70’lerden sonra bu yöne geçtiysek, üstelik İstanbul gibi 10 milyonlar şehri değil, dediğiniz gibi küçük şehirse burası ya da orta ölçekte bir şehirse, o zaman bunun daha kolay yapılması lazım. Demek ki ortada yapısal diyaloğu engelleyen, bilgi akışına, bilgi birikimine mani olan bir şeyler var. Yani daha çok analize muhtaç bir durum var gibi bir izlenim doğuyor dışardan bakılınca.

Salondan: Osman Tutal, Anadolu Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesiyim. Hasan bey biraz önce şehrin tanımını yaparken un, yağ, su var dedi. Belki 1-2 şeyi eksik bıraktı bilerek. Belki de şehrin sanki şekeri yok gibi. Çünkü tat alamıyoruz, tatmin olamıyoruz, aradığımızı bulamıyoruz ya da bulduklarımızın artık tadı yok gibi görünüyor. Tatmin olduğumuz, bulduğumuz yerler kent içinde yeni kentler diyelim ya da Hasan beyin yine söylediği gibi kent içinde farklı kampüsler ya da Leon Krier’nin kent içinde kent yaklaşımı gibi, ancak oradakilerin biraz daha bütününe bakıldığı zaman parçaların bir bütün oluşturduğunu görüyoruz. Burada sanki parçalar kendi içinde kalıyor. Bu bağlamda sanki hepimiz fıstıklıyı, kakaoluyu, irmikliyi çok seviyoruz ama helvadan hoşlanmıyoruz gibi geliyor. Bu noktada Kenan beyin söylediği keşfedilecek çok fazla yer var, öğrenci nüfusu bunlar üzerinde daha etkin, bu keşfi daha başarılı yapıyorlar. Bu keşif kentli tarafından yapıldığı zamanda buraların büyüsü bozuluyor gibi. Kentli bu noktada keşfettiği zaman da hem büyü bozuluyor, hem de ticaretle uğraşanlar için yeni bir keşif alanı ortaya çıkmış oluyor Sonra hem öğrenci nüfusu hem de kentli aynı noktaları birlikte yaşamaya başlıyorlar. Şimdi bu noktada aslında benim soracağım şey Han beye, biraz o konuya değindi ama diğer arkadaşlarımız da Eskişehir’de uzun bir süredir yaşıyorlar. Dışardan bakıldığı zaman Eskişehir’de ne görüyorsunuz ya da sizce ne görülüyor? İhsan bey, size ve Han beye belki daha geniş bir açılım sağlamak amacıyla soruyorum.

İhsan Bilgin: Teşekkür ederiz. Bu arada ben isteyenlere söz verdim ama öğrenci arkadaşların, buraya gelip gidecek olan, burada kalıcı olmayan nüfusun da belki söyleyeceği bir şey vardır. Hem de başka bir yaş kuşağını da temsil ediyorlar.

Salondan: Mert Eyiler, mimar. 91-93 yılları arasında burada Anadolu Üniversitesi’nde okudum, sonra teknik üniversitede devam ettim. Bu kent benim için çok önemli hem mimarlık okumak için, hem de yalnız kaldığınız ve kendinizi dinlemeye başladığınız bir durak benim için. 91’den 2005’e, 15 sene sonra geldiğimde, bugün bunları konuşmak çok güzel ama konuşacağımız şehrin azaldığını ve başlıklarının çoğalmasına rağmen değerlerinin kaybolduğunu gördüğüm, ki kalabalıktan bahsetmek istiyorum aslında. Bugün sabah başladık, kent turu attık ama kent turuna katılmadan önce, Antalya konuşmasında da öyle davranmıştım, bütün arkadaşların Tepebaşı Belediyesi, Hamam Yolu, Reşadiye Camisi’ni içeren o adanın etrafını dönüp 2 Eylül Caddesi ile esnaf çarşısının turunu yapıp çıkmalarını istiyorum aslında. Bu zaten günlük turlarının herhangi bir alanına denk getirilebilir. O turu atarken yapılan her şeyin kötü olduğunu, gelip geçici, yerinde durmamak üzere konulduğunu görüyorsunuz ve bu, ben 91’de buradayken de böyleydi, şimdi daha da artarak devam ediyor.

Bu konuşmanın içinde Ali hocanın konuşması çok etkiliydi, oradan aklımda kalan birkaç not var, kentin belleğinin olmaması, bu gelip geçicilik üzerine. Bu sokağı biraz incelerseniz yapılan işler, biraraya getirilen malzemeler ve varolanla ilişki kurulmaması artık sanki bir kasıt olamaya başlamış ve bellek özellikle yok olmaya, yok edilmeye çalışılıyormuş gibi görünüyor. Bu kentte yapılan birtakım işler var, yapılan yapılar, düzenlemeler, kentsel peyzaj var. Porsuk bir çay iken artık kanal olmuş. Peki kanal iyi yapılmış mı? Hayır. Varolanı tutmak ya da korumak, bir tutuculuk, bunların üzerine konuşmak istemiyorum. Tam tersi varolan dönüşebilir fakat dönüşme biçimi çok, şey gelir geçer bir durumun işaretidir. Sanki birisi geliyor ve birsüre sonra gidecek ve arkada bir şey bırakmak istemiyormuş gibi bir durum seziyorum. Bir de süreklilik üzerine konuşmak istiyorum. Bugün tekrar sürekliliği olamayan bir projenin içinde ya da sürekliliği olmayan bir kentin içindeymişim gibi hissettim ve bugünkü konuşmalar arasında geçen bu başlıklarla beraber aslında üzerinde durmak istediğim çokluk. Şu anda bu kentte varolan maddeler ya da malzemeler bir kalabalık oluşturmaya başlamış aslında. Ali hocanın ya da İhsan beyin söylediği 60’a kadar olan dönemde de bir şeyler yapılıyordu fakat o kalabalık yoktu ve farkederseniz o döneme kadar yapılan işler bugün hala zımba gibi yerinde duruyor. Fakat 5 sene önce yapılmış bir yapı artık tekrar boyanmak üzere ortalıkta duruyor ya da eskimiş artık, yani yeni yapılan şeylerin bir geçerliliği yok, yıkılmak üzere ya da sökülmek üzere konmuş gibi duruyorlar.

İhsan Bilgin: Teşekkürler. Biz hep böyle konuşuyoruz ama belki birisi de çıkıp diyecek ki Porsuk fevkalade güzel bir şekilde inşa edildi, yandaki duvarlar veya o mahalledeki evler gayet güzel, yani böyle bir fikir olabilir gençlerde veya yaşlılarda.

Salondan: İyi akşamlar. Ben Osmangazi Üniversitesi öğrencisiyim. “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusuna bir yanıt vereceğim kendimce. Bence kentleşmenin kendisinde mimarlar pek bulunmuyor, bunda özellikle Anadolu Üniversitesi’nin eğitimini göz önüne alarak konuşuyorum. Daha çok kültürel yapılara fazla ilgi gösterilmediğine dair, Avrupai bir sunumla öğrencilere eğitim veriliyor ama bizim halkımız böyle entellektüel kişilerden oluşmuyor. Daha çok kendi halinde, kendi yapısında şeyleri sevdiği için evini kendisi yapıyor, binasını kendisi dikiyor, mimarlık mesleğine ilgisi fazla değil. Mesela bir fabrikatör veya yatırımcı mimara başvurduğunda o mimarın almış olduğu eğitimden dolayı, yapıları çok farklı bir devrede. Bence ülkede kentleşmenin düzgün olabilmesi için ilk önce mimarların kendisini halka iyi tanıtabilmesi, kendisini bir tasarımcı olarak iyi gösterebilmesi lazım daha sonra istediği gibi estetik, güzel yapılar yapabilir, ilk önce halka kendisini benimsetmesi lazım diye düşünüyorum. Tabii kentleşmeyle bürokrasi ve yasalar içiçe, bunun da çok etkisi olduğunu düşünüyorum.

Salondan: Sinan Acar. Ben bu söylenenleri doğru mu anladım yoksa yanlış mı, buna dair bir soru sormak istiyorum. Şimdi Eskişehir özelinde bu kentleşme sürecine üzerine yapılan, birtakım eleştiriler de oldu ama, bu konuşmalar sonucunda herkesin mutabık olduğunu anladığım cevap, mimarlık kentleşmenin dışında, yanlış mı anladım? Gelişme süreci tarif edildi ama burada herhengi bir mimari eleştiriye, Odunpazarı konusu hariç, yer verilmedi, ben yanlış mı anlıyorum? Yanlış anlıyorsam düzeltin. Dolayısıyla bu sorunun cevabı, mimarlık kentleşmenin dışında. Belki bunun sebepleri üzerinde mutabık olmayabilir konuşmacılar, kimisi siyasetçilerin neden olduğunu söyledi, kimisi mimarların neden olduğunu söyledi ama benim anladığım cevap bu, doğru mu?

İhsan Bilgin: Dışında değil de, konuşmacılar dışına doğru itiliyor demek istediler. Bir, ikincisi de dışına doğru itilmesi tek taraflı bir süreç değil, belki mimarlar da dışına doğru itilmeyecek şeyler yapamadılar, denklemi de dönüştüremediler. O zaman sadece belediye başkanlarını biraz dışlamaktan da kurtulmuş oluruz, biraz daha zihnen rahat ederiz. Hem dışarı doğru itilmiş olsa hem de bu sürecin içine mimarları da katsak, bir eşya gibi itilen, kakılan bir şey gibi değil de kendilerinin de katıldığı bir şey olsa o zaman nasıl devam edersin?

Salondan: Tabi, bunlar kategorik olarak hiçbir zaman kesişmeyebilirler, o da tartışılabilir, o da ayrı bir konu ama ben sadece cevap olarak bunu gördüğümü söylüyorum, herkes bunda mutabık diye düşünüyorum.

Salondan: Merhaba ben Anadolu Üniversitesi’nde 1. sınıf öğrencisiyim öncelikle şöyle söylemek istiyorum, “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusuna arkadaşımız özellikle Anadolu Üniversitesi’nin eğitiminden yola çıkarak bir cevap verdi. Bir fabrikatör ya da yatırımcı, kimse yapısını mimara yaptırmak istemiyor; çünkü farklı bir kültürle yaklaşıyor buna, dedi ama ben şöyle düşünüyorum; mimar bu fabrikatörün beğenisine ya da sırf onun isteklerine bağlı ya da halka kendini beğendirmek adına yanlış şeyler yapıldığı ya da yapılması istenmeyen şeylere cevap verdiği için bugün buralarda belki. Çünkü mimar, tabii ki tamamen kendi birikimleri ile değil karşısındakinin beğenisine göre de bir şey yapacak ama kentleşmede kendisi de bir şeyleri ilerletmek adına katkıda bulunmalı. Bence bu anlamda mimar ya da mimarlık, kentleşmenin tam ortasında yer almalı çünkü bu süreç içerisinde en önemli faktör mimardır bence. İyi evler yapmalıyız diyoruz, İhsan hocamız da ilk konuşmalarında söylemişti. Bence de bu çok doğru ama şöyle bir şey var, özellikle bizim ülkemiz için geçerli, nedeni bilinmeyen korku ya da belki de taşra da olduğu için burası özel ve farklı ilişkilerden doğan şeyler var. Ama sonuç, adımların altına gene imzasını atan, rölövesini yapan yine bir mimar. Yani herşeyden önce bunlar çözülmeli bence.

Salondan: Seyit Akçetin, mimar. Eskişehir’de son dönem şöyle bir problem var; özgeçmişini beğenmeyen ya da özgeçmişini bilmeyen insanlar, sonradan görme insanlar kendilerini bir şekilde varedebilmek için bir “paşa baba” resmi peydahlarmış. Aziz Nesin’in bir hikayesinde geçiyor bu. Ressamlar hiç durmadan bir dönem, sonradan görme zenginlerin özgeçmişinin temini için, “paşa baba” resmi yapmış İstanbul’da. Şimdi Eskişehir’de öyle bir problem var son dönemlerde, Odunpazarı’ndaki evler aynı illetin bir parçası. Onlar için tiyatro dekoru da diyebiliriz. Onlar birebir rölöve de değil ayrıca. Ama %100 negatif eleştirinin de hiç güvenilir bir şey olmadığını düşünüyorum. Odunpazarı Evleri’ni %100 eleştiririm ama örneğin otogarın eleştirildiğini duydum, bence çok başarılı bir plan. Ya da hal binasının geçmiş özentisi yapılmasının nedeni dediğim gibi özgeçmişi beğenmemenin, yani başkalarının bize ait olmayan geçmişlerine gıpta etmenin esintisidir ama programıyla, o bölgedeki mevcut kitlenin korunmasıyla çok başarılıdır.

İhsan Bilgin: Bir mimar olarak bunu nasıl ayırırız? Program başarılı değil deyince geriye ne kalıyor?

Salondan: Orası Eskişehir’in ortasında meyve, sebzenin satıldığı bir hal binasıydı, fakat şimdi orası Eskişehir’de bizim kışın gidebileceğimiz tek yer. Bu da programın, yani içerde programın başarısını gösteriyor. Örneğin bugün orada olmamızın sebebi oydu. Bunların hepsinin içinde mimar var, Haller’de var, Odunpazarı Evleri’nde maalesef var. Mimarlar odasında da görevliyim, biz danışmanlarımızla o projenin en üst düzeyde müsebbibiyle bir yemekteyken, bizim danışmanlarımızdan biri, şu anda da aramızda, o binaları eleştirdi, yani yanlış yapıldığını anlatmaya çalıştı. Bizim eski oda başkanlığı yapmış danışmanlarımızdan 3 tanesi “çok da güzel, ne var ki?” dediler. Yani mimarın çok yol katetmesi gereklidir herhalde. Ama şunu da yadırgıyorum, buradaki insanların devamlı olmuş şeyler üzerinden “bu kötü oldu şu kötü oldu” demeleri de çok garibime gidiyor, “ne olmalıydı?” diyememizden dolayı o kötü yapılar var diye düşünüyorum. Teşekkürler.

Salondan: Tunga Çağlayan, mimarım. Salondaki herkesi dinledim, keşke herkes mimar olmasaydı bu salonda, çünkü “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” derken kendi kendimize bir şeyler anlatmaya çalışmamız çok garip, keşke bunları başkalarına anlatabilsek, sadece mimarlar değil de, başka insanlar da olsa. Yani aslında derdimiz kendimizi yeteri kadar ifade edemememiz galiba, herhalde kendi mesleğimize de yeteri kadar sahip çıkamıyoruz. Bir öğrenci arkadaşımız fabrikatörlerden bahsetti, fabrikatörlerin, yatırımcıların veya bu tür insanların mimara gereken önemi vermemesi, belki de kentleşmenin bu hale gelmesinin asıl sebebidir. Şu anda Eskişehir’in gecekondu bölgelerine, anonim olarak yapılmış o tek katlı evlere baktığımız zaman, çoğu, plan olarak, mimar elinden çıktığını düşündüğümüz evlerden daha iyidir. Bu göreceli bir şey belki ama en azından korunmuş, daha insancıl bir doku var. Eskişehir’e baktığımız zaman, bir inşaat mühendisinin ya da bir teknikerin elinden çıkan bir binayla, mimarın elinden çıktığını bildiğiniz bir binayı ayırt edemiyorsunuz. Bu çok ciddi bir problem, şu anda mimarlık Eskişehir’de kentleşmenin neresinde, hiç belli değil. Aslında belki yerel yönetimler ve eğitimciler de suçludur, çünkü eğitimcilerin üniversitelerde sadece teknik bilgi vermelerinden veya mimari bir noktayı aktarmalarından önce mimarlık etiğini ve mimarlık mesleğine nasıl sahip çıkmamız gerektiğini anlatmaları gerekiyor. Problem gerçekten mimardan mı başlıyor acaba? Biz nerede boş bırakırsak, bu alanı bilmeyerek o dolduruyor, teşekkürler.

Salondan: Herkese iyi günler. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ndenim. Aynı zamanda da şehir plancısıyım onun için sanıyorum ki salonda biraz öteki konumdayım. Aslında soru sormayı düşünmüyodum ama bu özellikle iki projeyle ilgili konuşacağım. Porsuk Projesi, İstanbul Kadıköy projesinde sanırım birinci olan mimar Can Kubin’e ait, onun dışında bu Haller projesi de ödül aldı şu anda da Aydın Doğan ödülüyle ya sergileniyor ya yarışıyor ya da ikinci ödülünü alacak. Yani söylemek istediğim bu projeleri overlokçular ya da son ütücüler yapmadı, mimarlar yaptı.Teşekkür ederim.

Salondan: Ben Özcan Aydoğan, mimar değilim ve sokağı temsil ediyorum. Eskişehir’e bazılarınız gibi ben de ilk defa geldim, ilk defa görüyorum. İnternet ortamında bir değerli hocamızın, bir kreatörün, Eskişehir’in vizyonuyla ilgili birtakım değerlendirmeler yapacağını okumuştum. Buraya, “Eskişehir’in içinde bulunduğu sıkıntılarla birlikte bir 15-20 yıl sonra alacağı kent vizyonu nedir?” konusunun konuşulacağını düşünerek geldim. Ama bu toplantıyı son derece önemsiyorum. Günümüzde değerli mimar-mühendis dostlarımızın, yöneticilerle birlikte, içinde bulundukları kentlerin daha yaşanılır kılınmasında son derece önemli roller oynadıklarını biliyoruz. Geçenlerde Los Angeles’taki bir brifingde bir Amerikalı mühendis dedi ki; “Bütün mühendisler inşaatlarında hangi malzemeyi kullanacaklarını bilirler. Yani standart malzemeler kullanılır ve bizde hiçbir zaman yapıların mimari özellikleri, bizim kendi kültürel dokumuza aykırı olmaz. Yani ailenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik gerilim, yoksulluk ya da diğer özellikler, değerler bizim mimari yapılarımıza yansımaz. O nedenle Los Angeles’ta nereye giderseniz gidin hep aynı tür binalarla, aynı sağlamlıkta, aynı kalitede binalarla karşılaşırsınız”. Lafı fazla uzatmak istemiyorum, aslında ben özellikle Anadolu ile yakından ilgilenen ve sıkça dolaşan biri olarak, Eskişehir’in içinde bulunduğu mevcut durumu beğenenlerden biriyim ve konuşmacı dostlarımızın, 15-20 yıl sonra bir daha geldiğimizde, bizi nasıl bir Eskişehir’in karşılayacağını, nasıl bir kent vizyonu, bir Eskişehir modeli önerdiklerini merak ediyorum. Çok teşekkürler.

Salondan: Anadolu Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde öğrenciyim. Bence iki önemli şey var; insanlar pek eleştirmedi bu kavramları, bir tanesi Eskişehir’deki koruma örnekleri ile ilgili çok ciddi bir soru işareti. Tamam koruyorlar ama Eskişehir’de ister yenileme, değiştirme, koruma yoluyla alınanlar, isterse sahte korunan binaların bir özelliği var; Eskişehir’de korunan binaların büyük bir çoğunluğu modern binalar, özellikle endüstriyel binalar. Avrupa’nın büyük bir yerinde bu endüstri korumacılığı şu anda çok büyük bir turizm ve bizimkiler bundan çok daha uzak, tam tersine eskiden mahalle bakkalı kadar bize yakınmışçasına bilmem kaç yıllık hal, oluyor annenizin, babanızın veya hatta şimdi sizin eğlence yeriniz. Eski hal, eskiden insanlar orada alın teri döküp, bir şeyler satarmış, şimdi endüstriyel değeri kaldı mı, hayır. Endüstride de çok ciddi bir soru işareti var bunu da belirtmek istiyorum. Endüstri kavramının, Avrupa kentlerinden alınmış olan endüstri kavramının, özellikle İngiltere’nin endüstri toplumuna borçlu olduğumuz o kavramın, Latince kökeni konusunda ciddi bir sorunumuz var. Çok da iyi bir örnek gösterebilirim; fabrikalar bölgesi, şu anda oranın çok yakınında oturuyorum, buraya da yürüyerek gidip geldiğim için biliyorum, Eskişehir’in ne kadar dışında ne kadar içinde bu planlar karşılaştırılabilir ama hala daha o zamanın endüstrisi bile insan ölçeğinde bir endüstridir, yani Odunpazarı’nda oturan bir kişi fabrikalara yürüyerek gidip gelebilir. Her mimarın hayali olduğu gibi büyük kentlerin endüstrisi gibi bir endüstri değil. Bu yüzden bizim kafamızdaki kent kavramıyla, her mimarın hayalinde olan o büyük kentle Eskişehir kenti arasındaki ölçek farkında kaybettiğimiz küçük bir koruma sorunu var. Dikkatinizi çekmek istediğim ilk nokta bu.

İkincisi Kenan beyin söylediği şu öğrenci sınıfı hikayesi. Doğru, bizim bu antropolik gözlem hamiliğimiz çok hoş ama çok ciddi bir şey var, öğrenci sınıfının büyük bir çoğunluğunun mekana karşı duyarlılığı, ne kadar bilinçli olduğu ve ne kadar olmadığı ve bu hareketli olma durumu, özellikle o sıfat çok büyük bir dert sanırım bizim için, bu sıfatın keşfettikleri yerlerle ilgili dönüştürücü niteliğinin ne kadar iyi olduğunu çok iyi görmek lazım. Çünkü şöyle söyleyeyim, Porsuk’un asıl müdavimi zaten öğrenciler ve hiçbiri de biz Porsuk’tan memnunuz demez ama buradan çıktıklarında tek gittikleri yer orasıdır, bundan emin olabilirsiniz. Önemli bir şey daha var, gelecek fikri, henüz mimar olmadığım için daha rahat konuşuyorum. Gelecek zaten görünüşte ve etikte benim. Gelecek konusunda Eskişehir’in çok büyük bir sorunu olacak buna eminim. Aynı bugünkü sorunları gibi çünkü Avrupa üstünde dolaşan büyük hayaletler bugün Eskişehir’deki mimarlar arasında da dolaşıyor. Okulda attığım o muhteşem çizginin, Eskişehir’de trafik çizgisi tanımayan, “Tramvay neden böyle işliyor kardeşim?” dediği halde bu lafı derken bile tramvayın önünde rayda zıplayan kişiye karşı anlatılması son derece büyük bir zorluk. Yani mimarın verdiği savaş sadece düzen ve kendisi ile ilgili değil, çevremizdeki insanlarla. Yani burada birçok insan bazen kırmızı ışıkta geçiyor, sonra ben ona refüj çiziyorum, ışık çiziyorum, buradan bu geçicek diyorum veya plancı çiziyor ama savaşı verdiğim kişi bir diğer mimar, bu çok daha ciddi bir sorun. Bu meslek içi bir çatışma, gelecekteki en büyük düşmanımın bu olduğuna inanıyorum yoksa dünyadaki hiçbir kentsel durum altı yıllık eğitimle, hayal gücünüzle yarışamaz, yarışamadığını kanıtlayan en büyük kanıt da yarışmalar. Öyle projeler varki, hiç kimsenin karşı koymadığı ancak bir diğer mimarın karşı koyduğu durumlar var ve bu kadar basit. Gerçi Eskişehir’de mimarlık aramadan önce, bence çok ciddi bir sorun büyük üniversitelerin eğitimini koyun bir kenara, mimarlık öğrenmeye gelen kişinin kafasındaki mimarlık ve bu yüzden de daha sonra oluşturduğu sorunlar var bir çok şehrimizde.

Salondan: Yasin Uğur, Odunpazarı Belediye Meclisi Üyesi. Ben mimarlara eleştiri şeklinde birkaç soru sormak istiyorum. Hasan Polatkan Bulvarı’ndaki gibi 7-8 katlı binaların veya kentin varoşlarındaki tek katlı yapıların yapımının nedenini, en ucuz yoldan nasıl bir ev yaparım nasıl bir barınak yaparım diyerek mimarlardan kaçma ya da mimarlara ulaşamama olarak düşünüyorum. Neden bizim de mesela Avrupa’da yapılan büyük binalar gibi gösterişli binalar, işte Eyfel Kulesi belki daha önceden yapılmış ama, Osmanlı Dönemi’nde yapılmış, Selçuklu Dönemi’nde yapılmış Eskişehir’de Kurşunlu Külliyesi var, 1507’lerde yapılmış Kurşunlu Külliyesi ve 500 senedir hala ayakta. Neden yeni mimarlarımız böyle büyük projeler yapıp da kendilerini Eskişehir’e göstermiyorlar? Mesela Taşbaşı’nın yan tarafında 100 senelik bir Ziraat Bankası var, muhteşem ve 100 senedir ayakta duruyor ama şimdi mesela bir 10-15 senedir Eskişehir’de yeni yapılmış, böyle 100 veya 200 sene duracak kaliteli bir bina yok. Yani Mimar Sinan veya Mimar Halit Halaç yaptı çizdi projesini diye bir proje bilmiyorum, Eskişehir’de zannetmiyorum.

İhsan Bilgin: Sinan’la Halit bey arasında biri daha var. 1955’te Türkiye’nin en güzel tren garlarından birini yapmış buraya, yani onun üstünde bir şey var, bir aluminyumcu değil de pleksiglascı, bu benim özel bir ricam, mesela o oradan sökülse ne kadar güzel olur, mesela birisi düşünse, üstüne “Eskişehir Garı” nasıl yazılır diye böyle birkaç tasarımcı bunun üzerinde çalışsa ve o çirkin pleksiglas şey kaldırılsa, o bina yeterince korunsa bence bu toplantının katkılarının yanısıra başka bir katkısı daha olur. Bu bile yeter. Yani Sinan’la Halit bey arasında da bir şeyler olmuş, arada birkaç mimar daha var.

Salondan: Öncelikle Eskişehir’in, özellikle Ali hocamız bahsetti, kent yönetimindeki birkaç şeyi soracağım. İlk başta bahsedildi, sanayi devrimi ile Rönesans döneminden kurtulan, Mimar Sinan ve yönetimler arasındaki ilişkinin günümüze nasıl yansıdığı, bunun nasıl kaybolduğu söylendi. Sanayi devrimi ile istekler değişti, arz-talep değişti, insanlar daha fazla kâr amacı güderek biraz daha geriye gidip, o anki algı neyse onu yapalım, onu halledelim gibisinden birtakım düşüncelere giriyorlar diye düşünüyorum. Bu dönemle birlikte yönetici-mimar ilişkisi bozuldu, peki bizim bu ilişkiyi tekrar sağlamlaştırmamız için neler yapmamız lazım? Şu anda ben mimarlık öğrencisiyim, ben nasıl davranmalıyım ki, ilerde yaptığım tasarımlarda, yaptığım işlerde yönetici-mimar ilişkisini sağlamlaştırabileyim, nasıl bir yol çizmeliyim ki kendime böyle bir noktaya ulaşabileyim?

İhsan Bilgin: Konuşmacılara hemen soralım bunu isterseniz, çünkü bu iyi bir soru.

Kenan Güvenç: “Her mimar zevkli dostları ile güzellikler çizer,” diyor yüksek mimar Mehmet Gürel. Şehirde sızıldanıcı ve şehri havaalanı pisti gibi görmek isteyen iki özgün insan türü var, biri “homotaxüs” diyebilirim taksiciler diğeri de “homoarkitektus”, malumunuz. İkisinin de ortak bir özelliği var; bunlar insani etkinliklerini mutlak olarak yalıtılmış bir ortamda icra etmek isteyen teşhirciler. Teşhirciliğin altta yatan nedeni çaresizliktir, siz de önemli olduğunu düşündüğünüz ve mutlaka başkaları ile paylaşmasını istediğiniz bir özelliğiniz vardır ama bir türlü sosyalleştiremiyorsunuzdur, bu yüzden, sosyelleştirmenin de maddi araçları yoksa eğer, başlarsınız yalıtılmış bir ortamda göstermeye. Konuşmamdaki bu gevşekliği bir kenara bırakıp, biraz daha entellektüel bir havaya soksam, şunu diyebilirim Eskişehir diye bir yer yok, özellikli bir Eskişehir yok. 50’lerden bu yana ağır bir şekilde maruz kaldığımız, merkezi otoritenin, siyasi iktidarın, bir radyasyon gibi içimize işleyen bir baskı mekanizması var. Çok ağır bir baskı mekanizması bu, ağır olmasının sebebi politik olması. Bu mekanizmanın, bu baskının altındaki şey konut, yani konut-despotik bir hayat tarzı sürüyor ülkede.

Konut-despotik bir hayat tarzı ne demek? Konutsal veya mekansal bir statü olarak değil, bir politik olarak ele alındığında yani hayatı kurma biçiminin insanca hali diyelim, politikten kastım bu, önemli bir politik tema. Gündelik hayatımız denen şey bu esasında, konut-despotik hayatımızın, kamusal alanın yerine ikame edilmesi ile genişletilmiş bir hayat. Yani biz ev halini dışarıda da sürdürmeyi toplumsal hayat olarak addediyoruz. Mesela minibüslerin arkasında yastık, yorgan olması ya da “babam sağolsun” lafları ya da çalıştığımız işyeri sahiplerine “babam”, “baba bir adam” denilmesi. Sonra mesela Telekom’a gidiyorsunuz, para yatırıyorsunuz herkes çok ciddi, sonra dolabı açıyorlar orada bütün ailesinin resmi dizili, arşiv dolabının içinde. Konut burada bir ikame, toplumsal hayatta olmazsa olmaz olan kamusal alanın yerine yapılmış, onun yerine geçsin diye addedilmiş, merkezi iktidar tarafından kendisi önerilmediği halde 50’li yıllarda kentleşmenin gücüyle ortaya çıkınca da toplumsal yaşamın kontrol mekanizması olarak hemen üzerine sarılınmış bir şey. Çünkü bu bir kere ucuz bir toplumsal maliyettir, yani siz mesela bir insanı köleleştirmek istiyorsanız, onu bir konut edinme, başını sokacak bir yuva peşinde koşmaya ikna edin bu yeterli, dumura uğrayacaktır.

Annelerimizi, babalarımızı ve hatta kendinizi düşünün, bir konutum olsun diye peşinden koşmak bütün hayatımızı dumura uğratıyor, bu bütün toplumsal hayatımıza hakim bir şey. Merkezi devlet aygıtının toplumsal sınıfları, katmanları, alt kültürleri kontrol edebilmesinin kolaylaştırıcı mekanizmasıdır konut-despotikal. Siz kişisel hayatınızı konut edinme çabasına yenik düşürerek baştan zaten ezik bir hayat sürersiniz. Mimarlık ve mimarların bu çaresizliğinin temel tarihsel nedenlerinden biri, 50’lerden bu yana başlayıp “kentleşme” diye bize dikte edilen, esasında hızlandırılmış yaşlandırma operasyonu diyebileceğim, taze kaşar gibi, kentlerin sadece konut dokuları üzerinde yükseltilmesi, böylece kamusal hayatta olma dikkatini edineceğimiz, birbirimizle yanyana geldiğimizde aynı mekanın öteki uçları olduğumuzu, farklı insanlar olduğumuzu dile getirebileceğimiz kişi-dışı alanları hemen esgeçmiştir, onu bir kenara koyalım. Çünkü eğer kamusal hayatı, merkezi otorite, yükümlü olduğu şekilde geliştirecek şeyler yapsa, biz o zaman işte, konutun bu despotikliğinden kurtulup, dışarı çıkıp kamusal bir alanın içerisinde yeni türden ilişkiler kuracağız. Orada da örneğin gelecek kaygıları başlayacak, bir diğerimize dikkat etme, diğeriyle birlikte bir şeyler oluşturma, ötekinin oluşması gibi bir fiziksel çevreye kavuşacağız. Burada işte mimarlık ancak kamusal hayatta bu gelişme noktasında devreye girebilir.

İhsan Bilgin: Buna katılıyorum yalnız bir şartla, “Eskişehir yok,” dedi Kenan Güvenç, yani bu bütün Türkiye birbirine benziyor anlamında değil, bu dediklerinin en fazla olduğu yer Türkiye değil, ABD’dir, buradan başlamamız lazım. Dünyanın “en gelişmiş” kabul edilen yerinden başlayan bir şey bu ev despotizmi.

Kenan Güvenç: Bizde çok özel, Türkiye’ye özgü bir şey olarak sürdüğünü düşünüyorum bunun.

İhsan Bilgin: Ben öyle bakılırsa buna katılmam ama dünyanın yaşadığı, özellikle ABD’nin, modern hayatın dayattığı bir şey olarak görülürse bu bana daha ilginç geliyor, bu benim şahsi fikrim. Oda başkanımız ne der? Sizin söz söyleme anlamında çok sorumuluğunuz var, tüm yükleri size atacak halimiz yok ama belediye temsilcisi arkadaşımızın söylediği gibi biz bunları mimarlara yaptırıyoruz siz yine konuşuyorsunuz diyor. Mimarlar bizlere beğendirmiyor. Ne diyorsunuz?

Halit Halaç: Aslında konuşmaların bu kısmını daha çok seviyorum, daha spontane ve karşılıklı. Aslında genç arkadaşların bilmesinde fayda var, meclis üyeleri böyle konuşur, 1980 öncesinde kentteki imar planlarını yapma yetkisi belediyede değildi. Bayındırlık Bakanlığı aracılığıyla, İller Bankası göreviyle, imar planları yapılırdı, bu anlamda hiçbir siyasi organizasyon, meclis üyesi bulamazdı ama 1983 sonrasında belediyelere bu yetki verildi, imar planlarını belediyeler yapma özgürlüğüne sahip oldu. Sanki Yasin bey de özel davetlim gibi geldi, bunlardan bahsedecektim konuşmamın ikinci kısmında. İlk seçimlerde meclis üyeliği başvurusu 17 kat arttı, bir sonraki seçimde 120 kat, 1999’daki seçimde 1500 kat arttı acaba neden? Kentleri mimar yapmaz mı? Sürekli öteleniyoruz biz, disiplinimiz sürekli geri getiriliyor, temsiliyet kabaliyeti zayıf insanlar tarafından meclisler dolduruluyor ve bu meclislerde kent adına kentsel süreklilikte iddia sahibi insanların fikri alınmaksızın tasarımlar yapılmaya gayret ediliyor. Bu anlamda belki mimarların suçu büyük olabilir ama en az konuşması gereken insanlar bu kentte, önceki dönemlerde yanlış kararların altına imza atmış meclis üyeleriymiş gibi duruyor. Önceki konuşmamda zaten benim derdim, mimarın artık kendini toplumsal hayata tanıtmaya dönük bir tavrı alması gerektiğine dair inancı sizlere transfer etmekti. Çünkü sizler artık mimarsınız.

Ben bu kentte iki önemli kırılma noktası hissediyorum: Birincisi, Porsuk gibi kenti dönüştürmeye, kenti strüktüre etmeye dönük, iddiası olan bir omurgayı perde gibi saran 8 katlı yapılaşmaya izin veren imar planı, hallaç pamuğu gibi atmıştı ortalığı. İkincisi ise 99 seçimlerinden sonra iktidara gelen Yılmaz Büyükersen organizasyonu. Bir marka, üstentellektüel, dünya görgüsü çok fazla, kendisiyle mücadele etmek imkansız olan bir adam kente neler yaptı? İşte bugün konuşmacıların pekçoğunun altlığını oluşturan pratiklerin hepsini o yaptı. Son 5 senede inanılmaz değişiklikler oldu bu kentte, 70 senede olmadığı kadar, bu kadar malzeme verdi bize.

Örneklemeye ve derinleştirmeye girdiğiniz zaman, hayatım boyunca birebir anlatımlardan hep kaçtım ve nefret ediyorum, bu halkı aptal gibi gören 1960’lardaki Türk filmi yönetmenlerinin tarzıdır aslında. Yani seyirci anlamaz nasıl olsa, adam gelir, diğeri sorar; “Geldin mi?”, geldiğini görüyodur ama yine de sorar, seyirci anlamaz çünkü. Dün çok hoş anlatıldı, bu örnek bunu zenginleştirebilir diye anlatıyorum; “Arım, Balım, Peteğim” Cüneyt Arkın ve Türkan Şoray’ın bir filmi. Cüneyt Arkın klasik zengin, yakışıklı binbir hayat yaşayan Türk delikanlısı, Türkan Şoray fakir ama güzel kız, Cüneyt Arkın her gün başka biri ile eğleniyor, bir gün Türkan’la da eğleniyor, çocukları oluyor. Cüneyt onu da terkediyor, sonra çocuk bir gün balkondan düşüyor, Cüneyt başka biriyle yine eğleniyor o sırada, tam takside eğlenirlerken radyoda bir şey duyuyor, hastanede yatan bir hasta için A Rh+, birden eğlenceyi bırakıyor Cüneyt “Hemen kan vermeye gitmem lazım,” diyor, hastaneye gidiyor çocuğu ile karşılaşıyor, çocuk “Size baba diyebilir miyim?” diyor. Buradaki konu şu, yönetmen seyirciyi aptal yerine koyuyor, tamamen birebir bir anlatım olduğu ortada, kente bakıyorsunuz, heykellerimiz var, Sadun hoca “Rönesans’ta yaptılar bunu gavurlar,” diyor. Doğrudur, böyle kıvrılarak balık ağzından su akıtıyor...

İhsan Bilgin: Ama bir fark var ben onda israr edeceğim, Rönesans’ta yapılanlar tam öyle değildi.

Halit Halaç: Ama Yılmaz hocanın zeka pırıltıları şuradan kaynaklanıyor. Bizi öylesine iyi tanıyor, bizim görgüsüzlüğümüzün o kadar farkında ki Avrupa’ya her gittiğinde bir fotoğraf alıyor geliyor ve “Alın bu da var işte,” diyor. Porsuk kıyısına giderken balık tutan bir adam heykeli var, koskoca bir tabela aslında bu, diyor ki “yerlere çöp atma”, tabela yapmıyor adam, heykel yapıyor bir şey anlatmak için. Bir de Atatürk Heykeli var, ben gerçekten güzelden anlarım, heykelin bu denli önemli olduğunu Yılmaz hocadan önce bilmelisin. Facia, heykellerin hepsi birer facia ama tasarımcı olmayan, sanat denilen illetle yakından temas etmemiş insanlar tarafından “Aman Allah’ım, ne kadar güzel oldu,” deniyor. Taksi durakları pvc, döküm, bu siyasi tezgahları üreten mühendisten Allah razı olsun, bir tane yapıp çoğaltarak üretti. Oryantalist mi, yoksa kitch mi bilmiyorum, Yılmaz hocam kızmıştı bana kitch deme diye, bunu isimlendirmek bile güç. Ama kentin her tarafında patladılar birden ve biz tutamadık. “Yönetici ile mimar arasındaki ilişki pratiği acaba nasıl olursa zenginleşiriz”in cevabına temas edemediğimiz zaman yönetici inanılmaz hızlı üretir.

Odunpazarı’na, Porsuk’a çok dokunmayacağım ama bunlarla ilintili olarak Yılmaz hocanın kentin üzerinde böyle bir gülüverdiğini görüyorum, kentte ne ararsanız var. Bunun sebebi ise yine bir zeka pırıltısı, bizim eksikliğimizden yani toplumun fakirliğinden kaynaklanan bir zeka pırıltısı var. Biraz önce bir fotoğraf vardı zannediyorsam Hasan hocanın göstermiş olduğu, vapur var, fayton var, hem de İngiliz melon şapkalı adamlar tarafından kullanılan faytonlar, sonra uçak var, tren var, ne ararsan var. Şimdi bu imge yığılmalarıyla yapılmak istenen aslında şu; bir hafızayı yeniden kurmak ya da varolan hafızayı 1999’dan sonra, yani seçilmiş olunan andan itibaren yeni bir hafıza yaratmak, yani bir milat. Bunu yazdılar da biliyorsunuz, İsa’dan önce-sonra, Yılmaz hocadan önce-sonra, Hıncal Uluç köşesinde yazdı, bu kentte neler yapmış bu adam ellerinden öpmek lazım diye, 3 gün boyunca yazdı hem de. Bu anlamda kenti büyük bir lunapark gibi değerlendirir Yılmaz hoca ve gerçekten de tasarlarken çok eğleniyor, oraya onu koyuyor, buraya bunu koyuyor, koyarken bize de sormuyor. Çünkü zannediyorum onun zeka pırıltılarına biz erişemediğimizden dolayı öylesine, yani ünlü Türk düşünürü Yılmaz Büyükersen denmesine aldanmamışcasına, temas etmemize izin vermiyor bir türlü. Bu anlamda işte benim ilk baştaki konuşma pratiğimin niteliği buydu, temas edemediğimiz noktada mimarla, yönetici arasında böylesine yapılanmalar hayata geçiyor.

İhsan Bilgin: Ben galiba meseleyi anladım. Burada Yılmaz beyi iyi yönettiğiniz zaman, burası harika bir şehir olacak, yani Yılmaz bey aslında önemli bir figür, mesele onu iyi yönetebilmekte. Tabii ki o yönetecek onun üstüne çıkacak halimiz yok ama bu Eskişehirli mimarların, işte bu zeka mıdır bilmiyorum, gücü yetmiyorsa, buraya transferler yapılırsa, burada bir yeni Rönesans doğabilir, gerçekten doğabilir ama o heykellerle falan değil. Şimdi Han Tümertekin’e sözü vereceğim tüm bu konuşmalar arasında, ama özel bir soru vardı ikimize, “10-15 sene sonra Eskişehir’i nasıl görmek istersiniz, şimdi nasıl görünüyor?” diye onu da herhalde es geçmemekte fayda var, buyrun.

Han Tümertekin: Sanırım problem soğukkanlı olamamakta. Az önce bir öğrenci arkadaşımız da sordu “Nasıl başa çıkayım ben bununla?” diye. Bir kere alttan alınması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum, mimar yalnızca resmi ya da siyasi kurumları işveren olarak karşısında görmez, onun için konuşma büyük çapta değişti. Mimarın ürününü oluşturmasındaki yegane muhatabı ille de belediyeymiş gibi, ki gayet iyi biliyoruz ki işveren konumunda özel sektörden pekala gerçek kişiler de olabilir, fakat özellikle siyasi işveren karşısında yer aldığınızda onlar ilgi çekici, damga vuracakları yapılar talep ediyorlar. Mimar bunun karşısında ne yapabilir? Mimar için çok sık rastlayacağı bir sorun bu. İtiraf etmeliyim ki en azından kendi tecrübemi aktarabilirim, gerçekten soğukkanlı olmak çok işe yarayan bir şey, insanın, bir tasarımcının en zor bastirabileceği güdüsü sanırım bu. Tabii ki biri size şu ya da bu şekilde bir olanak sunuyor kendinizi göstermek için, işte o anda en büyük mücadele zeminini sanırım sizin egonuz oluşturuyor. Ne kadar sakin kalabilirseniz, ne kadar kendinizdeki bu ilginç bir şey yapma güdüsünü bastırabilirseniz sanırım o kadar bu mücadeleden galip çıkıyorsunuz.

Odunpazarı’ndaki, kabaca eski anonim mimari örneklerinden söz edilir, bir de bugün baktığımızda şu ya da bu şekilde değerli gibi görünen yapıların hiçbirinin ilginç olmak, dikkat çekmek amacı ile yapılmadığını hepimiz görebiliriz. Ne şu ya da bu şekilde fiziksel kalitelerini değerli bulup, dönüştürerek içine yerleşilen hal binası ya da sanayi yapıları olsun ne de sivil mimarlık örneği o konut yapıları olsun. Dolayısı ile bu anlamda gerçekten mimarların silahı olabilecek şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Her an bir ilginç ürün çıkarma çabası ile harekete geçmemek, bildiğini, yani kafasına koyduğu şekilde, sakin sakin, ne olup ne bittiği ile ilişki kurup zaman içinde bu sonuc varmalı. Her tasarımcı bu tür motive edici bir egoyu beslemek zorundadır. Evet şu mimarın, bu mimardan farklı bir ürün vermesi için kuşkusuz bireysel bir boyut katması gerekir ama ne yazık ki az önce konuşulduğu gibi; “Para var, yapılan şeyler var ve bunların bir kısmını da mimarlar yapıyor, buna rağmen niye iyi bir şey elde edilemiyor?”, bu sorunun altında yatanın bu olduğunu düşünüyorum, çünkü mimar yakaladığı fırsatta “bir kendimi göstereyim” refleksi ile hareket ediyor ve gittikçe batıyor. Bu konuda hiç değilse 20 yıla yakındır sebatkar ve stratejik bir mücadele yürüttüğüm ve kısmen de sonuçlarını gördüğüm için en azından öğrenci arkadaşların işine yarayacağını düşünüyorum. Kendinle mücadele edip, kendini bastıra bastıra ilerlemek gerçekten bir silaha dönüşüyor.

İhsan Bilgin: Evet teşekkür ederiz, tecrübenin derin sesi herhalde yankılanmıştır bir yerlerde. Elbette çok önemli bir şey söylüyor Han Tümertekin, tabii ki bunu Han gibi yapmak şart değil, bunun bir sürü üslubu olabilir. Ferforjenin ne olduğunu bile bilmez mesela, ferforje hayatına 3 sene önce bir moda olarak girmiştir, onun arkasındaki şeyi de bilmeyince bir an önce kendini göstermek de isteyince ortaya birtakım ucubeler çıkıyor, maalesef ödül alsalar da. Bu arada ödül alanları da sorgulayabiliriz.

Han Tümertekin: Çok teknik bir müdahale pardon. Yani onu sadece bir korkuluk olarak ele almaktan başlarsa tasarımcı gerçekten harika silahlara sahip olabiliyor ama görsel hafızasındaki ya da karıştırdığı kitaptaki ferforje korkulukla masaya oturduğu zaman herkes için kaybetmiş oluyor.

İhsan Bilgin: Ali Ulu bütün bu konuşmaların bir altlığını yapmıştı, şimdi nasıl görünüyor bir onu görelim.

Ali Ulu: Öncelikle Eskişehir’i, ülkenin içinde bulunduğu durumdan farklı görmemek lazım. Konuşmayı 1950’lerde 60’lardaki dönemde kestik, o dönemlere baktığımız zaman Türkiye genelinde entellektüel yapımız çöktü, artı sermayemiz çöktü, kentlerdeki sermaye el değiştirdi. Sermaye birikiminde ciddi el değiştirmeler söz konusu çünkü toprak rantından elde edilen bir sermaye grubu daha oluştu.

İhsan Bilgin: Karıştırmayalım Türkiye’de şu andaki sermaye ile bundan 30 sene önceki sermaye kıyaslanamayacak kadar bugünün lehine, kimin elinde olursa olsun. Türkiye’de sermaye çöktü denemez.

Ali Ulu: O anlamdaki sermaye değil, kentleri yapı haline dönüştüren sermaye. Çünkü Eskişehir özeline geldiğimizde, 1960’a kadar olan yapıların tamamında, altyapısı ve entellektüel yapısı tamamen dışa bağımlı insanların elinde oluşturulmuş bir yapılı çevreden bahsedebiliriz. Öyle ki fabrika sahiplerinin tamamı göçmen, sanayi devrimini yaşamış bir toplumun uzantısı olarak kente geliyor ve işbirlikçi olarak Türkiye’nin o düneme kadar kendini ispat etmiş, varolmuş tasarımcıları ile beraber çalışıyorlar. Bu tabii ki kentsel dönüşümü bu şekle dönüştürüyor, yani o gördüğümüz bugünkü kentsel mekan hatta çoğu kişinin de taptığı yapıların oluşmasının temel nedeni bu döneme rast gelmesi. 60’tan sonra kentteki sermaye farklılaştı; toprak rantı ile birlikte kırdan kente göç etmiş kişilerin çok kısa süre içerisinde kentteki sermayeyi elinde tutar pozisyona gelmeleri kentteki yapılaşma düzenini de bozdu. Öyle ki son uygulamalarda Eskişehir’de yılda 5300 kişi göç veriyoruz 5000 kişi göç alıyoruz, göç aldığımız kişilerin tamamı kırsal ve Gayrı Safi Milli Hasıla’nın altındaki kişiler. Bunların mekana dönük herhangi bir beklentileri yok, sadece Kenan’ın burada değindiği barınmaya yönelik beklentileri var. Bunu elde edebilmek için de kenti yağmalıyorlar, bunun için kullandıkları kişiler de işbirlikçi olarak mimarlar. Eskişehir’de beğenmediğimiz birçok yapının altında kentimizde bilfiil faaliyet gösteren mimar arkadaşlarımız var ve Büyükersen’in yaptığı uygulamaları konuşuyoruz bu kentte. Yine Büyükersen’in etrafında onu yönlendiren mimar arkadaşlarımız var. Entellektüel birikim açısından baktığımız zaman bizim kent entellektüelimiz kent dışına göçtüğü sürece Eskişehir’e benzeyen Anadolu kentlerinin bu keşmekeşliği yaşaması kaçınılmaz. Burada mimarlık kentin neresinde dersek, mimarlık tabii ki kentin her noktasında ama mimar nerde diye sorgulamamız gerekiyor galiba.

Hasan Özbay: Konuşmacıları dinleyince doğrusu Eşkişehir’de durumun çok kötü ve kentsel gelişmenin de felaket olduğu gibi bir izlenim edindim. Ben ilk konuşmamda kentteki niceliksel büyümenin yani nüfus artışının neden büyümediği üzerinden kente bir soru sormuştum ama bu kentteki mekan niteliğinin ve mekan kalitesi niteliğinin düşük olduğu anlamına gelmiyor doğrusu. Şimdi birkaç şeyi ayırmak lazım, bunun bir tanesi mimar kentleşmenin neresinde derken, aslında biz portreyi bildik tasarımcı mimar gözüyle çözemeyiz, kenti mimari proje tasarlar gibi oluşturamayız; müşteri gelecek 2 oda 1 salon yapacaksınız, malzemesine karar vereceksiniz bitecek, böyle bir şey yok, yani kentin böyle bir oluşma süreci yok. Kent bence üstüste bir yığılmadır, üstüste yığılma hem kültürel hem mekansal bir yığılmanın sonucudur. Şunu da hatırlatmak gerekir “medine” ve “medeniyet” kelimeleri paraleldir Arapça’da, kentle medeniyet beraber yorumlanır, kentleşme demek medeniyetin kentte yoğunlaşması anlamına geliyor. Mimarın rolünü düşünürken bence biraz yanlış yapıyoruz, “Tanrı mimar” bitti, yok, yani bize okullarda öğretmiş olduğunuz “Tanrı mimar” kavramı üzerinden bakıyoruz. Mimar çizecek paftasına, sonra aynen yapılacak, böyle bir şey olamaz. Burada olması gereken şey o kentin ortak kültürel gücünün, enerjisinin, birikiminin kent mekanına yansımasıdır. Burada mimar bunlardan ayrı bir insan değil. Problem sadece kentteki mimarların problemi değil, bu kentteki avukatların, doktorların, hukukçuların, garsonların da problemidir, yani bu kentin ortak bir problemidir.

Bir anımızı anlatmak istiyorum; biz meslek hayatımızın ilk yıllarında burada bir yarışma kazanmıştık, Eskişehir’de 2 Eylül Caddesi’nin başındaki caminin yanında bir kültür merkezi yapılacaktı, orada binalar vardı yıkıldı, mekan boşalınca dediler ki; caminin önü kapanmasın, biz onu yapmayalım, halk istemiyor. O ara, şu an düğün salonu olarak kullanılan Taşbaşı Çarşısı’nın yanındaki han ve etrafı yeni yıkılmıştı, Büyükşehir Belediye Binası yapılıyordu, Belediye İmar Müdürlüğü’nden öneri geldi bunu takas edebilir miyiz diye. Bunun üzerine valiyle biz, dönemin belediye başkanına gittik, belediye başkanı “Ben belediye binamın yanında daha görkemli bina istemem,” dedi. Şimdi oraya Taşbaşı Çarşısı yapıldı. Kentteki bu karar alma süreci içinde mimarlar nerede, diye bir şey düşünemeyiz ben bunu kabul etmiyorum. Eğer siz siyasi ortamda da gücünüzü koyup o karar verme mekanizmasında etkili olamıyorsanız, sonuçlara katlanacaksınız demektir. Mesela Eskişehir’i dolaştığımız zaman kent merkezinden çok büyük keyif alıyorum. Porsuk ve onun etrafındaki merkez yapılaşması son derece canlı aslında, bunu da belki vurgulamak gerekir. Mesela bir sürü büyük kentimizde bir alışveriş merkezleri furyası vardır, hatta kent dışına doğru zorlar, mesela Eskişehir’de bu çok fazla yok, yani bu kentin nüfusunun yetersizliğinden ve ekonomik olarak fakirliğinden değil. Aslında benim gözlemim son derece zengin bir kent merkezi hayatı var burada ve bu talepleri de bir parça engelliyor. Yoksa terminal yanındaki o iş merkezi, İsmar, öyle beklenen bir potansiyeli de göstermedi.

Özellikle 50’li yıllar sonrasında oluşan konut dokusu dar sokaklar, dar parseller, alçak ve yoğun bir yapılaşmayla tabii kent mekanını karakterize ediyor. O beşik doku aslında Eskişehir’de bir sürü Anadolu kentinde olmayan çok özelleşmiş bir mekan. Belki bu kentsel mekanın daha fazla gelişmesini önlüyor da olabilir çünkü bir çok kentimizde olduğu gibi, parsellerin küçüklüğü üzerine 5 katlı, 7 katlı yapıların yapılması gibi bir talep de yoktur, bu aslında belki kent adına bir avantaj olarak bile görülebilir. Kenan’ın da bir parça bahsettiği gibi mesela kamu şöyle bakıyor olabilir; “Konut yaptık size, konut alanınız var, okul istiyorsunuz, hastane de yaptık, yolunuz var, daha ne istiyorsunuz, suyunuz da geliyor,” denebilir doğal olarak. Kent hayatının beklentisi, o konut dışındaki kamusal hayatın program talepleri ve yaşantının zenginleşmesi aslında. Bir dönem bu kampüsler içinde sağlandı. Mesela şeker fabrikasının, Tulumtaş Köyü’nün içinde misafirhaneleri var, sosyal tesisleri var, yani orada çalışan insanlar aslında bir takım sosyal taleplerini hep bir parça kamunun biçimlendirdiği format altında çözmeye başladılar hep. Buna karşılık kente bakıyoruz, 40.000 öğrenci, nüfusun %10’u gibi görünüyor, bunlar Ankara’da olmayan 3 tane barı besliyorlar Doors, Buddha Bar, Hayal Kahvesi gibi ama acaba kentin ne kadar nüfusu bu anlamda sosyal hayata katılabiliyor? Bu nasıl zenginleşebilir? Sadece ekonomik problemlerle mi ilişkili, doğrusu çok da emin değilim. Burada belki problem şu; bu kent içinde büyük boşluk alanlar var şeker fabrikası, fabrikalar bölgesi gibi, bunlar zaman içinde dönüşüyorlar ve dönüşecekler, mesela şeker fabrikasının çıkması söz konusu. Bu kentte, eskinin üzerine yapılan yeni şeylerin standartlarının daha da geriye gitmesi, yani mevcut pozisyon bile korunamıyor, problem burada. Mesela Tepebaşı Belediyesi’nin olduğu adada, Çukurçarşı’da eskiden salaş meyhaneler ve balıkçılar vardı, oraya yeni şeyler yapıldı ama oraya baktığınız zaman keşke eski halinde kalsaymış diyorsunuz. Kentin mekanını oluşturma, kentin kültürüne eklemlenme Türkiye’de ya da Eskişehir’de, bizim umduğumuz, hayal ettiğimiz “Tanrı mimar” kimiliği ile beklediğimiz standartta değil.

Kentte konut gelişimi var ama mesela Sultandere’de yapılan toplukonut bölgesi bir Ataşehir veya Ankara’daki Eryaman gibi de gelişmedi. Kent o anlamda da merkezi yağ lekesi olarak gelişmesini sürdüyor, kentin geleceği ile olan beklentide. O zaman anayollar boyunca gelişen yapılaşmalara mı yoksa başka bir şeye mi dönüşecek, onu doğrusu bilmek zor. Kentle ilgili bir yazı okumuştum, orada kentin nüfusunun artmamasını tartışıyorduk. Aslında bu kentin nüfusunun artmaması da enteresan, mesela bunda biraz İstanbul’u suçlamak lazım, kentin büyüklüğü, beraberinde çok özelleşmiş, kentin hayatını renklendiren mekansal talepleri yerine getiriyor. Mesela 10 milyonluk nüfusta, nüfusun %2’si kapı gıcırtısından hoşlansa onlar pekala bir tane dernek kurup yaşayabilirler ama kent küçülmeye başladıkça bu anlamda bir çok özelleşmiş zevkler veya keyifler kendi mekansal veya kültürel karşılıklarını bulamamaya başlıyor. Mesela Bursa büyüyor, Eskişehir büyümüyor dendi. Bu diyeceğim esprili konu da şu, yazar şöyle yazıyor; kentte nüfus artmıyor diyor, bir de doğurganlık azlığı, galiba Eskişehir’in doğurganlığını artırmak yetecek.

İhsan Bilgin: Eskişehir’e bu ilk gelişim değil daha önce de gelmiştim, uzun süre kalmadım ama bir kaç kere gelmiştim, dünden beri de dolaşıyorum. Eskişehir mesela Diyarbakır sur dışına göre, yani sur içi Eskişehir zaten, onun dışında gelişmiş alanlarına göre, Antalya’nın bütününe göre, o küçücük kale içini saymazsanız bütününe göre çok daha urban bir yer. 1980 literatüründe çok kullanılan bir şeydir kentsellik, kent duygusu vermesi, binaların güzellik, çirkinliğinden öte, çok daha insanın içine dolan, bir bütünlüğün içinde olduğunu hissetiren bir şey. Biraz evvel Hasan’ın söylediği çok önemliydi, kent böyle bir tane projeyle kurulmaz, bir sürü proje olmaz demek de değil bu. Herkes orasını burasını çekiştirir, bunların kimisi daha büyük ataklardır, kimisi daha küçüktür, kimisi daha başarılıdır, kimisi biraz daha birbirinin üzerine binerek oluşur ama sonuçta bir şey çıkar. Kent ilginç bir şeydir çünkü böyle yıkmaya, ezmeye çalışırsınız, bastırılanın geri dönüşü gibi, olmadık bir yerden çıkıverir ortaya, yani her şeyi yıkarsanız bir duvar parçası öyle inadına orada durur. Bir şeyi korumaya çalışırsınız canınız çıkar, korumaya çalıştıkça onu mahvedersiniz. Aslında burası orta ölçekli gayet medeni görünümlü bir şehir. Ben bu duyguyu bir de Edirne’de yaşamıştım mesela. Edirne buraya göre biraz daha küçük ama Edirne de bozulmuş feci bir yanıyla ama ben Türkiye’nin Floransa’sı diyordum, bir benzetme, teşbihte hata olmaz.

Dolayısı ile bu yapılanların ve de alelacele yapılan şeylerin gerek planlama ölçeğinde gerekse de heykel dikmek, kaldırım yapmak gibi işlerin başka düzenlerde de yapılabileceğini düşünüyorum. Burada Han’ın dediğini çok önemsiyorum, kimseyle yarışamazsınız, soğukkanlı bir şekilde yönetmek gerekiyor bu karizmayı. Orada onunla yarışmak değil küçük müdahelelerde bulunmak lazım. Küçük derken kendi içinde çokta iddialı olabilir. Bugün mesela bir yeni bina gördük, bir büro binası, dehşet bir yer, daha olgun, daha birikimli, sadece sanatsal kültürü değil siyasal kültürü de içeren bir duruşla, Eskişehir’in bu yeni lideri ile bir “challenge”a girilebilir. Bunu için soğukkanlı olamakta fayda var. Bu büyük alanlar, özellikle fabrika alanları, bunlar çok önemli, yani burası Eskişehir’in kısa vadeli kaderini belirleyebilir. Bunlar çok feci yerler de olabilir, hakikaten kimsenin gitmek istemeyeceği yerler olabilir, korkunç Amerikan kitchlerine dönüşebilir veya sahip çıkılacak şeyler haline gelebilir ama yine Han’ın söylediği tavırla olabilir bu. Yani ferforje ile o ödül de alsa, oraya yapılan müdahale türüyle daha büyük bir alanı mahfedebilir. Daha soğukkanlı olup, oranın sesini dinleyerek, oranın vaadettiği şeylerle kavga etmeden, yapılacak bazı çağdaş müdahalelerle güzel ve çok ilginç yerler olabilir. Mesela Berlin’de böyle yerler var, çok kötü yapılmış yerler var, zannetmeyin ki kötülük Türkiye’ye veya Eskişehir’e özgü, buna mukabil iyi mimarların, iyi politikacıların, sivil insiyatiflerin, örgütlerin veya belediye başkanlarının çabalarıyla çok şık olmuş yerler de var, gidince yadırgamadığınız, içinde bulunabildiğiniz güzel yerler de var. Yani dünya ile mesafede o kadar uzak değiliz, Berlin’de her şey iyi yapılıyor da burada kötü yapılıyor değil orada da çok feci şeyler olabiliyor, çok iyi şeyler de olabiliyor, burada da olabilir.

Zannediyorum buradaki arkadaşlarım da bu söylediklerime katılırlar. Başka söz almak isteyen yok sanırım. Bence çok canlı bir oturum oldu, teşekkürler.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi