Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
İzmir
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Hoşgeldiniz. Bu dönemin başında Arkitera’yla beraber Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durumla ilgili olarak böyle bir platform dizisi yapmayı düşündük. Başlığımız bir soru; “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” diye soruyor ve bunun cevabını arıyoruz. Ama Türkiye’de yaşayan, üreten mimarlar olarak biliyoruz ki bu sorunun cevabı pozitif bir cevap değil. Mimarlık, kentlerimiz içinde çok önemli bir yer tutmuyor. Buna rağmen bu soruyu sormamızın ve buralarda tartışmaya devam etmemizin iki nedeni var. Birincisi; bu cevabın ilk başta çağrıştırdığı negatif resimle yetinmek istemiyoruz, bunu daha fazla deşmek istiyoruz. Türkiye son 40-50 yıl içinde çok ağır bir kentleşme süreci yaşadı. Aslında erken modernleşmiş ülkelerin çok daha önce yaşadığı bir süreci biz çeşitli boyutlarıyla son 50 yıl içinde yaşıyoruz. Bunun sonuçlarını hem biz mimarlar olarak biliyoruz, hem de kentliler bunun enerjisinden ve hoyratlığından nasiplerini alarak yaşamaya devam ediyorlar. En başından bu basınca dayanamamış olduğunu bildiğimiz, epeyce dışlanmış olduğunu içinde yaşayarak gördüğümüz mimarlık mesleğinin spesifik durumlarını anlamaya çalışıyoruz. Gerçekten her kentte mimarlık başka türlü dışlanmış ama çok ortak yanları da var. Yaşadığımız sosyal, siyasal, ekonomik durum içinde çok ortaklık var. Kırılma noktası, her ne kadar biz bunu genel olarak Türkiye’de 1950’lerin başı diye tarif etsek de, farklı şehirlerde farklı türlü yaşanmış ve aslında biz bunu ortaya çıkarmaya çalışıyoruz.

Bu toplantılardan bir sonuç elde etmek gibi bir amacımız yok. Bu toplantı bittiğinde hemen bir şeylerin değişeceğini ummuyoruz, sadece biraz disipline olmuş bir düşünce sürecini başlatmayı hedefliyoruz. Ayrıca her ne kadar bu sorunun cevabı negatif olsa da, başka bir gizli umudumuz daha var aslında, o da şu; Türkiye’nin, yaşadığımız dönemde, sosyal ve ekonomik olarak belli eşiklerin içinde olduğunu düşünüyoruz. Sürecin iki açıdan yavaşlaması söz konusu, birincisi; doğurganlık oranlarının düşmesi. Hala nüfus artıyor ama bundan 30 yıl önce arttığı kadar artmıyor. İkincisi; kentlere göç eğiliminin, bundan 20-25 yıl öncesine oranla, düşme eğilimi göstermesi. Bütün bunlar dünyadaki trendlere de uyan şeyler, dünyada da modernleşme sürecini yaşayan şehirler ve ülkeler epeyce yüksek doğurganlık ve göç eğilimlerinden geçmişler ve belli bir süre sonra bir düşme ve stabilizasyon eğilimi olmuş. Bunu biz Türkiye’de de yaşıyoruz, nüfus bilimcilerin çok net verilerle tespit ettikleri bir şey bu.

Yine modernizasyon süreci içinde, başta ekonomi olmak üzere, çeşitli sektörler ve alanlar bir formalleşme eğilimi içinde. 10-15 yıl içinde yaşadığımız büyük felaketler var; iktisadi felaketler, krizler. Çeşitli yasalar, düzenlemeler oluyor, birtakım ekonomik disiplinler içine giriliyor. Henüz inşaat ve imar süreçlerinde bu disiplinlerden söz etmek zor, formelleşme eğilimleri hala çok cılız fakat bunların gerek siyasi çevrelerde, gerekse mesleki çevrelerde daha çok konuşulmaya başladığını görüyoruz. Bizim içinde olduğumuz inşaat sektörü ve şehir üretim süreçlerinde de yavaş yavaş bu formelleşmenin sonuçlarını bekleyebiliriz. Biz mimar ve mimarlık grubu çevresi olarak bu süreci, bu kadar basınç altında ve ezilmiş olarak, yaşadıktan sonra her şeye hazır olduğumuzu düşünemeyiz. Ne de olsa bir acemiliğimiz var, yeni baştan kendimizi tanımlamak, yeni bir moral kazanmak, yeni alışkanlıklar edinmek durumundayız. Gelecekte mimarlığın kentleşme süreci içinde daha fazla bulunabileceğine dair bir umut bu ama içi boş bir iyimserlik olmaması için doğru dürüst ve ağırbaşlı bir şekilde düşünmek, irdelemek gerekiyor.

Şimdiye kadar bu toplantıları Diyarbakır’da, Antalya’da, Ankara’da, Bursa’da, Eskişehir’de ve Trabzon’da yaklaşık birer ay arayla gerçekleştirdik. Bu 7. toplantımız. Bundan sonraki toplantıları Adana’da ve İstanbul’da yaparak tamamlayacağız ve yayınlayacağız. Burada çok değerli konuşmacı arkadaşlarımız var, konuşmacılar seçerken her seferinde çok zorlanıyoruz. Özellikle İzmir gibi birçok mimarın ve akademisyenin olduğu büyük bir şehirde. Buradaki arkadaşlarımızı, pozisyonlarının farklılığı nedeniyle seçmeye çalıştık.

İlk sözü Emel Göksu arkadaşımıza vermek istiyorum. Kendisi bir akademisyen, Dokuz Eylül Üniversitesi Şehircilik Bölümü’nde öğretim üyesi, plancı. Özellikle de Emel Göksu’nun bir tarafını vurgulamak istiyorum, bütün akademik kariyeriyle ve kamuoyundaki tanınışıyla, şehri sadece planlanacak bir nesne olarak görmeyen bir ekolden geliyor. Şehrin içindeki, planlamaya yansıtılması her zaman mümkün olmayan veya planlamanın nasıl içerileceği konusunda güçlük çekilen, özellikle çağımızın karmaşık yapısı içinde sosyal ve ekonomik yapıya, şehrin örgütlenmesine ilişkin çeşitli konuları, bir araçsallık gözetmeden araştıran, bunun üstüne yazan, düşünen bir ekolden geliyor. Buyrun Emel hanım.

Emel Göksu: ”Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusunun cevabını ararken önce bir kabulle başlayacağımı ifade etmek isterim. Bugün mekan tasarımında çok kutupluluğu bir yana bırakarak, “mimarlık” ifadesini tamamen mekanın tasarlanması, planlanması ya da mekan üzerine düşünen bütün bilimadamlarını kapsayacak şekilde düşünmeye çalıştığımızı belirtmek isterim. Benim 4 tespitim var ve bunlar farklı ölçeklere ve mekanda farklı büyüklüklere karşı geliyor aslında. Bunlardan birincisini daha küresel ölçekteki bir tespit olarak ifade etmek mümkün. Bizler aslında her ne kadar mekanla uğraşan, mekanı tasarlayan birimler olarak doğrudan bir amaçla bir özneymiş gibi mimarlığa yaklaşsak da, aslında bizim dışımızda kontrol edemediğimiz süreçler var. Bunu özellikle küresel ölçekteki tespitlerin içine yerleştirmek istiyorum. Kuşkusuz sermayenin dolaşım ve birikim biçimi bizim kontrolümüzün dışında gelişiyor. Fakat öte yandan sermayenin mekan üzerinde yer seçme arzusu, bizim üzerimizde toplumsal anlamda bir algı oluşturuyor. Bu toplumsal algı meselesini ve küresel ölçekte bize işaret edilenler üzerinden oluşan kollektif algımızı vurgulamak istiyorum. Yerel ölçekteki bazı algıları tartışmaya başladığımız zaman göreceğiz ki bizim zihnimizde oluşan bu küresel ölçekteki sermaye akışkanlığının ihtiyaç duyduğu coğrafyaların tasarlanması algısı bizim tasarım biçimlerimizi de belirliyor olacak.

İkinci tespitim; yerel ölçekteki sermayenin, kentleşme biçimlerinin çok önem kazanmaya başlaması. Özellikle 1950’lerden sonra kentleşme hızının, tarihsel çekirdeğin etrafındaki gecekondu kuşakları olarak kendine yer seçtiğini, 1980’lerden sonra da bu gecekondu kuşaklarını aşarak ikinci toplu konut kuşakları oluşturduğunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla böyle bir panorama, 2000’li yıllara geldiğimizde, ulusal ölçekteki bütün metropol kentlerde, bizi kentsel eşiklerle yüz yüze getirdi, İzmir de buna dahildir. İkinci kuşaktaki gecekondu yerleşmeleri ve üçüncü kuşaktaki toplu konut yerleşmeleri, kentleri yeni dinamiklerle ve küresel yer seçimi talepleriyle zorlamaları nedeniyle artık kabına sığmaz hale geldi. Ama öte yandan mekansal yani topoğrafik eşiklere de dayandı. Bu gelişme süreci şu anda önümüze bazı gelişim ve büyüme modelleri dayattı. Nedir bunlar? Birincisi; yamaçlara tırmanır gideriz, kentin temel merkezinden kopmayız ve hala oradan beslenmeye devam ederiz. Ama bunun maliyeti çok yüksektir, yatırımcı böyle yüksek bir yatırım işine girmek istemez. Zaten maliyeti yüksek olan bir ürünü de tüketici satın almak istemez, dolayısıyla arzda ve talepte sıkıntı vardır. İkinci seçenek olarak bu kuşakların dışına, uzak mesafedeki ucuz arsalara yönelebiliriz. Ama bunun da sıkıntıları ve riskleri var. Birinci etapta ucuz olmasına rağmen donatı alanlarının yetersizliği, erişim sorunları gibi kriterler devreye girer, bunda da arz ve talebin beklenen düzeyde olmadığını görürüz. Üçüncü alternatif ise; dönüşüm, değişim, yenileme süreçleridir ki kentin içinde gerek tarihsel alanlar, gerek ikinci kuşaktaki gecekondu alanları, gerekse de kent içinde kalmış doğa parçaları önemli bir potansiyel olarak görülür. Bu tespitlere yönelik olarak, son günlerdeki yasal düzenlemelerin bunların üzerine yoğunlaşmış olması tesadüf değildir. Yani hem koruma yasasındaki değişiklikler, hem kentsel dönüşüm yasa tasarısı adı altında çıkan değişiklikler, hem de herkesin gözünü kentin içinde kalmış doğa parçalarına dikmiş olması tamamen bunu içeriyor. Dolayısıyla bizim, kentlerin bu şekilde gelişmesinden de kaynaklanan da bir algı biçimimiz var. Yani bir yandan küresel bir şartlanmışlık, yönelme, kollektif bir algı biçimimiz var. Bir yandan da kendi ulusal özgür deneyimlerimizden kaynaklanan bir algısal durum var.

Buradan üçüncü tespite geçmek istiyorum, bu daha yerel ölçekte, doğrudan İzmir’e yönelik. İzmir, Türkiye ölçeğinde, hep demokrasinin beşiği ve toplumsal kollektif bilincin temsilcisi olarak belirli bir muhalefeti kendi içinden çıkartmış olmakla anılır ve bu da İzmir’in demokrasi geleneğiyle bağdaştırılır. Bunun çok öğretici bir deneyim olduğunu düşünüyorum ve sadece Cumhuriyet tarihiyle sınırlı olmadığını da söylemek istiyorum. Bu gelenek 11-12. yüzyıldan itibaren gelen bir gelenektir. Böyle bir gelenekten gelen, süzülmüş bir birikim var bu topraklarda ve bunu da giderek bir kollektif bilinç haline getirebilmiş, hatta bu deneyimi transfer edecek, örnek olacak kadar üzerine sindirmiş vaziyettedir. Kentsel sahip çıkmışlığın anıtlarını ortada görebiliyoruz. Başarılı ya da başarısız olunan deneyimler de var ama genel olarak benim önemsediğim bunun bir birikim ve öğreti olarak yaşantımızın içindeki varlığıdır. Başka kentlerde olmayan bir demokrasi ve muhalefet geleneğinin olduğunu söylüyorum. Bunun, kent içinde, “mimarlık” kavramı altında mekanla ilgilenen bütün bilim alanlarının, kendilerini yeni bir noktaya aşırabilmesi için nasıl bir deneyim olarak geri döndüğü çok önemli. Artık muhalefet temsil kabiliyetini yitirmeye başlıyor, kentin içindeki bazı gruplar bu muhalefetin kendini temsil etmediğini iddia etmeye başlıyor ve hatta bu, “Her şeye engel olan grup” diye adlandırılmalarına neden oluyor, kentsel sahip çıkmışlığı böyle nitelendirmeye başlıyor.

Son tespitime geçmek istiyorum. Tasarım ve planlama pratiklerimiz acaba mikro ve makro düzeyde nasıl gelişiyor, bir de ona bakalım. Küresel ölçekteki algılarımızı bilinç düzeyimize aldık getirdik, öte yandan bizim tasarımımıza girdi oluşturacak malzemeler de değişmeye başladı. Yani mekan algıları değişti, algılamamız ve algılatma biçimleri değişti, öte yandan malzeme ve teknoloji değişti. Yani bizim tasarımlarımızda tasarımcı ve plancıların kendilerini yeni bir paradigmaya taşımaları için gerekli olan donanımları arttı ama hala eski paradigmalar üzerinden gidiyoruz çünkü toplumsal algımız ne ise onu üretiyoruz. Toplumsal bilincin temsilcisi olduğunu iddia eden karşı çıkışlar bir yandan iyi, olumlu ama acaba tasarım ve planlama pratiklerimizi yeni bir algı düzeyine taşımak için tasarımcıyı ne düzeyde zorlayabildi? Ben bu soruya Türkiye genelinde olumlu yanıt veremiyorum ama İzmir’in bu anlamda çok önemli bir bilgi ve deneyim taşıdığını ama bunu yeterince dönüştüremediğini düşünüyorum. Bu benim önemsediğim bir nokta çünkü karşılıklı olarak ne muhalefet, tasarımcı ve plancıdan değişen bir algının tasarımını ve planlamasını istiyor, ne de tersine, tasarımcı ve plancı muhalefeti yeni bir toplumsal algı sistemine dönüştürecek zorlamalar istiyor. Dolayısıyla bunun karşılıklı olarak birbirlerini besleyen bir süreç olması gerekirken, tam tersi birbirinin önünde engel olan süreçler olarak gelişir, ki bu gerilimi de başlatan noktadır bence. Mekanın bizim yaşamamızdaki önemini öyle bir yere taşıyabilmelidir ki bu ikili, bir temsilci olarak, toplumun algılarını kabul edip, hazır bir şekilde karşılayabilelim. Buna ilişkin tartışma zemininin kurulmamış olduğunu düşünüyorum. Plancılar ve tasarımcılar, yani bunun içine mimarlar, şehir plancılar, herkes giriyor, toplumsal algısının yeniden tariflenmesi için muhalefeti zorlamak zorunda. Bu şekilde hep aynı sistemi ve algıyı üreten tasarım ve planlamalardan çıkabileceğimizi ve mesleklerimizin marjinalliğinden yakınmaktan kurtulacağımızı düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Doğrusu benim açımdan çok ilgi çekici tespitler. Sanıyorum herkes için de öyle olmuştur. Belki ikinci turda, muhalefeti yeni bir algı yapısıyla bütünleştirmiş pratikler dünyada var mı, nerde var, bunu konuşuruz. İzmir’deki bazı yeni projeleri, yeni pratikleri, yeni deneyimleri de nasıl gördüğünüzü işitmek ilginç olabilir bu perspektif açısından.

İkinci sözü Tamer Başbuğ’a vereceğim. Tamer Başbuğ, hepimizin bildiği gibi, her şeyden önce tasarımcı bir mimar, camiamızın tanınmış bir ismi ve 2 dönemdir Mimarlar Odası İzmir Şubesi başkanı. Konuştuğumuz konular açısından bu kritik bir rol. Biz aslında kimseyi bir şeyin temsilcisi olarak davet etmedik, yani burada Tamer bey Mimarlar Odası’nı temsil etmiyor. Bir birey olarak burada ama yine de konumu önemli. Mimarlar Odası tüm mimarların üye olduğu önemli bir topluluk, önemli bir yasal kuruluş, Türkiye’de 50 yıllık geçmişi var. Öte yandan mimarlık pratiğinin doğrudan içinde değil. Mimarlar Odası aslında örgüt olarak, mimarlarla toplumun, kenti üreten çeşitli aktörlerin, bürokrasiden insanların, yasa yapıcıların, siyasetçilerin ve bunların arasında kalmış ilginç bir topluluğun örgütü. Bunun başkanı olmak özellikle de doğrudan mimari olarak üretim yapan birisi olarak bu konumda olmak ilginç. İki ayrı basıncı üstünde hisseden birisi olmalı diye düşünüyorum ve bu perspektiften söyleyeceği şeylerin de İzmir için önemli olduğunu düşünüyorum.

Tamer Başbuğ: Kentlerin durağanlaşmaya başladığı, geriye göçün başladığı ve mimarlığın kentin neresinde olacağını tartıştığımız bu süreç içinde nerede duruyoruz, nasıl yakalandık ve bu konuda yeterli donanıma sahip miyiz diye baktığımda ben de umutsuzluğa kapılıyorum. Yine de son 5-10 yıl içinde, Mimarlar Odası gibi mimarlıkla ilgili örgütlerin, mimarlığı yavaş yavaş, kentlerin ya da toplumun gündemine taşımaya çalıştığını görüyorum. Oktay Ekinci şöyle diyor; “Talanla yapılaşmaya ve kimliksizleştirmeye karşı, mimarlığın etkisizleştirmesi çağında bulunuyoruz şu anda,” yani mimarlığın dışlandığı ya da yok farzedildiği bir dönem içindeyiz. Bu dönem doğal olarak mimarları ve mimarların örgütlerini de bir karşı refleks olarak ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bundan hareketle bu konunun neresinde olduğumuza kendi perspektifimden baktığımda; biz galiba mimarlar olarak kendi kendimizi biraz ihmal ettik ya da kendi kendimizle biraz çelişir duruma düştük diye kaygılanıyorum. Öyle ki bugün mimarlığın ayrıştırılması konusunda müthiş bir çabayla karşılaşıyoruz. Mesela kent planlamasıyla mimarlık, iç mekanla mimarlık ayrıştırılmaya çalışılıyor, mimar yapıdan, peyzajdan, doğadan ayrıştırılmaya çalışılıyor ve bu eğitim yolu ile yapılıyor. Öyle okullar açıyoruz ki herkes bir meslek derdine düşmeye başlıyor. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte, mimarlar olarak bu kırılma noktasına nasıl müdahale edeceğimiz konusunda büyük kaygılar taşımaya başlıyoruz.

Biz buna nerden başlarız, yani buna nasıl müdahil olacağız diye baktığımda gerçekten işimizin çok zor olduğunu görüyorum. Bir taraftan da son derece olumlu gelişmeler yaşıyoruz. Örneğin 5-10 senedir biliyorsunuz tarihi kentler birliği ile mimarlık, yerel yönetimlerin gündemine taşındı ve bu yerel yönetim artık kentlerdeki tarihi ve kültürel mirasların birer savunucusu haline geldi. Bu tabii Mimarlar Odası’nın ve diğer kurumların katkısıyla oldu ama bir sonraki aşamada bir yasa çıkıyor ve mimarlar koruma planı yapamaz deniyor. İzmir, son 20 yıldır ülkemizin içinde bulunduğu genel durumla hemen hemen aynı özellikleri taşıyor. Tabii burada örgütleşmenin ya da mimarların, duruma diğer kentlerde olduğundan farklı yaklaştıklarını da görmek mümkün. Bu yöneticilerimize de yansımış durumda. Yani biz bugün çok rahat bir şekilde yerel yöneticilerle, merkezi yöneticilerle mimarlık ortamlarında buluşabiliyoruz, derdimizi anlatabiliyoruz ve mimarlık tartışabiliyoruz. Diğer kentlerde bunun böyle olmadığını çok iyi biliyorum. Yaklaşık bir ay süreyle, Konak Belediyesi’yle beraber çalıştığımız “Kentsel dönüşüm nedir?” başlıklı tartışmalarda, bu dönüşüme araç olarak mimarlığın gündeme geldiği noktada, yerel yöneticilerin ya da merkezi yöneticilerin de böyle bir sıkıntısı olduğunu gördük. Artık göç durdu, kentler durağan hale geldi deniyor ama herkes kentten şikayetçi. Bunun nedenini sorduğumuzda, herkesin gündeminde bir kentsel dönüşüm modeli, projesi olduğu anlaşıldı. Biz de bunun üzerine Mimarlar Odası olarak kentsel dönüşümün ne anlama geldiği konusunda uzun tartışmalar yaptık. Yerel yöneticilerimizin, kente taşınacak mimarlık konusunda bizim gibi düşünmediklerini gördük. Ama bu bizim bir araya gelmemize engel olmadı, hatta onların da bizimle ilgili çalışmalarda işin içine girmek istediklerini ve girdiklerini farkettik. Dolayısıyla ben İzmir’de eğer mimarlık kentin bir yerine taşınacaksa ya da mimarlıktan faydalanılacaksa bunun aslında önünün açık olduğunu ve ortamların buna hazır olduğunu, ancak mimarlar olarak bizim henüz, bazı yasal sorunlardan dolayı, hazır olmadığımızı gördüm.

İhsan Bilgin: Çok teşekkür ederiz. Tamer Başbuğ’un da dediği gibi İzmir, birçok şeyi Türkiye’yle ortaklaşa yaşıyor kuşkusuz. Fakat ilginç şeyler de var burada, mesela İzmir’e ilk defa gelen birisinin hemen şu dikkatini çekecektir; Kordon düzenlemesi. Kordon gibi bir yer Türkiye’de pek yok; burası Türkiye’de yeni düzenlenen yerlere göre fazla sakin bir yer, bunu ister mimarlar yapsın, ister mimarların içinde bulunduğu gruplar yapsın, hep bizi kesmeyen ya da yetmeyen bir şey vardır Türkiye modernleşmesinin içinde. Mutlaka bir şey daha koymak istenir, yetmez, buralar hep boş alan gibi görülür. İlginç bir şekilde burası, bunların tersine, çok sofistike bir Orta Avrupa veya bir Akdeniz ülkesindeki artık kendi kendini tatmin etmiş bir tasarım kültürünün olduğu bir yerdeki uygalamalara benziyor. Sanki artık tatmin olunmuş, o kadarın yeteceği anlaşılmış. Üstelik bununla da yetinilmedi, bundan sonra bu son zamanlarda ödül alan Konak Meydanı düzenlemesi yapıldı. Hala bozulmamış, çeşitli belediye başkanlarının garip tasarrufları sonucunda tamamen ortadan kalkmamış kavşaklar, meydanlar var. Mesela fuar alanı hala yeşil, hala bir park olarak duruyor. Türkiye’deki bu garip hoyratlık ve enerji, bu şehrin kıyısından geçmiş gibi görünüyor.

İstanbul’da bunların daha az kaldığını rahatlıkla söyleyebilirim, yani İstanbul’un belediye başkanları, mimarları, plancıları düzenlenmiş, güzel bir alan buldukları zaman sanki özel bir düşmanlıkları varmış gibi davranıyorlar. Bilirsiniz 1940’larda Prost tarafından yapılmış, neobarok tarzda, ilginç bir gezi parkı vardır. Son 20 yıldır her gelen oraya bir şey yaptı. Bu Sheraton Oteli ile başladı, en sonunda da açık bir polis merkezine dönüştü. Her belediye başkanı oraya bir şey yaparak tanınmaz hale getirdi. İstanbul bile bu durumdayken İzmir’de tuhaf bir şekilde, büyük koruma nutukları atılmadan, üstüne büyük bilinçler atfedilmeden, gürültüler koparılmadan bunlar engellenmiş, belki Emel hanımınki gibi gayet olgun, akademik yorumlar yapılmıştır. Türkiye’nin son 30 yıldaki belediye başkanlarına pek benzemeyen bir kişi var oldu burada; Ahmet Piriştina. Onun yanında, bu bahsettiğim projelere sessizce damgasını vuran bir mimar arkadaşımız var. Bürokratik bir gelenekten geliyor, belediyede çok önemli görevlerde bulunmuş, halen de bulunmakta. Ahmet Piriştina gibi, o da alışılmadık bir bürokrat tipolojisi yansıtıyor. Bu projelerdeki payı ne kadardır, bunlar tesadüf müdür, belki de üstüne yatırım yapılacak kişisel özelliklerden öte bir anlam taşımıyordur. Bütün bunları bilmiyorum ama İzmirliler daha iyi biliyorlardır. Bu deneyimi sormayacağım ama bu işlerin içinden gelen bir kişi olarak Hasan Topal’a söz vermek istiyorum, buyrun.

Hasan Topal: Teşekkür ederim. Özellikle küresel ilişkilerin dünyada yarattığı gelişimlerin bir kabulüyle yorumlarımı yapacağım. Bu ilişkiler yüzyılımızı bir bilgi ve iletişim yüzyılı olarak ortaya çıkarıyor. Ayrıca bu yüzyıl tüm bu sınırların ve sınırlamaların kalktığı bir dönemi içeriyor. İşte bu süreçte, bu korkunç hız ve bilginin iletişimi içerisinde bazı söylemlerle karşılaşıyoruz, örneğin kentler ülkelerden daha çok öne çıkmaya başladı. Bu karmaşık ilişkiler ağının sonucu olarak, mimarlık neredeyse ülkeler genelinden kentler geneline inmiş durumda. Londra, Paris, Barcelona, Bilbao, Amsterdam gibi birçok dünya kenti, ya sadece yapılarıyla ya da bazı kentsel alanlarıyla dünyanın gündemine gelebilmektedir. Bizim yaşadığımız coğrafyanın tarihsel kökenlerinde de bu anlamda gündemde olan ve gelecek binyıllarda gündemde olacak çok önemli referanslar var; Priene, Milet, İzmir, Smyrna, Kemeraltı gibi. Ancak sonuçta bütün bu yarış ve kaos birliği içerisinde, kentimiz yeni bir yüzyıla taşınırken, yöresel ve kültürel açıdan mimarlığın bu alandaki rolünü tarif edebilmek temel problem diye düşünüyorum.

Örneğin çok bilinçli insanlar ve çok iyi mimarlık ürünleri görme şansınız artıyor veya tam tersi bu anlamda kendisini çok iyi ifade edemeyen adamlarla, çok başarılı mimarlıklar görmek mümkün olabiliyor ve birçok örneği de böyle izleyebiliyorum. Mesela az önce sıraladığım kentlerin bir bölümündeki bazı yapılara, çevrelere baktığımda daha sınırlı alanlarla gündeme gelebildiklerini görüyorum. Buradan hareketle, İzmir’e göre “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” tanımına bakıldığında, tek parsel ölçekli çok önemli yerlerinin de olabileceğini düşünüyorum. Yani bütün bu küresel ilişkide, sosyal, ekonomik, siyasal, demokratik sürecin yarattığı kentsel sorun ve problemlere rağmen, en azından sahip olunan alanlarda mimarın kendini ifade edebileceğini düşünüyorum. Örneğin İzmir Mimarlar Odası ve Büyükşehir Belediyesi’nin birlikte hazırlamış olduğu İzmir Mimarlık Haritası’nda bazı çalışmalara dışarıdan katıldım; kentimizin mimarlığını yansıtabilmek adına yapılan bu çalışmada bir hayli zorlanıldığını söyleyebilirim.

Mimarlar Odası başkanımız da teknik ve uzmanlık alanlarının farklılaşmaları ve bilerek mikrolaşmaları suretiyle oluşan bazı problemlerden bahsetti. Ben ara kesit ve kesişme noktalarında ayrışarak değil de birleşerek yapılacak üretimin bu sorunları daha da güçlendireceğini düşünüyorum. Günümüzde mimarlık, şehir plancılığı, şimdi lisans eğitimine başlamış olan kentsel tasarımcılık, peyzaj mimarlığı, hatta peyzaj planlama, iç mimarlık gibi dalların kentsel alana yansımalarında çok ciddi sorunlar olduğunu düşünüyorum. Bu parçalanmanın en azından ara kesit noktalarında belli uzlaşmaları sağlaması gerektiğini söyleyebilirim.

Her şeye rağmen mimarlığın farklı bir yönünün de olduğunu belirtmek isterim. Mimarlık, genelde güzel sanatların bir alanı olarak kabul gören, biraz da kendine özgülüğü olan bir süreçtir. Bu anlamda mimarın sorumululuklarının çok fazla olduğunu düşünüyorum. Özellikle yerel yönetimlerin, bu alandaki üretimleri geliştirmek adına, özellikle büyük kamusal alanların, kamu yapılarının elde edilebilmesi için, mimarlık ortamında değerlendirme yapabilecekleri yarışma süreçlerini çoğaltmaları gerektiğini söylemek istiyorum, her ne kadar yarışma türü uygulamaların her zaman çok iyi mimarlıklar yaratmadığını bilsem de. Böyle köklü bir geçmiş ve sahip olunan birtakım değerlerle beraber bazı odak alanlarına duyarlı yaklaşıldığında, uzmanlığa önem verildiğinde, başarının veya en azından genel bir beğeninin ortaya çıkmasının çok mümkün olduğunu düşünüyorum. İzmir adına verdiğimiz bu örnekler de kısmen bu detayla ele alınmış. Sonuç olarak ben mimarı, her şeye rağmen, kentin merkezinde çok ihtiyaç duyulan bir adam olarak görüyorum.

İhsan Bilgin: Teşekkür ederiz. Nevzat Sayın’a vereceğiz son sözü. Mimarlık, Türkiye’de tanınmadığı, ilgilenilmediği söylenen bir alan, bu alanın içinde Nevzat Sayın herhalde en fazla tanınmış kişilerden birisi. Sadece mimarlık kamuoyunda değil, onun dışında da epeyce tanınıyor. Ege kökenli, üniversite tahsilini İzmir’de yapmış, 25-30 yıldır İstanbul’da bulunuyor. Asıl kariyerini İstanbul’da yapmış, tanınmışlığını İstanbul’a borçlu ama özellikle Ege’ye ve İzmir’e ilgisini hiçbir zaman kaybetmemiş. Birkaç yıl önce yapılan İzmir Yarışması’na hazırladığı projede İzmir’in gelişme dinamiklerine ilişkin çok analitik ve detaylı bir çalışma yaptığını biliyorum. Buyrun.

Nevzat Sayın: “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?”nin açılımı için küçük, iyice daraltarak bir örnek vermek istiyorum. Türkiye ekonomisinin %70’e yakın bir bölümü inşaat sektörü üzerinden hareket ediyor. Bu %70’lik ekonominin %80’i de sıradan konutlarla uğraşıyor ve bu alanda mimarlık hiç yok. 1950’lerde belki sistematik bir biçimde mimarlığın olduğunu görüyoruz ama ondan sonra inşaat sektörünün bir problemi gibi görülüyor. Sermaye bunun üzerinden kıpırdayabiliyorsa ve biz orada hiç yoksak, gerçekten de mimarlık kentleşmenin içinde değil demektir. 1950’lerden bugüne kadar olan süreçte mimarlığın giderek azaldığını, nerdeyse sınıra yaklaştığını, fakat şimdi ilginç bir şekilde dibi bulup, ayağını vurup tekrar yukarıya doğru çıkma çabası gösterdiğini görürüz.

Can Çinici ile birlikte bu liman projesiyle uğraşırken, derin bağlarla bağlı olduğum bu şehri okudukça, anlamaya çalıştıkça ilginç bir şeyle karşılaştım; İzmir, yetiştirdiği kişileri, artı değeri, sermayeyi dışarı kaçıran bir şehir. Sürekli bir şeyler yetişiyor, bir şeyler beliriyor fakat birileri onu topluyor ve götürüyor. Aslında bu dünyadaki birçok liman kentinin kaderiyle ortak özellikler gösteren bir durum. Bunun üzerine biraz daha düşünmeye başlayınca bu şehirde aslında bir sürü iyiliğin keskin izleri olduğunu ama ilginç bir biçimde bu izlerin sürülmeyip tamamen başka şeylerin üzerine yatırımlar yapılmış olduğunu gördük ve anladık ki bir yer kendisini olduğu ya da olmak istediği şey üzerinden tanımlayamıyorsa, neye aday olduğunu, ne olmak istediğini söyleyemiyorsa, uzun, kısa, orta vadeli birtakım hedeflerle nereye doğru gitmek istediğini özetleyemiyorsa, iyi ya da kötü ne yapılırsa yapılsın hiçbir şey birikmeyecektir. Bizim uğraştığımız noktadan hareket ederek, limanın o içeriye doğru olan içbükey yapısını düşündüğümüzde basit şemalar çiziyorduk. İzmir bir liman kenti, bir kıyı kenti olmasına rağmen, denizden İzmir’e doğru baktığınızda burada yapılacak şeyler için belli önermeler üretirken bütün tabiatının değişebileceğini farkettik. Burası Türkiye’nin dışa açılan kapısı mı, yoksa dışarıyı içe alan kapısı mı? Biz bunun cevabını veremedik. Dışarıyı içeri alan bir yer olsaydı eğer, İzmir’in bütün tadı, dolayısıyla bütün duygusu, sahip oldukları veya geliştirdikleri, kurdukları, içinde tutabildikleri değişirdi diye düşünüyorum.

Mesela İsviçre’de Zürih, Cenevre ve Basel arasında yapılan bir değerlendirmeyi dinlemiştim ve oldukça ilginç gelmişti bana. Cenevre yönetimi, başkenti, kendisine bir yer ararken, neyin üzerine gitmesi gerektiğini düşünürken, bir sanat kenti olmaya karar veriyor ve bunun için hala adı çok geçen, dünyanın bütün sanat piyasasını belirleyen sanat fuarlarından birini açıyor. Bunu açabilmek için harika bir bina yapıyor ve bu bina zamanla yetmediği için onun çeşitli parçaları kendi içinde yayılmaya başlıyor. Herzog de Meuron’un yaptığı demiryolları yapısı da bunun içerisinde olmak üzere, önemli, önemsiz demeden, her şey mimarlara şipariş ediliyor ve bunlar genellikle önemli, gündemi belirleyen ve bunun üzerine söyleyecek şeyi olan mimarlar oluyor. İlginç bir biçimde bu yapılanlarla kent bütün kaderini değiştirmeye başlıyor. Belki en çok müzesi olan, en çok galerisi olan, nerdeyse bir açık hava mimarlık müzesi haline dönüşebilen bir yer oluyor. Yani çok esnek olması ve hayatın getirdikleri ile dönüşebilmesi gerekiyor ama tamamen omurgasız olmasını da umamayız.

Biraz önceki tespitle, Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950’lere kadar nitelikli bir biçimde gelişen, 1960’lara kadar biraz sönümlense bile devam edebilen ama 1970’lere gelindiğinde artık iyice eprimiş, 1980’lerde tamamen suyu çıkmış olan, 1990’larda da yerle bir olan inşa etme kültürünün en son İzmir’de hırpalandığını söyleyebiliriz. Burası çok direndi iyi yapı yapmak için. Bugün hala, bütün bu hengamenin içinde bile belirli bir anlayışı okuyabiliyorum.

Kabul etmek gerekir ki Kordon’un eski haliyle eni, boyu, yanındaki yapılar, onların yükseklikleri ve Kordon’un genişliği arasında bir ilişki vardı. Ama getirip o Çin Seddi gibi apartmanları dizdiğimiz anda böyle bir ilişki kalmadı. Bugün baktığımızda iyi ki bu musibet başımıza gelmiş gibi düşünebiliyorum. Bir de yapılan şey mimarın kendisini biraz geri çektiği, yeri anlamaya çalıştığı, orada ne olması gerektiğini içtenlikle sorduğu bir şey olduğunda, bugünkü o harika peyzaj ortaya çıkmış görünüyor. Onun için Konak, söylenecek birçok şey olmasına rağmen, bence anahatlarıyla iyi bir yer, o noktada bir şey yapmanın oldukça zor olduğunu kabul etmek lazım. Hala, sanki o kötülük geriye alınabilirmiş gibi, ufak tefek kırıp dökmelerle yeniden toparlanabilirmiş gibi ipuçları veriyor bana. Dolayısıyla İzmir çeşitli noktalardan katılımlarla, nereye doğru gitmek istediğinin altını çizerse burada iyi şeyler olacak diye düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Çok teşekkür ediyorum. Böylece galiba ilk manzara çıktı ortaya, bunun üzerinden tartışmaya devam edebiliriz. Şimdi salona dönüyorum.

Salondan: Ben bu ortaya attığınız soruya bir cümle ile yanıt vermek istiyorum. Yalnız sorudaki “mimarlık” sözcüğünü kendime göre “mimarlar” olarak değiştirmek istiyorum. Öncelikle kentleşme uzun bir süreyi kapsayan bir olgu ve bu sürenin her yerinde “Mimarlar Kentleşmenin Neresinde?” sorusunun yanıtı farklı olabilir. İkincisi, ülkemde 30.000 mimar var, acaba bu mimarların hangileri kentleşmenin neresinde? Yanıtım şu; mimarların bir bölümü kentleşmenin değil, kentleri eski eserleştirmenin içindeler, bunun da değerlendirilmesini rica ediyorum.

Salondan: Ben Şükrü Kocagöz. Yabancı dillerde mimarlık, yani “architecture”, bizim dilimizde “mimari” ve “mimarlık” kelimelerimizi kapsıyor ve biz “mimarlık”ı zaman zaman “mimari” yerine de kullanıyoruz. Batılıların “mimarlık pratiği” dediği şey bizim anladığımız mimarlık oluyor, onların “mimarlık” dediği şey de, hem “mimarlık” hem de “mimari” oluyor. Sanırım bizim önce “mimarlık”ın “mimari”nin neresinde olduğunu bulmamız gerekiyor, böyle bir sorunumuz var.

1950’lere yapılan atıflar ve o zamanlar işlerin daha iyi olduğu tespitleri çok doğru. İzmir özeline dönersek, burada 1950’lerde Levantenlerden kalan gelenekler, mimarlığın mimaride doğru bir yeri, Levanten işverenlerin devamı gibi olan mimarların doğru yaptığı işler vardı, yani mimarlık adına doğru bir işleyiş vardı. Bugün hala okunabilirliğin devam etmesi o zamanki işveren ve mimar arasındaki ilişkilerin doğruluğundan kaynaklanıyor. Bana göre bu, Türkiye’de TMMOB kurulduğu gün sona erdi. TMMOB bir meslek yerine geçti, Oktay’ın son yazılarını takip edenler de bilir; mimarlığın, mimarlık pratiğinin olması gereken yerden çok uzakta olduğu hali yaşıyoruz. Durum İzmir genelinde biraz daha iyi, bu geleneklerin hala biraz izini sürmesinden kaynaklanıyor.

Melih Peker İzmir’de çok iyi bir mimardır, ben genç bir mimar olarak onun bazı müşterilerini devraldım. O müşterilerin mimara karşı saygıları, verdikleri önem, işlerini paylaşmaları doğru yapılan binalardaki karşılıklı iletişimdir. Ben tiyatroyla da çok uğraşırım; seyirci olmazsa tiyatro olmuyor, işveren olmazsa biz de mimarlık yapamıyoruz. Bu ilişkiler Türkiye’de bozuldu ve onarılmaz duruma geldi. İzmir Mimarlar Odası yıllardır Serbest Mimarlar Derneği gibi çalıştı. Hala Mimarlar Odası’nda bir kesim, eğer mimariyi denetlerlerse, kontrol edebilirlerse mimarların da iyi olacağını düşünüyor, bu bana göre çok yanlış. İlk önce mimarlığın doğru yapılmasını sağlarsak, onların içinden bazıları kötü mimari de yapabilir hiç önemli değil, dünya kentlerinin pek çoğunda olduğu gibi mimarlık yapan mimarların iyi mimarilerinden de konuşulmaya başlanır. İzmir’in geçmişten gelen o küçük ayrıcalığı gittikçe yozlaşıyor. Biz eskiye bakıyoruz, Melih Peker’in, Ziya Dedeoğlu’nun, Faruk San’ın o gün için dünyayla eş değer hatta daha iyi ürünlerini görebiliyoruz, modern mimarlığımızın nasıl korunacağını, o çok nadir örnekleri, zamanında dikkat çekmemiş birçok şeyi bizim bugün ortaya çıkarmamız gerekiyor ve bu noktada özellikle tarihsellik konusunda Güngör beyin bütün söylediklerine katıldığımı belirtmek istiyorum.

Salondan: Ben kentleşme yerine kentleri vurgulamak istiyorum. Kentler herkes için farklı anlama geliyor. Mimar, mühendis, belediye çalışanı, inşaat yapanlar için kentlerin anlamı farklıdır. Turistler, sanatçılar, edebiyatçılar için farklı. Eğitim alanında, kentlerin anlamı bütün bu farklılıkları kapsar, dolayısıyla “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” yerine “Mimarlık Kentin Neresinde?” demek daha doğru olur diye düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Öyle formüle edersek kastettiğimiz şeyi anlatamamış olurduk, biz kentlerin neresinde diye tarihsiz bir şey söylemek istemedik, son 50 yılı konu etmek istediğimiz için kentleşme dedik, özellikle bir ürün olarak değil bir süreç olarak taahhüt etmek istedik. Tabii bu da bir bakış açısıdır.

Salondan: Pazarlama yöneticisiyim. Ben konuya pazarlama açısından bakmak istiyorum. İstanbul’da fark ettiğim kadarıyla kentsel dönüşüm hızlı bir şekilde yaşanıyor, gayrimenkul kredilerinin düşmesi korkunç bir heyecan yarattı inşaat sektöründe. Bankalar birleşiyor, turizm-otelcilik dernekleri birleşiyor, büyük projelere imza atıyorlar ve mimarlar çok değerli. Bunlar yapılırken de projelere İngilizce isimler veriliyor; mesela Grandhouse, Metrocity, Towncenter vs. Bizim bunlara ihtiyacımız mı var?

İhsan Bilgin: Onlar tam da pazarlamak için öyle yapıyorlar ve onların da reklamcılar var. Yakın zamanda Nevzat ve Emre’yle bir proje yaptık, adını “Evidea” koydular, ben Platon adına çok üzüldüm. Öyle olunca daha çok satıldığını düşünüyorlar, bu konulara da karışmadığımız için sineye çektik, idare ediyoruz.

Salondan: İyi de orada Türkler oturuyor, “Ayşe teyze, torunun nerede oturuyor?” dediğimde, “Bilmiyorum yabancı bir yerde oturuyor,” diye cevap veriyor. İsmini bile telaffuz edemiyor insanlarımız.

İhsan Bilgin: Ama galiba ismini telaffuz edemeyince daha çok alıyorlar, en azından öyle iddia ediyorum. Hamburger yerken de böyle, ev alırken de böyle. Türklük derecesi arttıkça, yani Türklüğe bağlanma derecesi arttıkça galiba o isimlere bağlanma oranı da artıyor, o yüzden ben Türkleşmekten de korkuyorum. Belki biraz daha normalleşsek, kimlik meselesinden bir kurtulsak, belki bu laflardan da kurtulup günlük hayatta kullandığımız lafları kullanacağız. İkisi beraber artıyor gibi geliyor bana, onun için ben iki eğilimi de biraz tehlikeli ve birbirine bağlı buluyorum.

Şimdi Deniz Giner’e söz vermek istiyorum çünkü Deniz Giner’in bu toplantıda özellikle bulunmasını istemiştim. Hasan Topal’ın söylediği mimarlık rehberini yapmıştı ve İzmir’de mimarlığın ne düzeyde olduğunu tarihsel olarak anlamaya çalıştı, bize de bir rehber sundu. Ayrıca UİA toplantısı için Mimarlar Odası’nın hazırladığı bir kitaba İzmir’deki bütün bu gelişmeleri anlatan, bence çok önemli bir makale yazdı. Bu yüzden onun yorumunu da almak istiyorum.

Deniz Giner: Ben önce Güngör beyin sorusunun üzerine gideceğim. “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusunu, “Mimarlar ve Mimarlık Kentin Üretim Sürecinde Nerede?” diye biraz daha açmaya çalışacağım. Nevzat, 1950’lerde mimarlığın, kentin üretim sürecinin dışında kalmasını çok güzel tarif etti. Bu bir yandan mimarların kent üzerindeki hakimiyetlerini yitirmesinin hikayesi, diğer taraftan plancıların 1980’lerden itibaren kentin büyümesi ve gelişmesi üzerindeki hakimiyetlerini yitirmeleriyle bağlantılı bir şey. Mimarlar bunu 1960’larda yaşadılar bence. Bu bir yandan da meslek ideolojisinin durumla yüzleşmesine neden oldu, yani bir şeylerin üzerindeki hakimiyetimizi kaybediyoruz.

Kenti üreten birçok aktör var, bir de piyasa diye bir şey var, yani kentin üretim sürecinde birçok faktör var ve mimarlar ve plancılar günümüzde çok küçük paylarla müdahalede bulunabiliyorlar. Bunun içinde politikacılar var, sermaye yatırımcıları var, hatta emlak komisyoncuları bile var. Kentin büyümesini, gelişmesini ve üretim sürecini farklı farklı yönlerde etkiliyorlar. Biz “mimarlar ve mimarlık” okunun neresindeyiz, hangi ucundayız? Öte taraftan bu çok aktörlü değişken piyasa içerisinde mimarlar yeni araçlarla, yeni taktiklerle nasıl baş edebilir, bu piyasa içerisinde nasıl etkili bir konumda yer alabilir? Kordon örneğinin üzerinden de konuşabiliriz, Kordon bildiğiniz gibi çok da planlanmamış bir süreci işaret ediyor, hem politik bir enkaz, hem de fiziksel bir enkaz orası ve onun üzerine mimari bir taktik geliştirildi. Bunun çok iyi bir ipucu olduğunu düşünüyorum. Mimarların ve mimarlığın bu değişen politik, ekonomik, iktisadi koşullarda yeni araçlar, yeni tasarım araçları, yeni düşünme biçimleri geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum.

İzmir bana göre 19. yüzyıldan itibaren, modern ne varsa hep takip eden bir kent oldu. İstanbul gibi bir merkezden uzak kalsa da, modern olan neyse onu takip etme kaygısı vardı. Diğer taraftan İstanbul’daki gibi her politikacının gelip bir şey denediği yıkıcı bir deney alanı da değildi burası, bir seçmeciliği vardı. Temkinli bir modern olma hali var burada, önce seçili olanı, kendine uygun olanı alıyordu. 1960’ların sonuna kadar çok az sayıda mimarın ve bu mimarların 10-12 kişilik grubunun tasarımlarının modernlik etkisiyle biçimlendirildiğini ve yoğrulduğunu düşünüyorum. Günümüzde beğenerek baktığımız binalarının çoğunun çok modern bir dili var ve birçok mimar o mimarların bürolarında eğitim almışlar. Bu 1960’ta Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurulmasına kadar sürmüş. Çünkü bu döneme kadar bütün mimarlar İstanbul’dan eğitim alarak geliyorlardı ve merkezdeki gündemi buraya taşıyorlardı, dolayısıyla hep merkezle paralel devam eden bir mimarlık niteliği var bu kentte. Bunu eğer Kordon örneğine bağlarsak çok fazla yalın, oturmuş, hatta İzmir’in muhalif kimliğinin yanında bir mimarlık kimliğinin de olduğu bir durum var. Bunun İzmir’e modern kimiliğini kazandıran mimarlar tarafından oluştuğunu düşünüyorum.

Son olarak, Kültür Park’ın da bir anlamda özellikle fuar etkinlikleriyle, uzun dönem her yeniliğin denendiği, takip edildiği, mimarlar için bir iş potansiyelinin olduğu ve merkezde neler olup bittiğini takip ettikleri bir alan olarak, başka bir eğitimci kanal olmuştur. Bir yanda İstanbul’da eğitim alarak gelmiş mimarlar, diğer tarafta fuarda yenilikleri görme olanağı... İki kanal üzerinden bu kentin çok modern bir tavır ve bir mimari kültür geliştirdiğini düşünüyorum.

Salondan: Tamer bey, birtakım siyasi ve yerel yöneticilerin mimarlığa açık hale gelmeye başladıklarından, fakat mimarlar olarak bizim bu konuma sahip olmadığımızdan bahsetti. Bir yandan da Nevzat beyin söylediklerini düşünüyorum; 1950’lerden sonra mimarların, mimarlık yapmada cılızlaşmalarından bahsetti ve artık sadece yapı üretimiyle ilgili olduklarını söyledi.

Toplum açısından mimarın işi bina yapmaktır. İnşaat mühendisi de var, mimar da var ve ikisi de aynı şeyi yapıyorlar, o zaman mimarla başka bir yapı üreticisi arasında bir fark kalmıyor. Tamer beyin bahsettiği donanım eksikliği de acaba buradan kaynaklanıyor olabilir mi? Mimarlık tek başına bir bina değil ama mimarlar pratikte yeterince var olamadıklarından dolayı toplumun algılayışı bir dönüşüm geçiriyor. Acaba mimarlık, mimarların kafasında da mı anlamını kaybediyor ya da erozyona uğruyor? Bu donanımı tekrar nasıl sağlayabiliriz? Bir de Emel hanıma sormak istediğim bir şey var; sizde muhalefet ve tasarımcılar arasında bir diyalektik model vardı, onun araçları neler olabilir?

Salondan: Konu mimarlık ve kent olduğu için mimarların bu işe katkısının eleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. İzmir’de, özellikle 1950 sonrası yapı furyasının başladığı dönemde, yapılar mimarlar tarafından yapılmıştır, bizzat kendim müteahhit olarak mimarlarla çalışmıştım. Dolayısıyla dönüp baktığım zaman istisnaları çıkarırsak geriye çok memnun olacağımız bir yapı kalmıyor, ben göremiyorum. Gerçi tersi de söylendi ama bundan çok daha iyi olabilirdi. Nedenini de şöyle görüyorum; bu patlama döneminde orta gelirli tabaka talepkardı, dolayısıyla mimarlar oldukça ciddi bir şeklide rağbet gördüler, çok iş aldılar ama mimarlığa fazla özen gösterilmedi bu dönem.

Bundan 2 sene önceki nesil bizim nesilden daha iyiydi bana sorarsanız, o zamanın örnekleri bence çok daha özenli. Para belli ellerde toplanıyor ve o toplandığı yerden gelen talepler daha kalifiye, daha sofistike ve daha doyurucu oluyor. Mimar rekabet etmek zorunluluğunu hissedince elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor. Kalitenin artması biraz da buna bağlı diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Salondan: Mimarlığın, üstlendiği rol tek bina bazında veya belirli parkların düzenlemesi konusunda olsun, pek çok büyük kentte, kentlerin dünya sahnesine çıkmaya başladığı süreçte, mesela Paris veya Bilbao örneğinden hareketle konuşursak, elit mimarların aslında çoğunlukla mimarlığı bırakmaya başladıklarını, mimarlık alanınından çıkıp başka yerlere taşındıklarını görürüz, ki bunun en büyük ustası olarak Koolhaas’ı gösterebiliriz. Mimarların artık mimarlığı bıraktığı, başka bir sürecin içine dahil oldukları, üstelik de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra merkezi kentleşme politikalarının, özlemle andığımız mimarlık ortamının zaten elden gittiği bir dönemde, global sermayenin dolaşmasının ürettiği kültürün de ülkemize sıçramasıyla gelişen bir süreci yaşıyoruz aslında diye düşünüyorum. Sonuç olarak İstanbul bunun içine çok ciddi şekilde eklemlenmiş durumda. İzmir geri durarak o mimarlık tablarını korumuş bir kent gibi görünüyor. Böyle bir global durumda, acaba mimarlar, mimarlık yapmaya mı dönmeli yoksa bu süreç karşısında başka bir söz söyleyecek güce sahipler mi?

Salondan: Bu kürselleşme gibi bize empoze edilen politikaya galiba en büyük reaksiyon yerelleşme. İzmir 4 milyon nüfusa yaklaşıyor, yani değişik karakterlerde büyük semtleri var, acaba buralarda daha yerel birtakım arayışlar içine girilemez mi, kenti 4 milyonluk bir metropol gibi görerek fikir vermek yerine daha küçük parçalarda kimlik arayışını sağlayamaz mıyız, diye düşünüyorum. Ülkemizdeki mimarlığın gelişmesi aynı zamanda mimarların gelişmesine eş değer gibi, yani az sayıda mimarın çok kaliteli işler yaptığı, daha özgürce davranabildiği bir dönemden, kararların daha otoriter olduğu bir döneme geçerek, çok yaygınlaşmış, çok sayıda mimarın yaratıcılığının köreltildiği ortamda, mimarların sahip oldukları tek ciddi ve yasal kurum Mimarlar Odası.

İzmir’de Halimağa Çarşısı diye bir yer vardır; toptancı, tüccar ne kadar gıda ürünü varsa orada satarlardı. Bir gün ben oraya gittiğimde koskoca kamyonlarla o sokaklara, o eski doku içerisine girdiklerini, birtakım hammalların yükleri boşalttıklarını, pirinç çuvallarını, buğday çuvallarını oralara yığdıklarını, onlar gittikten sonra bir at arabasının, bir küçük kamyonetin ya da motosikletin gelip, bir yerlere dağıtmak üzere bir çuval malzeme alıp gittiğini gördüm. İşte oradaki olaylar acaba mimarın düşünce tarzı nasıl olmalı diye düşünmeyi gerektiriyor. Kendi bürosunda bir parsel ya da bir imar adası üzerinde mi tasarımlarını hazırlamalı, yoksa asıl proje hayatın kendisini, bu gerçeği değiştirebilmek mi? Bu rolü mimar üstlenmeliydi ve bu rolü üstlenmiş çok da mimar oldu ama bu bizi giderek bitirmeye başladı. Kentin gelişmesinde bu kurgunun yanlış olduğunu, bütün bu trafiğin, yolların tıkanmasının sebeplerinden birisi olduğunu düşünerek harekete geçtik; belediyeye gittik, buradan toptancıları şehir dışına taşıyalım dedik. Şehrin dışı dediğimiz yer, şu anda şehrin merkezlerinden bir tanesi haline geldi. Bunlar 1.5-2 yıl önceki çabalarımızdı. O çabaların sonucu onları ikna edip, kooperatif buldurup, taşıdık, orada yeni bir site kurduk.

Anlatmak istediğim şu; kenti ve sorunlarını tam anlamıyla anlarsanız, buna çözüm getirebilecek, şehircilikten, iç mimarlığa her türlü mesleki aktiviteyi içinde barındıran tek mesleğin sahibi, mimarın bunları düşünebilmesi gerekir. Çeşitli mercileri ikna ederek o projeyi gerçekleştirmek zorundasınız. Mimar bir binayı tasarlamaz, bir kenti tasarlar, çok daha önemlisi, bana göre bir yaşamı, bir geleceği tasarlar. Günümüzde mimarlar İzmir körfezinin içine bir ada koymak, körfez girişine bir köprü yapmak gibi fikirleri ortaya atabilecek kadar cesur değil. İlk önce meslek odası fikre karşı çıkıyor, bu adam ne diyor, bir tartışalım, sorguluyalım diye bir süreç kesinlikle başlatılmıyor. Bir proje düşünüyorsunuz, hayal ediyorsunuz, düşüncenizi ortaya attığınız andan itibaren köreltiliyorsunuz. Bu durumda mimarlığın yaratıcılığı nereye götürülebilir? Bugüne kadar yapılmış örneklere bak, onların tekrarla, biraz da onlara güç, estetik kat diye bir mesaj geliyor toplumsal olarak, bütün kurumlar bunu yapıyor.

İhsan Bilgin: Katkılarınız için teşekkür ederiz. Emel hanım konuşmasını bitirirken bir perspektif sundu, yeni bir algı meselesinden bahsetti. Galiba şöyle bir temel dönüşüm var; bir mimar hakikaten her şeyle ilgilenmek durumunda, bu konuda size çok hak veriyorum, yapacağı binayla sınırlı bir algısı varsa yetmiyor ama bununla beraber mimar gerek hayatın gerek kentlerin ne olması gerektiğini bilip, bunu öğretecek bir aktör olarak ortaya çıkarsa baştan kaybediyor. Önemli olan mimarın her olandan etkilenmesi, realitenin çeşitli boyutlarını farkedip ona bir tepki vermesi, o tepkiye gelen bir başka karşı tepkiyi de algılayabilmesi, yeniden üretme gibi özelliklere sahip olması. Yani ikisi birden önemli, hem her şeyle ilgileneceksiniz, hem de ilgileneceğiniz her şeyin sizin istediğiniz gibi olamayacağının da farkında olacaksınız. Nasılsa ben buna hakim olamayacağım diye yılmamanız gerekiyor ama her şeyin sizin kafanızdaki resim gibi olmadığını da bilmeniz gerekiyor.

Salondan: Ben şu aralar çok keyif aldığım bir kitabı okuyorum, bir mimar hakkında ve kitabın yazarı sanki mimarın ağzından yazmış. Kitapta mimar, tasarımdan duyduğu endişeleri, sorumlulukları, yapısına karşı duyarlılığını, şantiye organizasyonundan tutun yapının bitişine kadar her şeyi anlatıyor. Çok keyif aldığım için yavaş yavaş sindire sindire okuyorum. Bu toplantıda yapılan konuşmalar sonucunda herhalde diyorsunuz ki; bu mimar çok şanslı bir mimar olsa gerek çünkü çok huzur veren bir ifadeye sahipti. Sanırım büyük bir çoğunluğunuz okumuştur şu ana kadar, bu kitap Nevzat Sayın hakkında Tansel Korkmaz’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabı, tavsiye ederim.

Salondan: Ben Emel Hanım’ın anlatımlarından devam etmek istiyorum; bugün gelinen noktada, küreselleşmede, değinilmeyen ciddi bir boyut var, heykelleşme ve tekdüzeleşme. Amerika’da ürettiğiniz bir formu, İzmir’de de uygulayabiliyorsunuz artık, o noktaya geldik. Zamanla Osmanlı dönemindeyken nasıl bütün 5 kıtanın birikimi Osmanlı’da toplanıyor ve ürünler ortaya çıkıyor ise bugün de Amerika’da ortaya çıkıyor, daha sonra da Çin geliyor. Bu tekdüzeleşme ve tekelleşmeyi de getiriyor beraberinde, bütün yaşam tarzımızı, ürettiklerimizi, tükettiklerimizi tekdüze hale getiriyor. Türkiye için düşünürsek, daha önce bakkalların, terzilerin yaşadığı süreci şimdi mimarlar yaşıyor. Daha önce tek tek, güzel ve kendine özgü binalar üretilebilirken, şimdi toplu olarak binalar üretiliyor. En yakın örneği, Toplu Konut İdaresi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında yapılan protokol sonucu açılan bir ihale var, bu ihalenin küçük bölümü 600 konut, büyük bölümü 1200 konuttan oluşuyor. Yani tek bir ürün ortaya çıkacak, imalat açısından da aynı şey geçerli, kapılar bile birbirine benzeyecek.

İhsan Bilgin: Bu Emel hanımın anlattığı 3. kuşak, değil mi? Önce kent merkezi, sonra gecekondular, sonra da toplu konutlar demişti, ona denk geliyor.

Salondan: Onun devamı. Burada tabii demokratikleşme, tekelleşme ve sanat arasında garip bir ilişki var. Birikim çok olursa, tekelleşmenin merkezi belli olursa sanatta da bir süregelme yapabiliyor. 80’li yılların sonunda yaşanan olayın, sıradan insan hareketliliğiyle ve ihtiyaçlarının dile getirilmesiyle alakası var.

İhsan Bilgin: Yani mimarlığın da önü açılıyor, bu da ilginç bir yorum. Tamer Başbuğ’a söz vemek istiyorum, nasıl değerlendiriyorsunuz bu yorumları, bir oda başkanı ve bir mimar olarak?

Tamer Başbuğ: Tabii İzmir’e de fokuslanalım ama mimarlığın kendi kendini sorguladığı bir gerçek, yani bütün dünyada da bu sorgulanıyor, mimarlığın kendi kendimize tarif edemediğimiz bir konsepti var. Hepimiz aslında mimarın ne olduğunu biliyoruz da bunu ayrıntılandırmaya, tarif etmeye kalktığımızda çok çeşitli yerlerden yaklaşıyoruz, mesela mimarlığın 200 tane eylem alanından bahsediliyor. Bu hepimizin tarif etmediği, söylemediği ama aslında hepimizin bildiği, mimarlığın genel konsepti, toplum tarafından paylaşılmadığı için ve bilinmediği için yasalara aleyhimizde yansıyor. Yani yapıdan, korumadan uzaklaştırılabiliyorsunuz, mimarlığın bu tarifini bizim dışımızdakilerin bildiği kanısında değilim. Bizim bunu tam anlamıyla tartıştığımız ve sonuçlandırdığımız kanısında da değilim. Katıldığım bir toplantıda mimarlık camiasından bir bilimadamı, tasarımı, sadece estetik kaygıların bir aracı zannedilen bir konuma koydu, bu inanılmaz bir şeydi ve mimarlık alanındaki bir bilimadamından geliyordu. Biz eğitim kurumumuzda bile mimarlık alanında böyle çelişkideysek bunu nasıl dışarı anlatıp da, kendi mimarlık alanımızı yasalarla tarif ettirecek düzeylere, kanallara kanalize edebiliriz? Bu bizim önce kendi kendimize düşünmemiz gereken bir durum gibi geliyor bana.

Bugün sabahleyin İstanbul’dan iki misafirimiz vardı, buranın çok sakin, dingin, çok beğendikleri bir şehir olduğunu dile getirdiler. Ben bunu İstanbul’dan gelmiş olmalarına bağlıyorum, yani bunun etkisinin de çok olduğunu söyleyebilirim. Son yıllarda İzmir’in sahip olduğu mimarlık düzeyinin, genel düzlemle birlikte giderek aynılaştığını söyleyebilirim, bunda biz de büyük kaygılar taşıyoruz. Mesela biz bütün o denizdeki yalıları yıkıp çok güzel model apartmanlar yaptık ve şimdi diyoruz ki onlar hakikaten güzel mimarlık eserleriydi, aslında o değerlerin de yitirilmemesi gerekiyordu ve onlar yitirilmeden de bu düzey sağlanabilirdi diye düşünüyorum.

Hasan Topal: Bir kent ideolojisi ya da bir kent vizyonunun, bu vizyona dönük olarak kentte gerçekleştirmeye çalıştığımız politikaların ve bu politikaların mekana yansıyan izlerinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği konularında çok farklı ortamların, çok farklı tartışma süreçlerinin gündemde olması gerekirdi diyebilirim. Ama ısrarla ve her şeye rağmen mimarın yapıdaki rolünün tartışılması gerektiğini düşünüyorum, çünkü her şeyin çok güzel olduğu ortamlarda da galiba çok başarılı mimarlıklar, mimari eserler, yapılar görmüyoruz. Hatta dünya gündemine çıkabilmiş birkaç yapının, kent üzerine iyi düşünülmüş, iyi tasarlanmış mekanlarda yer almadığını da görebiliyorsunuz. Pekala bir dere yatağı içerisinde, kendini dünyaya tanıtabilmiş bir yapıyı görebilirsiniz. Belki bizde olsa hiç kimse yapı bile yapmaz burada. Bu nitelikle baktığınızda gerçekten sürecin ve mekanı mimar olarak nasıl ele aldığınızın da çok önemli olduğunu düşünüyorum ve burada bir birey olarak mimarın çok önemli bir rolünün olduğunu düşünüyorum.

Bazı süreçler her zaman çok iyi mimarlık elde edilecek zamanı vermiyor, kentleşme sürecinin bağdaştırmalarında bunu da bilmek gerekiyor. Bütün bu değerlerin içerisinde, bizdeki işlerde de yapılı alanlara, bazı yapı alanlarına harcanan paralara baktığımızda Amerika’dakinden veya Avrupa’dakinden daha az olmadığını görüyoruz. Hatta daha yüksek değerlerde inşaatlar yapılıyor ama kaliteye baktığınızda aynı kalite elde edilemiyor. Bu sadece tartıştığımız açılımlarla çözülemez diye düşünüyorum, başka bir boyuta taşımamız gerekiyor. Tabii kentleşme kültüründen yapılaşma kültürüne kadar giden süreci ele almak gerekir diye düşünüyorum. Demek ki sorun sadece kaliteli yapı yapılması için mimarın kendi başına bırakılmasında değil diye düşünüyorum bazen.

Nevzat Sayın: Biraz önce de söylendiği gibi bu toplu konutların adını kim koyuyor, biz var mıyız işin içerisinde? Yokuz tabii ki ve bu oldukça da kızdığımız bir şey. Onlar birer sosyalizasyon projesi değil, yani kentsel dönüşüm projeleri adı altında geçiyor olsalar bile, onlar birer yatırım projesi esas olarak. Biraz evvel özellikle söylemeye çalıştığım şey şuydu; aslında oldukça arızalı yerleri olmasına rağmen, hatta Adorno’nun tarifiyle “doğrusu olmayan yanlışlardan” sayılabileceklerine rağmen, hala orada yapılabilecek iyi, sağlam bir şey var. Bu diyalektik modern tanımının üzerinden baktığımızda, kent olmak istediği ya da oldurmak istediği şeyin tanımını hiçbir zaman duymuyorsa bunu yapmak çok zor diye düşünüyorum, sadece bir dilek olarak kalacaktır. Mimarlıklar içinden mimarın ve mimarlığın pozisyonu, duruşu değişiyor olsa bile hala o hafif küçümseyerek söylediğimiz, yapılabilitesi içindeki mimarlık çok önemli bir şey, onu da atladığınızda geriye pek bir şey kalmıyor, başka bir yere sıçramak için bile onu bilmemiz gerekiyor. Bunun üstüne ciddi yatırımları olan dünyanın dört ayrı bölgesinden, ikliminden, coğrafyasından dört ülkeyi; Hollanda, Portekiz, İspanya ve İsviçre’yi ele aldığımızda, bu ülkelerde bir sürü saçmasapan, zırvalık başyapıtı olabilecek şeylere rağmen, toplamında geliştirdikleri şey, belki bugün “mimarlık” adı altında konuşmaya çalıştığımız şeydir. Bu dört birbirine benzemeyen coğrafyada, programlanmış, kast edilmiş, okullarının yapısı değiştirilmiş, bir önceki gelenekten epeyce iz sürülmüş ve oradan inanılmaz sonuçlar çıkmış muazzam örnekler vardır. Bunlar bugün dünyanın gündemini belirliyorlar.

İyi bir mimarlığın olması için hepinizin bildiği gibi, görgü, bilgi ve sezgi şart, mimarlık bu ayaklardan birininin kopması halinde olmuyor. Bugün İnciraltı Sahil Evleri’nde yapılmakta olanları gördük, inanılmaz bir şey; bir yanda dünya güzeli bir anonim yapı duruyor, diğer yanda bir zırvalık başyapıtı duruyor. Tam da Hasan’ın söylediği gibi dünya kadar para ve çaba harcanmış ama ortaya çıkan şey bir çöpten başka bir şey değil. Dönüp baktığınız zaman çok önemli bir sorumluluk olduğunu görüyorsunuz. O bölgede aslında her dönemden yapı var, 100 yıl öncesinden veya 40 yıl öncesinden, bunların hepsini görebileceğimiz bir yerde böyle bir yapının olması çok üzücü. Bence İzmir’deki en iyi özetlerden biri Fuar’ın Basmahane Kapısı’dır. 50 yıl önceki haliyle bugünkü halini karşılaştırın ve bütün bu benim söylemeye çalıştığım şeyi bir daha düşünün, teşekkür ederim.

Salondan: Burada pek adı geçmeyen bir konsepte yönelik, mimarlıkla şehircilik veya mimarla şehir arasındaki etik boyuta değinmek istiyorum. Körfez Savaşı sırasında İngiliz mimarlar o yıkılan şehirleri yapmak için birbirlerinin üstüne basarak yarışıyorlardı. Başbakanla görüşüp, lüks otellerde toplantılar düzenliyorlardı. O noktayı da unutmamak gerek, yani mimarlar da o kadar masum insanlar değil.

İhsan Bilgin: Emel Göksu çok geniş açılımlı ve bu geniş açılımına rağmen oldukça strüktürel bir sunuşla başlattı konuşmayı, galiba bu yüzden konuşma epey iyi geçti. Bunun sonucu olarak salondan da en çok ona atıfta bulunuldu. Son sözü ona veriyorum, buyrun.

Emel Göksu: Çok teşekkür ederim güzel sözler ve tabii eleştiriler için. Hareket alnımızın daraldığını görüyorum, hareket alanımız daraldıkça da hem hırçınlıklarımız hem de sızlanmalarımız artıyor ama bu aynı zamanda razı olmuşluğu da gösteriyor bence. Yasalar bizi parsel, çevre ya da beklentiler her neyse bir müsbet alan olarak sınırlandırdıkça, biz de sızlandıkça aslında buna razı oluyoruz. Burada bizim görevimiz çok önemli diye düşünüyorum, gerçekliği çok daha farklı ve bütünüyle kavramak gerektiği için gizli biçimde de korkuyoruz bir yandan. Kendimizde yeni bir algı, yaratıcılık sitemine doğru paradigmal bir değişikliği mesleki alanlarda gerçekleştiremiyorsak bunun iki tane boyutu var demektir; bir tanesi var olan bilgimizi, algımızı terketmek istemememiz çünkü bildiğimiz başka bir şey yok, ikincisi de yeni bir bilinmezliğin, tasarım alnının, algı sisteminin, pozisyon seçiminin ya da koordinatları yeniden belirlemek zorunda olmamızın bizde yarattığı korku. Ama aslında tasarım böyle bir şey değil mi? Biraz önce Emine arkadaşım devşirdiğimiz, ithal ettiğimiz ve bir süre sonra artık giderek razı olmak zorunda kaldığımız bir mekan anlayışından söz etti. Aslında bu tek tipleşmenin nitelikleri çok daha önceki zamanlardan kalkıp geldi ve mimarlık bunun bayraktarlığını yaptı. Paradigmal kırılması da gene bu mesleğin içinden çıktı, korkumuz neden o zaman? Yani eğer bütün dünya ölçekleri, modernlikle kendi paradigmalarını yeniden eleştirip, bir strüktür tartışmasına girmek zorunda kaldıysa ve başka meslek alanlarını da bunu tartışmak zorunda bıraktırdıysa, mimarlık çok önemli bir yaratım potansiyelini kendi içinde taşıyor demektir.

Ege yeşiliyle, otuyla, yemek kültürüyle, geçmişten bugüne getirdiği gelenekleri ile gerçekten kendine özgü bir bölge. Bu sadece mekansal anlamdaki donanımının çok üst düzeyde olmasından ötürü değil, tamamen içindeki yaşamın, ambiyansın ve konseptin, gelen insanlara burada yaşamayı istetecek kadar, hayranlık yaratmasından kaynaklanıyor. Kordon başka biçimde düzenlenmiş olsaydı bile bence yine aynı duyguyu uyandırırdı. Bu o kadar büyük bir avantaj ve o kadar büyük bir ayrıcalık ki, neden şapkamızı önümüze koyup da karşı durma geleneklerimizi yeniden tartışmıyoruz? Gerçekten Salih beyin dediği gibi neden bunu tasarımın, yaratıcılığın önünde bir engelmiş gibi kuruyoruz, ben bunu yeni bir açılmın fırsatı olarak görmeye çalışıyorum.

Birkaç ay evvel Hasan beyin de sözünü ettiği Prag’daki danseden dünyayı gördüm. Ben strüktürünü ya da var olan mekan kaygıları açısından tartışmıyorum, mimari bir tartışma yapmak istemiyorum o yapı hakkında ama benim için inanılmaz, gerçekten paradigmal bir kırılmaydı bu binayı görmek. Çok şarlatanca da bulabiliriz ama sadece şunu söylemeye çalışıyorum; hepimizle alay eden bir dünya o. Dolayısıyla bir yapı bana iyi ya da kötü bir sürü şey düşündürebiliyor ve mekan kavramlarını altüst edebiliyor. Bakıyorum bu dünyaya, diyorum ki bu binanın içinde, zeminde nasıl durulur acaba? Eğer bir bina bana soru sordurtuyorsa, bir insan olarak, sokakta yaşayan bir kentli olarak yaşamıma dair bir sorgulatmaya doğru beni itiyorsa bu tasarımcının, benim algılarımı altüst ederek, beni yeniden kendimi sorgulamaya itme başarısıdır. Her ne kadar strüktürel olarak ya da tasarım açısından başarısız bulsak bile.

Bir türlü mevzilerimizi terk etmek istemiyoruz. “Alanlarımız daraltıldı ve bana mesleğimi icra edebileceğim şöyle bir parsel, bir yer düştü, artık bu mevziyi de kaybetmeyeyim bari,” razı olmuşluğudur bu, ki ben ne kendimin ne de bu coğrafyada yaşayan meslektaşlarmın buna layık olmadığını düşünüyorum. Var olanı aynen, yeniden üretme tehlikesinin dibimize kadar geldiğini görmemiz lazım. Bu süreç ister evrimsel olsun, ister devrimsel, bu coğrafyanın, bu toprağın bağrından çıkmak zorunda. Yani bu hepimizin görevi ve becerisini, başarısını sonuna kadar ortaya koymak zorunda olduğu bir durum. Bunun için de var olanlarla yetinmeden önce kendi koordinatlarımızı değiştirmemiz lazım, kendimizi küresele eklemlenmek zorunda hissetmeden, kenarda durduğumuzu ama kenarın da bir merkezi haline gelebileceğimizi görerek, kendi geleceğimizi, ufkumuzu tarif etmemiz lazım.

Tasarım sistemlerinizde yeni bir koordinat sistemi oluşturmak evrimsel olabilir; bunu bilgi birikimini, kollektif bilgiyi kullanarak yavaş yavaş yapabiliriz ya da devrimsel olabilir; bir yapıyla altüst olabiliriz. Mimarların çok büyük bir kesimi konut tasarımı yapıyor. O zaman hoşnutsuz olduğumuz halde neden hala var olan konutlarda yaşamaya devam ediyoruz hepimiz? Niye hala hep aynı şeyi yeniden, yeniden, yeniden üretiyoruz? Doğrudan kendi eriştiği referanslarla gitmek yerine, bu meslek grubunun insanlarca yürütüldüğünü dikkate alarak yani hem mesleği bilen hem de muhalefet etme geleneğine sahip olan bu coğrafyanın kenti tahlil etme becerilerinin yeniden sorgulanmasına bir başlangıç olarak ve meslek alanındaki aydınları da kendine çok fazla dert etmeyerek, bir arada çalışarak ve müzakere ederek, meslek alanları arasında yeni bir açılımın gerçekleşebileceği inancını kişisel olarak, umut olarak taşıyorum.

İhsan Bilgin: Konuşmacılarımıza ve dinleyicilerimize katıldıkları için çok teşekkür ederiz, ayrıca bu toplantıyı düzenleyen Arkitera Mimarlık Merkezi’ne ve Kale Grubu’na da teşekkür ediyoruz.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi