Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
İstanbul
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Platform toplantılarının sonuncusundayız. Toplam 9 tane şehir seçtik. Bu şehirleri seçerken ilk kriterimiz küçülen değil, büyüyen şehirlerin sorunlarını dikkate almaktı. Bu şehirlerdeki dinamizmi ve kendi içindeki sorunları ele almaya çalıştık. Bu platform başlığı altında bunları konuşuyoruz. Bu toplantılar düşündüğümden daha ilginç oldu. İlk başta amacımız şuydu; son 50 yılın kentleşme sürecini biliyoruz ve yaşıyoruz. Bunu şuna benzetiyorum. Asfaltlanmamış tozlu bir yolu olan bir kasaba düşünün, at arabası hızla geçiyor ve toz kalkıyor aniden ve etrafınızı göremeyip olanları seçemiyorsunuz. O koşullarda etraf homojen gelir gözümüze. Türkiye’nin son 50 yıl içindeki kentleşmesinde bizim bakışımızda da bu var. Bu toz bulutu içinde farklılığı algılayamadık. Benden önceki kuşak, benim kuşağım ve benden sonraki kuşak bu durumdan çok da rahatsız değildik aslında. Toz bulutunun arkasında benzer şeyler vardı ve genellikle buradan belli bir şikayet ürettik. Toz üstümüzü kirletti ama diğer yandan hepimiz dile getiremediğimiz şekilde, sükûnet içinde duran yoldan geçen at arabasının heyecanına kapıldık. Eskiden yeterince bir şey olmazken hayatımızda bir anlamda hareketlenme oldu. Bu süreçte umut anlamında payımızı aldık.

Bu toplantıların amacı, genelin içinden çıkıp biraz özelleşebilmek. Yani bu 9 farklı şehir bu süreci nasıl yaşadı? Bizim bozulma, yozlaşma diye adlandırdığımız şeyler nasıl gerçekleşti? Aslında amacımız bunların ardından başka bir terminoloji kullanıp kullanamayacağımızı görmekti. Kendi adıma çok da optimist değildim, zaman zaman pesimist davranıyordum ve umutlu da değildim. Spesifik noktaları belirleyip konuşabileceğimize dair içimde gizli bir karamsarlık vardı.

Ancak umduğumdan daha fazla özelleşebildik. Gerçekten bu kentlerin çoğunu biliyordum. Hem gördüğüm, hem de görmediğim kentlerde daha önce dile getirilenden ve zihnimde kurabildiğimden daha özel durumların olduğunu fark edebiliyorum. 10-20 sene önceki söylemlerin izini sürdüğü 2 şeyi yapmak zorunda değiliz, bunların ilki; kavruk bir şikayet durumunda olmak zorunda olmadığımızı düşünüyorum, artık şikayet etmekten öte, bir şeyleri konuşabileceğimizi düşünüyorum. Arabanın uzaklaşması gibi. İkincisi; hemen çare aramıyoruz. Bu hiçbir şehirde, konuşmacıda ve katılımcıda olmadı. Eskiden bu konuşmaların dışarıdaki hayata olabilecek katkıları üzerine kaygılar vardı; ama bu toplantılarda bununla hiç karşılaşmadım. Tabii ki motivasyonumuz var ama buradaki konuşulanlar dışarıyı hemen değiştirmeyecek. Farklı düşünmek, biraz daha iyi anlamak aslında müdahale etme başlangıcı demektir. Konuşmanın kendisini bir eylem ve hataya bir müdahale olarak kabul etmek anlamında olgun bir toplantı dizisi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca şu anlayış da kırıldı; İstanbul merkezdir, Türkiye’de her olay burada, bütün elitler buradayken taşrada hiçbir şey olmamaktadır. Taşra insanları tutucu, düşünmeyi bilmeyen insanlar olarak algılanırlardı. İstanbul’a göre taşra olan bütün diğer kentlerde böyle bir şey olmadığı görüldü. Bu anlamda her şehirde faklı bir performans vardı ama bu tür bir hiyerarşi gerçekleşmedi.

Son olarak tüm bu platformlara katılan katılımcılarla UIA sırasında bir Türkiye toplantısı düzenlemek istiyoruz. İstanbul doğası gereği bir metropol olarak üzerinde konuşulması en zor şehir. Her tarif ötekini boşa çıkarıyor. Bir tarifi bir yere, duruma göre yapınca diğerinden uzaklaşıyorsunuz. Böyle panik halinde İstanbul’un her tarafını tutmaya çalışarak ilerlemek mümkün değil. Elimizden kaçıyor olmasından dolayı üzerinde konuşulacak en zevkli şehirlerden bir tanesi.

Konuşmacılarımızdan Murat Güvenç İstanbullu, uzun süreden beri ODTÜ’de öğretim görevlisi, coğrafyacı ve şehirci. İlk sözü kendisine veriyoruz.

Murat Güvenç: “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusu zor bir sorudur. Burada mimarlık, kent, biz neredeyiz konusunda olgusal bir boyut var. İkincisi; kentleşme mimarlık olmalı mı? Üçüncü boyut; biz bu durumdaysak, bu değerleri paylaşıyorsak, mimarlık meslek pratiğinde, burada bir dönüşüm yaşanması için neler yapabiliriz?

1985’te çiçeği burnunda bir coğrafyacı olarak gözlemlediklerimden İstanbul’un nasıl olduğunu, değişim sürecinin kenti nasıl etkilediğini ve benim hayatıma nasıl yansıdığını anlatmak, genelde de İstanbul’un güzelliklerinden, değerlerinden bahsetmek istiyorum. Kendi retrospektifimde 4 tane dönem var; ilki konvansiyonel denilen bildik çözümlemelerin olduğu dönemdir. Sonra 90’larda bilgisayarların çıkmasıyla İstanbul’da olanlarla ilişkim, sonrasında İstanbul’da yaşadığım bozgunlar ve yıkımlar, en son olarak olayın olumlu tarafı, içsel çözümlemelerle bir şeyler yapmaya başladık. 1985’te ODTÜ’ye Kanada’dan proje teklifi geldi. İstanbul’da alt gelirliler için konut araştırma projesiydi bu teklif. İstanbul’un sanayi coğrafyası ile ilgili bir çalışma yapmaktaydım bu sırada. 1985’te sanayi arazisi yapacağız ama sanayinin nerede durduğuna göre bir veri yok. Bu nedenle rehberlikle başlayıp veri tabanı inşaatları oluşturduk. İstanbul’un sanayisinin hangi mahallerlerde ve ne kadar olduğuna, zaman içinde peyzaj durumundaki değişikliklere baktık ve bazı bilgiler bulduk. Bulduğumuz verilere göre, 1960’tan 1985’e kadar nüfus dağılımı Anadolu Yakası’ndan 9km dışarı kaymış. Nüfus dağılımının ağırlık merkezlerinin hareketi, kentin 3 yakasında aynı büyüklükte değil. Kentin Anadolu Yakası’nda lineer bir biçim var. 9km’lik genişleme sayesinde 25 yılda ağırlık merkezi günde 1m doğuya kaymış. Bu durum Mercedes armasına benziyor. Bu çok önemli çünkü başka iki yakalı şehirlerde kentin büyümesi ile nüfus dağılımının ağırlık merkezi kayar. İstanbul’un 3 yakasının bileşkesi hep burada kalıyor. İstanbul’un genel ağırlık merkezi, Eminönü’nün Galata Köprüsü’nün 2 ucunda gidip geliyor. Bu durum İstanbul’un tarihi merkezinin hiçbir zaman çöküntü alanı olmadığını, her zaman metropolün en yerleşilebilir yeri olduğunu gösteriyor. Bunun sanayilerle ilişkisinde ise Anadolu Yakası’nda sanayi desantralizasyonu en hızlı ve en büyük mesafelere gidiyor. Nüfusun daha az olduğu yerlerde sanayi hareketleri sınırlı oluyor. İstanbul’un Anadolu ve Rumeli yakasında sanayi peyzajları çok farklı. Bir tarafta emeğin, diğer tarafta sermayenin yoğun olduğu sanayiler var. Bunlardan sermayenin yoğun olduğu sanayiler desantralize oluyorlar. Diğer tarafta ise emek havuzundan fazla uzaklaşamayan bir grup var. Sonuç olarak; inşaat, desantralizasyon ve sanayi ile ilgili bir şeyler bulduğumuz 1991 veri tabanında uzmanlık kazanmış biriydim.

90’lı yıllarda dünya değişti. Bizim işaret ettiğimiz veriler ortaya çıkmaya başladı. Bu projenin her aşamasında çeşitli haritalarla çalıştım. Hayatımda karşılaştığım bu yenilik karşısında bir şeyler denemeye çalıştım. Bu haritalarda oluşan hataları zamanla öğrendim. Sonunda çok büyük haritalarla bunu yapamayacağımı ve toplum bilincinin oluşmayacağını anladım. Sonrasında resimlerle çalışmaya karar verdim. Bu resimlerde İzmir, Bursa, İstanbul ve Ankara’nın ortak düzenlerini gördüm ve bundan sonra da yazmaya başladım. Sosyal sınıfların birbiriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini sınıflandırdım. Ama sonunda bu kategorileri hafifletip yine bir harita çıkardım. Kentin 3 yakasında 3 tane varlıklı yol tanımlandı. Bunun üzerine 1990’da İstanbul’da 79.000 tane hanenin ve 80 tane mahallenin dağılımı oluştu. 1985-1990 döneminde İstanbul’a gelen göçmenlerden varlıklılar varlıklı yerlere, fakirler fakir yerlere yerleşmişler. Böylece İstanbul’daki kökenler haritalanmaya başladı. Örgütlü işlerde çalışanlar, örgütsüz işlerde çalışanlar ve işveren statüsündekilerin mekansal ayrımları söz konusu. Örgütlü işlerde çalışanlar Beykoz’da, Paşabahçe’de toplanmışlar.

Harita yapabilme başarısı kazanınca Tübitak’a basvurdum, İstanbul’da 1922 yılında oluşan haritaları yapmak için kıyı projesi hazırladık, bu çalışma 2.5 yıl sürdü. Şişli’den Kapalıçarşı’ya kadar olan bölgenin sosyal ve ticari coğrafyasını çıkardık. Ada ölçeğinde sokaklar birbirine karışırken, sokak ölçeğinde tüm aktivite alanları görülebiliyor. Çeşitli alanlarda çalıştık ve burada yeni bir teknik kullandık; soyut diyagramlar. Şehirdeki 600 sokağın ve caddenin toplumsal, ekonomik ve ticari haritalarını yapmaya başladık, bu çalışma yaklaşık 160 haritadan oluşuyor. Kapalıçarşı ve Balık Pazarı’nın iki kutup olduğunu ve Galata yakasında da farklı peyzajların olduğunu görüyoruz. Burada işlevsel uyumluluk ve merkezileşme ekseninde birbirinden ayrım yok. Kapalıçarşı ve Hal merkezileşmek için yarışıyorlar. Sosyal durum ile ilgili araştırmada Şişli’den Tünel’e kadar olan kısımda ilk burjuva kesimi otururdu. 1922’deki Rumları ve Musevileri gösteren teknik harita ve insanların işyerleri ve konut arasındaki hareketlerini gösteren haritalar vardı. Bu karmaşıklığın ardında birtakım düzenli işaretler de var. Ölçek ve karmaşıklık, gerçekten önemli bir problemdi ve biz bunu başarabildiysek her yerde başarılı olunur.
Bu çalışmalar sayesinde mekansal kent dilini keşfettik. İlçelerin istihdamlarının soyut haritalarını çıkardık. Zeytinburnu’nda sanayinin, Kadıköy’de finansın söz konusu olduğunu gördük. İstanbul’un sosyal peyzajında sanayi serbest ve merkez çeper zıtlığı var. Bunun sayesinde 1990-2000 senelerinde İstanbul’un peyzajı nasıl değişti bunu inceleyeceğiz. Merkez ve çeper arasındaki profil farklılaşması azalırken tüm ilçelerde sanayiden servislere doğru bir geçiş olur ve her yerde sanayiden uzaklaşma ve merkez çevre farklılaşmasına ilişkin işaretler var. Çevre ile merkez arasındaki fark ortadan kalkmış, üretim, sanayi, hizmet birbirinden ayrılmış, merkezin çevreleştiği, çevrenin merkezileştiği bir süreç, ulaştırma ve iletişimde farklılaşan bir kent var. İstanbul’un bir dünya kenti olduğunu kabul ederek hareket edersek, bu tür diyagramların mekanla olan ilişkisini anlamak kolay olur. İstanbul’daki toplumsal farklılaşmanın en çarpıcı göstergelerinden bir tanesi de; doktora ve masterlıların %70’inin, kentin nüfusunun %20’sinin oturduğu bir yerde toplanmış olmasıdır. En alt eğitim grubu bunun altında. İstanbul’da eğitim konusunda 2 ayrı ve birbirinden kopuk grup var.

İhsan Bilgin: Teşekkürler. Cem Yücel, buradaki en genç mimar. Kavranması İstanbul’dan çok daha zor olan Los Angeles’ta bir master tezi yaptı. O kentle çok soğukkanlı bir şekilde başa çıkmıştı. Buyrun.

Cem Yücel: İstanbul’da analitik inceleme yapmak çok zor. Kısaca İstanbul’un imar tarihinin dönemselliğinden, major ve minör dönemlerinden bahsetmek istiyorum. 30 dönem olduğunu söyleyebiliriz. Sivil mimarlık ve kentsel mekan açısından en önemli ve yumuşak kırılmalardan biri Menderes mimarlığı ve 1980’lerdeki Dalan mimarlığı, bunların etkisi günümüzde hala sürüyor. Cumhuriyet ideolojisinin resmi kamusal yapılarıyla dolu olan bir dönem. Modernist Cumhuriyet döneminde sivil inisiyatifte, konutlarda çok büyük bir değişimin yapıldığı söylenemez. 1950’lerde Adnan Menderes, mimarlığı şöyle tarif ediyor; “Geç Osmanlı, Cumhuriyetin Modernizmi ve Anadolu taşralısının dünya vizyonunun karışımı.” Anlatmak istediğim, mimarlığın kent üzerine toplamda nasıl bir katkısı olduğudur. 1950’de yol yapım ve yıkım dönemi söz konusudur. Aradan geçen zamanda rant ve imar boşlukları sivil inisiyatifi doldurmuştur. Böylece çevre yeniden üretilmiştir. Bağdat Caddesi buna iyi bir örnektir. 19. yüzyılda kalfayla yapı yapma geleneği oluşmaya başlamıştır. Pera bu duruma örnek olarak gösterilebilir. 50’lerden sonraki apartmanlaşmada, mimarın rolü kalfanın yapacağı işi tarif eden bir teknik adamdan öteye gitmez.

Tüm arsalar dolduğunda ve en eski, yeniden yapılandırılamayacak olan binalar yıkılmaya başladığında yeni bir dönem başlıyor. Bu dönemi 1980’ler olarak ifade edebiliriz. 50’lerde açılandan daha da fazlasıyla kentin doğuya, batıya ve kuzeye doğru büyüdüğünü görüyoruz. Örneğin Anadolu Yakası’nda sahil yolu devam ettiriliyor. Bugün Caddebostan ve Kartal’a bağlayan yollarla neredeyse tüm sahili çevrelenip kapatılıyor. Bu bölgeler daha rahat konut üretimine, spekülasyona , daha planlı ve kentsel konut tipine destekli bir şekilde imara açılıyor ve çember tamamlanıyor. Şu anda ilginç bir biçimde 80’lerde başlayan kırılmanın ne olduğunun tarifi kolay değil. 1999 depreminin süreçleri değiştirmesiyle küçük çaplı bir kırılma oldu. Özellikle 1950’lilerin vizyonunu ve gelişmesini katılımcı bir modernizm olarak düşünebilirsek, Türkiye’de ilk defa 1950’lerden sonra söz sahibi olan, yapı üretiminde devlet ideolojisi dışında geniş kapsamlı kent çevrelerinin üretilmesi sağlandı. Burada postmodernizmden erken postmodernizme kayıldığı söylenebilir. Bugün Tarlabaşı’nın yıkımı ve sonrasında oluşan yaralar işte bu dönemin izlerinden biridir. Buna 80’ler döneminin geç gelmiş bir bakışı olduğunu söylemek de mümkün.

İstanbul’da 19. yüzyıldaki çevreye bir geri dönüş var. Beyoğlu emlak açısından tekrar değerlendirildi, kentin bir dönem fakir bölgelerinden biriyken, iyileşmesi söz konusu. Antalya’daki tarihi çevrenin tekrar değerlendirilmesinin ve gelişmenin yönünün buraya kayması söz konusu. İşin kötü bir tarafı da var tabii ki. Tarlabaşı’na baktığımızda bu gelişme belirli bir kısımda bulunmaktadır. Tarlabaşı ve Yusufpaşa arasının İstanbul’un en fakir bölgesi olması söz konusu. Kent ve küçük sermaye, mimarlık aracılığıyla kendine çıkış yolları arıyor. Örneğin Anadolu Yakası’nda Bağdat Caddesi, üzerinde ağırlıklı olarak ticaret aksı ve hemen arkasında konutlar olan bir alan. Üzerinde farklı yapılar görülmeye başlanıyor. Başka bir mimari dil oluşmaya başlıyor. Bunların sayısı giderek artıyor. Eski kent ksımlarında restorasyon örneği var ve bunlar için de mimara ihtiyaç var. Buradan tekrar mimarların Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren ilk defa ve sivil inisiyatifin etkisiyle yaygınlaştığını düşündüğümü söylemek istiyorum.

İhsan Bilgin: Han Tümertekin, hep İstanbul’da bulunan, burada okumuş ve burada üreten bir mimar.

Han Tümertekin: Günümüze kadar olan çeşitli aşamalardan bahsedeceğim. Çok hızlı ve hacimli bir yapılaşma ile karşı karşıyayız. Ancak bu ağır ekonomik krizden sonra oluşan göreceli bir artış değil. Pek çok mimari büro ciddi bir tehdit ile karşı karşıya. Kişisel olarak soğuk kanlı olmaya çalışıyorum; ancak gerginliği buraya taşımayı uygun gördüm. Kuşkusuz bazı referanslara sahip büroları bu dalga vuracak ama genel olarak bütün ölçeklerdeki ofislere yansıyacak. Peki neler oluyor? Kendi iç dinamikleriyle sermaye hareketi geçti ve yapı sektöründe İstanbul’un tarihinde hiç görmediği bir yabancı sermaye yönelişi de söz konusu olacak. Bu gerginlik mimarlık açısından harika bir fırsata dönüşebilir. Risklere karşı ise İstanbul’un üzerine titrenmesi gerekir. Mimarların büyük bir kısmı da kendi mimarlığıyla bu süreci yaşamak istiyor. Nitelikli olmayan ve burayı önemsemeyecek olan bir mimari dalganın tepkisine karşı uyanık olmak lazım. Bizlerin önünde açılan bu fırsatlar dünyasını iyi değerlendirebilirsek, ilk defa mimarın, dolayısıyla mimarlığın iyi bir şeyler yapabildiği ortaya çıkacak. Kötü mimarlığa alışkınız. Ölçek olarak tek tek apartman yaptıran müteahhit bile 2. plana kayarak, geniş ve büyük ölçekli yapılanmalar dönemi başlatıyor. O zaman pek çok konut yerleşmesinin vaziyet planını o proje sahibi mimarlık büroları oluşturuyor. Eldeki herhangi bir iyi örnek tamamıyla iyi bir mimarlığın başarısı olarak düşünülebilecek. Çok sığ gelişen, çok dar hacimli, olumlu müdahaleler bu niteliksiz çevre içinde kaybolur ve görülemezken avantajın ufukta göründüğünü, hazırlıkta olurlarsa mimarların bunu iyi değerlendirebileceklerini düşünüyorum. Birkaç yıldır sonuçları ne olursa olsun İstanbul çevresindeki sorunlar başedilmez derecede vahimleşti. Bazı yerleşmelerin, en azından belediyelerinin fiziksel sonuçları ne yazık ki niteliksiz. Para ayırıp çözmeye çalıştığı bazı davranış sinyallerini görebiliyorum. Sermayeyle paralel giden mimarlıkla beraber, daha sosyal, bilinçli bir meslek sahibinin de, kayda değer, büyük ölçeklerde olmasa da, çok küçük müdahalerle problemleri çözebileceğini düşünüyorum. Basit bir iteklemeyle, küçük ölçekli mimari bir müdahalenin bile o bölgedeki toplumsal yaşantıyı oldukça olumlu etkilediğini düşünüyorum. Çözümsüzlük kapıya dayanmış ve çözmek için bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Oradaki mimari çözümün niteliğinin, durumu farklılaştırabileceği alanlar var. Bu konuya da dikkat çekmek istiyorum.

İhsan Bilgin: Mehmet Kütükçüoğlu, İstanbul’da yeni yaşamaya başlamış bir mimar arkadaşımız İsviçre, Ankara ve Los Angeles’ta eğitim görmüş ve yaşamış bir mimar. Bu farklılığı yansıtan bir perspektifle bakacak.

Mehmet Kütükçüoğlu: Dikkatimi çeken bir şeyden bahsetmek istiyorum: İstanbul’da aslında anacadde olması gerekiyormuş gibi görünen yerler ara sokaklardır. Ara sokaklardan ana arterler geçiyor. Oysa Ankara’da gayet okunaklı bir hiyerarşi vardır. Bulvar hala iyi bir şekilde çalışır. Ara sokak, ara sokak; ana sokak ise ana sokaktır. Daha sonra İstanbul’a gelince farketim ki bize anlatılan ve gözümüzü korkutan bu ulaşım problemi Ankara’dakinden daha iyi aslında. İstanbul, bu yolla alternatiflerini oluşturmayı bir şekilde öğrenmiş ve başa çıkmaya çalışmıştır. Ankara ise şu anda daha büyük bir krize sürükleniyor. Ankara’nın kuruluşundaki planlı ve düzenli yapısına aykırı bir davranış gibi görünebilir. Kent söz konusu olduğunda dinamik yapıyı kabullenmek zorundayız. Arada bu tarz olayları kabullenmek ve üzerinden düşünmek zorundayız. Ankara’da boş olması gereken yerler dolu, dolu yerlerden bir çoğunun ise boş olduğu hissi hep var. Bu çarpıklıkların içinde gelişmiş bir sivil inisiyatiften bahsedilebilir. Disiplin sınırlarında görünmeyen bütün bu bozukluklar esasında zaten varolması gereken şeyler ve eninde sonunda kendi düzen ve mantığını bir şekilde oluşturuyor. Onu diskalifiye etmek yerine ona değmek, o problemin içinden bakabilmek önemli.

Burada demokrasi meselesine geçmek istiyorum, kentlerde demokrasi ve yönetim arasında sıkı bir ilişki olduğuna inanıyorum. Demokrasi esasında formal olarak Türkiye’de yeterince uzun bir zaman geçmiş gibi görünse de yeni yeni anlaşılan bir kavram bana göre. Avrupa Birliği süreciyle bu kavrayış biraz hormonlu bir kavrayışa doğru yöneliyor bence. Kentlerin gelişmesinde de ikili inisiyatiften bahsedilebilir. Bir tanesi; kısa vadeli ve pespektifi geniş olmayan bir gelişme. Daha siyasi, fazla baskı hissetmeden oluşan inisiyatifler de var. Her an kat sayısı artırılabilir, alan kullanılabilir; bunlar tesadüfi olarak kullanılıyor. Yeni yeni demokrasinin kavranmasıyla dengelerin oluşması beklenebilir. Yavaş yavaş belli, disipline edilmiş, arkasında bir düşünce olan denge unsurlarının belireceğini ve mimarların da bu denge unsurlarından bir tanesi olacağını düşünüyorum. Bunun, eskisi gibi kaba saba, çok tutucu bir muhalefet ve problemin dışında oluşan bir unsur iken, artık ona değmeye çalışarak, teğet bir pozisyon ve yaratıcı bir bakış açısıyla bu denge unsurlarından bir tanesini oluşturacağını düşünüyorum. Bu sadece bina olarak yapılacak bir şey değil. Mimari disiplin içinde esaslı tüm aktiviteyi bina yapmak olarak görmüyorum. Disiplin kullanarak geliştirilen araçların denge organı olduğunu düşünüyorum. Yapı yapmanın bu denge unsuru içinde belli bir rolü olabileceğini, gerçekten düşünerek yapılan mimarlığın marjinal olduğunu hatırlatarak, problemleri de benimseyip daha fazla rol almaya çalışarak %1-2’lik payı rahatlıkla büyütebileceğimizi söylemek istiyorum.

İhsan Bilgin: Eşiğin imkan ve potansiyallerinden bahsettiler. Mimarlık tarihçisi ve kuramcısı, Günkut Akın’a söz vermek istiyorum, kendisi Teknik Üniversite’de öğretim üyesidir.

Günkut Akın: Şikayet etmekten kurtuluyor gibiyiz. Yakın zamana kadar Mimarlar Odası konuşurdu; çünkü o konuşmasa kimse konuşmayacaktı. Burada iki ilişki vardı. İlk tarafta biz onları suçladık. Diğer tarafta onlar bizim konuşmadıklarımızı konuştular, biz tembellik yaptık. Ama bu şikayetin bütünüyle yok olması anlamına gelmiyor aslında, salt şikayet değil ama o bir eleştiri ise işlevi var. Global kapitalizmde bütün bu yatırımlar çok daha sistemli olacak. Mimarlara daha çok iş çıkacaktır. Böyle bir şey de görünüyor zaten. Şikayeti sınırlı tutmaya çalışıyorum. Hem gelecek hayalim var hem de gelecekten de şikayet etmek zorunda hissediyorum kendimi. Dünya kenti kavramını açmak gerekirse; Çin’in tekstil ürünlerine kota konması meselesi, Amerika’da çıkan bir karardır. Haberi sunan spikerin programına, Türkiye’deki Tekstil İhracatçıları Birliği’nin başkanı konuktu. Başkan Türkiye’deki tekstilin, dünyadaki tekstilin küçülmesinden etkilenmediğini söyledi ve spiker ona boş bulunarak “Neden?” dedi ve neden de çıkmayınca konu değişti. Çin’in büyük ihracatının arkasında dünya kentlerinde emek önemli ve ikili bir yapıya sahip. Bir kısmı modernleşiyor, bir kısmı daha kötü oluyor. Türkiye, Çin tekstili ile yarışabilecek durumda olsa da, ücretlerin çok düşük olabileceğini sanmıyorum. Hızlı modernleşen kentlerde kapitalizmin bütün hızıyla kendini gösterdiği, sistemli bir mimari ve kentleşmenin olduğu her kentin, bir de diğer bir yüzü var. O da büyük yoksulluk durumu. Mimarlar açısından bir sorun daha var; kentin sunucağı mimarlıktan, kentsel mekanlardan ve onun olumlu bir şekilde üretilmesinden duyulan heyecanın sona ermesi ihtimali var.

Erken modern dönemin ütopyası aslında kapitalizmin sözcüsüdür. Türkiye’deki ütopya acaba nedir? İstanbul’la ilgili hepimizin bir ütopyası var ve bu ütopyanın buradaki mimarların bahsettiği gibi ayrıntılandırılmadığını, çok daha basit bir ütopya olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Türkiye de mimarlarla, politikacıları çeliştiren bir ütopya da “gökdelen ütopyası”. Çok etkili ve biçimsel ama aynı zamanda da zayıf bir ütopya. Bir süre sonra herkes bu gökdelen ütopyasından uzaklaşacaktır. Dünya kenti ve dünya ticaretinin içinden geçtiği kentler olarak ikiye ayırabileceğimiz global kentlerle bizi, bu ütopya bağlıyor. Eski simgeler yine kent merkezlerinde üretilirken, biz mimari bazı biçimleri, kent çevresinde kullanıyoruz. Kentsel kalite ve yaşam standartları yükselecek hatta yükselmeye başladı. Duraklar, bakımlı yeşil alanlar, kaldırımlar bu yükselmenin çarpıcı örnekleri. İstanbul için zayıf bir ütopyamız varsa, o ütopya aslında zaten Uzakdoğu kentlerinde inşa edilmiş durumda. Bir gün Kadıköy’den geçerken Haydarpaşa’da da o ütopyanın inşa edildiğini görebiliriz. Bu çok istediğimiz bir şey olmasına rağmen bir yerden sonra bizi memnun etmeyecek. Bu gelişme iki cepheli olmasa ve herkese yayılabilse, büyük yoksul bir grubun yanında, dünya standartlarında, küçük bir mimarlar grubu yer alabilse çok daha mutlu oluruz. Bu da yeterli değil, toplumsal olmayan bu ütopyadan şikayet etmek lazım ki ben ediyorum.

İstanbul’da olabilecekken olamamış ütopya “tarih ütopyası”dır. İstanbul Belediyesi’nin bütçesi Kültür Bakanlığı’nın bütçesinin üzerinde ve Tarihi Yarımada üzerinde inanılmaz bir Disneyland oluşmak üzere. Diliyorum ki kente karşı bu ilgimiz son olmasın ve bu işleri Mimarlar Odasına, korumacılara bırakmayalım çünkü buradaki ses çok daha etkili, hepimiz eleştirilerimizi yapalım.

İhsan Bilgin: Çok teşekkürler, bu konuşma, benim açılış konuşmamı tamamlaması bakımından önemliydi ve çok güzeldi. Çünkü ben yakınmayla eleştiri arasındaki ince farkı ortaya koymaya çalışıyordum, yani yakınmıyoruz, onun yerine eleştiri yapmaya çalışıyoruz. Eleştiri aslında başka bir dünya tasavvurunun ufkuyla yapılabilecek bir şey yoksa yakınmanın kavrukluğu zaten başka bir dünya tasavvurunun olmamasıyla ilgili. Eleştiri biraz daha mesafeli ve yukarıdan yapılan bir şey.

“Tarih ütopyası” kavramı da bana Walter Benjamin’in ünlü tarih tezini hatırlattı. “Bugünü kurtarmak için öncelikle geçmişin gerçekleşmemiş umutlarını kurtarmamız lazım,” diyor. Yani gördüğümüz anıtları değil, bastırılmış değerleri, edinilmiş ufukları, umutları o zamanın insanlarını hatırlayarak nasıl kurtarırız, bunu düşünmemiz lazım. En büyük ceza unutulmak aslında, onlar bir zamanlar hayal etmişler, bir şeyler yapmışlar ama günümüzde unutulmuşlar ve yok edilmişler. Biz ancak onları hatırlayarak var edebiliriz. Geçmişin büyüklüklerini hatırlamanın tam tersine, geçmişin kırgınlıklarını, şu anda ortada olmayanı hatırlamak önemli. Bu 70-80 yıldır, Benjamin’den beri, denenmiş ama bir türlü, tam anlamıyla gerçekleştirilememiş bir şekilde dünya literatürünün bir yerlerinde duruyor. Kapitalizmin gelecekte alacağı biçimi önceden görüp, heyecanlanmanın adı ütopya olmamalı. Bunu büyük bir hayal gibi ortaya atmamak lazım.

Salondan: Han bey sermayeden ve oluşan dalgadan söz etti, ben sermayenin, giderek tüketimle ilgili olarak, mimarlıkla ilişki kurduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla mimarlığın da tüketilir bir şey olduğunu ve pazarlamada da etkili olduğunu düşünüyorum ve buna karşı nasıl dikkatli olunabilir, bunu merak ediyorum. Ayrıca bu dalgadan sonra yerel bir mimarlık kimliği çıkacak mı ortaya? Günümüzde yapılan işler ne derce yerel özellikler taşıyor? İstanbul’da gördüğümüz bazı yapıları Kaliforniya’daki veya Londra’daki örneklerden pek ayırt edemiyoruz. Bunun için neler geliştirilebilir?

İhsan Bilgin: Rem Koolhaas İstanbul’daki konuşmasında, “Gittikçe daha çok ilgi görüyoruz, fakat ilgi arttıkça bizim yaptığımız iş üzerindeki egemenliğimiz azalıyor, bu yüzden de insanların neyimize baktıklarını anlayamıyorum,” demişti. Bence oldukça zekice bir ifadeydi.

Günkut Akın: Doğrusu ben hala eskisi gibi düşünüyorum, yani modern mimarlığın yerel olamayacağını düşünüyorum. Bu global kentin sorunu. Bizim hiç üzerine konuşmadığımız kelime; “kimlik” o kadar da kolay vazgeçilebilecek bir şey değil. Bütünleşme, evrensellik ideal ve iyi bir şeydir aslında. Hala kurtarılabilecek örnekler varken onları restore etmek ve korumak gerekir ama onların hayata katılabileceğinden de şüpheliyim. İyi bir restorasyonun ne olduğunu bilerek o binada oturabilecek insanlar lazım. Bu konuda düşünce üretmek lazım, yoksa çözülemez bir duruma gelecek. İstanbul Belediyesi’nin projesinde tamamen bir Disneyland zihniyeti var. Kaybolmuş yapıları tespit edip onları inşa etmek istiyorlar. Çocukluğumda top oynadığım arsada, şu anda bir Fatih dönemi camisi inşa edilmiş durumda. Oradaki kimliğin çözümü bütüne garip bir şekilde müdahale etmek değil de, tarihi çekirdeğindeki mevcudu, düzeyli bir şekilde, o bölgeyi hayatla doldurarak kurtarabilmek olabilirdi.

İhsan Bilgin: Aslında yerellikten ve kimlikten ziyade, spesifik olabilmeyi kastediyoruz. Böyle dersek birtakım biçimlerden ve kimliğin mekancıların eline geçmis terimsel halinden kurtulacağız. Yapılan bir eylem başka bir eylemden farklı olabiliyor mu? Bu farkın tarihle ilgisi olması gerekmiyor bence.

Günkut Akın: Benim o kendime yakıştıramadığım duygusal girişimim ve İstanbul’un üzerine titremek adına söylediğim şey; spesifik bile değil, interspesifik davranmak. Sadece o duruma ve koşullara göre bir çözüm üretme çabası zaten o bölgeyi bir şekilde kimlikli kılacaktır. Bir yapıyı, başka bir yerde olamayacak kadar o bölgeye ait kılabilirsem, bazı riskleri yok edersin ya da en azından minimize edersin diye düşünüyorum.

Salondan: Kimlik aslında yapılarda değil de insan yaşamındaki örüntülerde gizli. Kimliğin kendisini oluşturan şey insanın hareketleri, ticaret yapma ve yaşama alışkanlıklarıdır, bina yapma alışkanlıkları kimliği oluşturmuyor aslında. Asıl kimliği oluşturan şey bu olduğu için, bunu korumak lazım. İstanbul Belediyesi’nin Tarihi Yarımada veya Galata Kulesi çevresi için düşündükleri; İtalyan Sokağı ve esnafın yani bütün o kentsel dinamiklerin oradan uzaklaştırılması aslında çok tehlikeli, çünkü kent böyle bir durumda karakterini, sesini, dokusunu, kokusunu kaybedecek. Oraya ait tarihsel kimliği oluşturan şeyler bunlar aslında.

Salondan: Kesinlikle hazırlıksız yakalandık, çünkü mimarlar 50’li yıllardan itibaren batıl kaldılar. 80’li yıllarda tutarlı bir ofis ölçüsü oluşmaya başladı ama devletin ve bürokrasinin içinde plan üretecek kapasite açısından yeterli değildi. Çok akıllı, zeki belediye başkanları tip projelerden bahsediyorlar. Son 40-50 yıldır ucuz seleksiyonla mücadele ediliyor. Bir antremansızlık ve hazırlıksız yakalanma söz konusu. Mesela Dubai’deki örnekler dünya mimarlarının da hazırlıksız olduğunu gösteriyor. Mimarlar Odası’nda da, tekstille benzerlik kuracak olursak, mimarlığın kumaşı bozuk.

Salondan: Ben Mert Eyiler. Mimarlık ve kent üstüste binecekler mi, beraber çalışacakları mı, bu konu da karanlık bir durum var. Elimizdekinin farkına varıp bir şeyler üretmek lazım. Bu kadar insanın karamsar olması, yapıların bu kadar kötü olması düşünüldüğünde, yine de ”Biz hazırız, bu kent hazır, ileriye bakalım ve bir şeyler yapalım,” denmesi çok heyecan verici. Mimarlığın yapıldığı ve konuşulduğu, iyi ve kötü örneklerin olduğu kentlerimiz olacak. Salonda olumsuz bir tavır ve karamsarlık hissediyorum ama yine de mimarlar bu kentte hep ileriye bakıyorlar. Teşekkür ederim.

İhsan Bilgin: İlk başta söylediğimin aksine burada spesifikasyonu kaybettik galiba. İyimser olmak için bir şeye tutunmak lazım, bu toplantıda da İstanbul’a tutunalım bence. Nasıl kurtuluruz ya da sermayeyle nasıl başederiz gibi genel sorular olacaktır elbet ama İstanbul’un bize verdiği imkanlar üzerinden konuşursak, bu karanlık bulutu belki biraz dağıtabiliriz. İstanbul’u dünya başkenti yapabilir miyiz mesela?

Salondan: Ben Korhan Gümüş. Kültür Başkenti toplantısından geldim buraya, orada da ürkütücü şeyler konuşuldu. Belediye daire başkanı İstiklal Caddesi’nin projesi üzerinde çalışıyor ve onu anatacaktı bize, fakat ihale yapıldığı halde proje yoktu. Müteahhit nasıl olsa bir mimar bulur gibi bir bakış açısı var. Mimar çıkar sermayesiyle müteahhitin gölgesinde mi yer alacak? Mimar bir meta haline gelecek bunların yanında. Mimarlar kendilerini sivil toplumun bir üyesi ya da duyarlılıkları olan insanlar olarak görmekten vazgeçtiklerinde ve kendi çıkarlarını savunmak için, satın alınabilecek bir şey olmadıklarını farkettiklerinde modernleşebilirler. Kendi duyarlılıklarıyla ve benzerlilikleriyle yetinmeleri gerek ama sembolik sermaye içinde yer almak istiyorsanız, bunlardan da bağımsız olmak gerekiyor.

İhsan Bilgin: Metalaşma aslında herşeyi bir niceliğe indirgemek demek, yani spesifikasyon açısından baktığımızda geriye hiçbir spesifikasyon bırakmamak demek. Yani kısaca para anlamına geliyor. Metalaşmanın sınırına kadar gelip metalaşmadığı için bu meslek ayakta duruyor galiba. Mimarlık sadece Türkiye’de değil bütün kapitalist dünyada böyle bir ara konumda yaşamaya devam ediyor. Bu konuda İstanbul üzerinden konuşmak istiyorum. İstanbul’da mimarlık kentleşmenin neresinde?

Salondan: Dünyada bir yanda cam kuleler, gökdelenler var, sınırın diğer yanında da varoşlar var. Mimarlar kimlikli bir yapı oluşturmaya çalıştığında bile bu varoşların ve gecekonduların kentin bir yerlerinde olacağını, ve mimarların bu sürecin dışında kalacaklarını düşünüyorum.

Murat Güvenç: Mehmet konuşmasında İstanbul’daki caddelerden ve sokaklardan bahsetti. Yolların fiziksel kapasitesiyle, üzerinden geçen trafik arasında bir uyuşmazlık var. İstanbul’un yapısı hakkında söyleyeceğim şeyleri mimarların hemen anlayacağını düşünüyorum. Türkiye’nin kentleşme tarihinde çok önemli bir kırılma noktası var, bu da 1958 devalüasyonudur. Bu devalüasyondan sonra Türkiye ciddi bir şok yaşadı. Türkiye o zamanlar çok hızlı kentleşiyordu ve kentleşmenin bedelini ödemek gerekiyordu. O zamanlar cam, boru, fayans, radyatör, çivi ve yassı mamuller hep ithal ediliyordu ve Türkiye bunları karşılamak için dışarıya tarım ürünleri satıyordu. 1958’de artık bu yapıyı sürdüremez hale geldi ve ekonomik olarak battı. Bu durumdan kurtulmak için iki yol vardı, birincisi; bu yolda devam edecekti, ki etseydi daha beter bir hale gelirdi. İkincisi; elindeki bütün kaynakları yerli sanayiye yönlendirerek, boru, fayans, yassı mamul, kiremit fabrikaları kurmaktı. Bu çok ciddi bir karardı ve yeterince telaffuz etmese de Türkiye’nin aldığı karara göre; Sinan’ın yapıları ve Milli Saraylar statüsündeki yapılar hariç olmak üzere, elimizde kalan bütün sivil mimari stoğu yıkılıp yerine apartmanlar yapıldı.

Bunun sonucunda bitişik sistem bir kent dokusu oluştu ve bu apartmanlaşma içerisinde, yerleri birbirinden ayıran bir tek özellik kaldı; arkasına yeni site yapılması mümkün olan yerler ve olamayan yerler. Arkasına yeni site yapılması mümkün olamayan yerler iki taneydi. Bunlar deniz üzerine inşaat yapılması çok maliyetli olduğu için o bölgeler ve E-5 gibi büyük bariyerlerdi. Böylece E-5’le deniz arasındaki bölge kısmen yeşil kaldı. Bizim elimizde böyle üç tane öbek var, bunlardan bir tanesi Yeşilköy-Yeşilyurt-Ataköy bölgesi, diğeri Bağdat Caddesi’nde bir bölge ve diğeri de Etiler-Akatlar bölgesi. Arkasına inşa edilme durumu olduğu zaman, bunun sonu gelmiyor ve sizin sokak olarak tasarladığınız yer, arkasına yeni işlevler yüklendiği için farklı bir işlev kazanıyor. Arkasına inşaat yapılması kontrollü olan yerler olursa, bu mimarlık mesleğinin sürdürülmesinin ön koşulu olabilir. Boşluklu bir kentin neresine inşaat yapılıp yapılamayacağı, neresine ne koşulda eklentilerin yapılabileceği konusunda en azından kabaca da olsa kuralların olması gerektiğini düşünüyorum.

E-5’in üstünde varlıklı insanların yaşadığı yerler de var mesela Bakırköy’de Bahçelievler Mahallesi ama bu küçük örnekler birer istisna bence. Dr. Sema Erder, E-5’in üstündeki Pendik ve altındaki Pendik konusunda çok değerli bir çalışma yapmıştı. O çalışma benim çok dikkatimi çekti ve bu oluşumun sadece Pendikle sınırlı kalmadığını gördüm.

Salondan: Ben Ömer Yılmaz. Bağdat Caddesi’nin civarı ve bizim minibüs caddesi dediğimiz E-5’in alt tarafın hakkında sormak istediğim bir şey var. O bölgeleri bildiğim kadarıyla apartmanlar hep belli 3-5 müteahhitin elinden çıkmış ama yine de o bölgeler İstanbul’un en yaşanacak yerleridir. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Murat Güvenç: Bu sorduğunuz soru çok önemli. Aslında kimlik dediğimiz şey öznede değil ilişkilerdedir demiştik, bu açıdan baktığımızda bu cadde doğu-batı yönündeki iletişimi kolaylaştırdığı ölçüde, ters yöndeki iletişimi zorlaştırıyor ve bir eşik oluşturuyor. Sanal, görünmez bir bariyer etkisi yaratıyor ve o bariyer toplumsal ilişkileri ve geçişleri sınırlıyor. Hemen bir farklılaşma ve cadde altı-cadde üstü gibi bir bölgelenme yaratıyor.

Cem Yücel: Aslında Anadolu Yakası’nın burada bir farkı da var. Planlanmış bir kent parçası olduğu için denize paralel giden caddelere dik bypass yollar var. Bu aslında Fransızların demiryolunu yapmasıyla başlayan bir planlama süreci. Yani demiryolundan sahile doğru köşklere ve iskeleye ulaşan denize dik caddeler örgüsü var. Günümüzde o caddeler hala oldukça işlek. Her ne kadar kent kuzeye doğru paralel yollarla gelişse de bunlar hem grid bir yapı oluşturuyor hem de iskeleleri bağlayan eski caddeler oldukları için o bölgenin yaşanılırlığını arttırıyorlar. Ayrıca Anadolu Yakası kanalizasyon, elektrik ve su altyapıları oldukça eski olan bir bölge, yani çok eski bir altyapısı ve dolayısıyla geçmişi var. Bir boşlukken kentleşmemiş, önceden olanın üzerinden gelişmiş.

Mehmet Kütükçüoğlu: Ben İstanbul’un özellikle iç kısımları için bundan sonra olsa olsa düzelir diye düşünmüşümdür hep. Nasıl olsa o rasyonalite bozulmuş. Belki tekrar tekrar birçok kez işlenir, yine arada çok tuhaf dönemler yaşayabilir ama eninde sonunda düzelir diye hissediyorum. İstanbul gelişme aşamasında ve neredeyse doğal bariyerlerine bile çarpmak üzere ama bununla beraber önemli özelliklerinden biri de kendi içinden de yeniden yeniden yapılandırılmasıdır. Bu yerellik meselesinin bence biraz üzerine gitmekte fayda var.

Walter Benjamin’in bir sözünden bahsedilmişti, o sözü, modernizmi de içine katarak, yorumlamak istiyorum. Hüsrana uğramış bir şeyi yeniden restore etmek, yarım kalmış bir şeyi araştırmaya devam etmek, yeniden ele alınabilir. Modernizmin kapitalizmle kolkola verememesi, kendi doğrularını koyması ve dünyayı yöneten gücü fark edememesi yüzünden modernleşme spesifik olamaz diye düşünüyorum. Diğer bir yandan belli bir nitelikteki yapı, bir yere konduğu anda yerelleşiyor aslında. Oradaki gözlem de önemli. O binayı o yere koyma cesaretini göstermek zaten spesifik düşünmekle alakalı. Dolayısıyla bu anlamda yerellik meselesini ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

Salondan: Benim üç tane sorum var. Bu aralar Meksika’da Zapatistaların başlattığı yeniden başlamayı amaçlayan bir hareket var, acaba Türkiye’de de yeniden yapılandırma çalışmaları var mı ve olmalı mı? Olması gerektiğini düşünüyorsanız, mimari açıdan da durum bu kadar içler acısı bir haldeyken bu tür şeylerle ilgilenmelimiyiz? İlgilenmiyorsak, bunun dünyadaki değişimleri yakalayamamızda bir etkisi var mı?

Salondan: Ben Pelin Tan, sosyoloğum. Küreselleşmeyle ilgili bağımsız çalışan mimarlarımız, mekancılarımız ve emlak politikaları üzerine düşünen gruplar var. Geçen yaz Berlin’de bir toplantı yaptık ve şu anki global kapitalizme karşı bir mimarın duruşunun nasıl olması gerektiğini tartıştık. Kentsel bir dönüşüm formu sağlanabilme olasılığını konuştuk. Mimar benim, yapı yapmadığım için bu işten anlamayacağımı düşünebiliyor, oysa mimar olmanın sadece yapı yapmak olmadığını düşünüyorum ben. Mekan politikaları, küreselliğin etkileri, sermayeyle mekan arasındaki ilişki, alınabilecek etkin pozisyonlar üzerine konuşulmalı ve bu ortak iletişimin tek bir pozisyon içinde yer almasıyla mümkün.

İhsan Bilgin: Böyle demekle de her şeyi iletişime mi havale ediyoruz acaba? Bütün potansiyel iletişim kanallarına devredilince çözüm bulunuyor mu yoksa bu yaptığımız sadece gevezelik mi oluyor? Sorunun cevabı bittiği anda olay da bitiyor, sürdürülebilir sorular sormak lazım. Dolayısıyla “Küresel kapitalizme karşı çıkılabilir mi?” sorusu iyi bir soru değil.

Salondan (Pelin Tan): Bu zaten çözüm önerme anlamında bir soru değil, farklı grupların ve farklı insanların nerede müzakere edebileceği üzerine konuşmayı amaçladık.

İhsan Bilgin: Anlıyorum ama ben bu sorunun izin vermediği bir teknik meseleden bahsetmek istiyorum. “Küreselliğe karşı çıkılabilir mi”nin cevabı basit aslında; çıkılamaz. Bunu herkes biliyor, bu durumda yapılabilecek en iyi şey, bu soruyu ertelemek. Anarşizmin de bir taktiği, duruşu var. Buna karşı bir strateji değil de bir taktik geliştirmek en doğrusu.

Salondan: Aydın Polatkan, bu konuşma içerisindeki duygusal tepkiler benim dikkatimi çekiyor. “Gemi buzdağına çarptı, batıyoruz,” gerilimi hissediyorum. Murat beyin son derece keyif aldığım konuşmasında, onun coşkusunu izlemek de oldukça keyifliydi. Özellikle Günkut Akın’ın bahsettiği tarihsel ütopya ile istatiksel olmanın bazen karşıt olabileceğini düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Güzel bir bitiş oldu, teşekkür ederiz. Arkitera Mimarlık Merkezi’ne ve Kale Grubu’na da Platform Toplantıları için teşekkür ediyoruz.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi