Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
Değerlendirme Toplantısı
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Sayın konuklar hoşgeldiniz, bu toplantı bütün kış sezonu boyunca gerçekleştirdiğimiz uzun ve yorucu bir turnenin son toplantısı. Hep aynı başlık altında, hep aynı temayı işleyerek ama spesifik olarak o gittiğimiz kentin problemleri üzerinde odaklanarak, bir dizi toplantı yaptık. Moderatörlüğünü benim yaptığım bu toplantılarda farklı farklı kişilerle bir araya geldik ve tam dokuz şehirde; Diyarbakır, Antalya, Ankara, Bursa, Eskişehir, Trabzon, Adana, İzmir ve İstanbul’da toplam 35 konuşmacıyla toplantı gerçekleştirdik. Bu konuşmacıların çoğu o kentteki akademisyenlerden, mimarlardan, müteahhitlerden ve belediye yetkililerinden oluştu. Bazı konuşmacılar da Türkiye’nin geneli üzerine çalışan, düşünen İstanbullular veya Ankaralılardı. Bu toplantıların sponsorluğunu Kale Grubu yaptı, bütün organizasyonu düzenleyen ve bu işin konseptini oluşturan da Arkitera Mimarlık Merkezi’ydi. Burada bu toplantıların sonuncusunu gerçekleştiriyoruz.

Bu toplantıların moderatörü olarak bir yazı yazdım ve bu yazı Radikal’in mimarlık ekinde yayınlandı. Orada da vurgulamaya çalışmıştım; bu toplantılarda kentlerin özgün, spesifik yanlarını yakalamaya çalıştık. Bu spesifik yanlar pozitif şeylerin işareti olarak değerlendirilirler, biz bir şeyi pozitif algılamıyorsak, genellikle onun spesifik olmadığını düşünürüz. Bu durum karanlık sisli bir dünyanın içinde, her şeyin birbirine benzediği kaotik bir ortam olarak görünür. İnsan bir şeylerin biraz daha iyiye gideceğine inandığı ve kendine göre pozitif değerler bulabildiği zaman spesifikliklerini yakalayabiliyor. Yoksa bir şikayet söylemi içinde değerlendirmelerimiz eriyip gidiyor.

Bu toplantıları düzenlemekteki amacımız, kentlerimizin son elli yıl içinde geçirdiği oldukça sert süreçlerde bir kırılma noktası yakalayabilmekti. Bu toplantıların sonunda o kentin üretilme sürecini veya bu süreç sonunda ortaya çıkan ürünü değiştiremeyeceğimizi çok iyi biliyoruz. Onların nasıl iyileşebileceğinin formülünü bulmak gibi bir çabamız da yok. En azından, bu haklı negatif bakışımıza rağmen, özgün, spesifik yanları, birbirlerinden farkları olabilir mi diye baktık. Bu anlamda umduğumuzdan daha iyi bir çizgi yakaladık. Bu o şehirlerin, eskiye göre daha iyi, güzel oldukları anlamına gelmiyor ama her şeye rağmen bu karanlığın içinde de bazı farklılıklar, netlikler olabileceğini gördük. Asıl aradığımız şey, mimarlık mesleğini, pratiklerini, bütün bu kentleşme süreçlerinin içinde, nerelerde bulabileceğimizdi. Bu bakış açısı bizi daha da karamsarlaştırıyor, çünkü kendini o süreç içinde arayan mimarlara ve planlamacılara daha da karanlık görünüyor. Buna rağmen hem kentlerin son elli yılını, hem de mimarlığın onun içinde alabildiği göreli pozisyonları, hayıflanmadan konuşabildik.

Bugün burada konuşmacı olarak bulunan arkadaşlarımızın hepsi, bundan önceki toplantıların ikişer tanesinde yer almıştı. Öncelikle, bugün kentlerden tek tek bahsetmeyeceğiz, buradaki konumuz bir kentin spesifik durumu değil. Önceki toplantılarda genellemeden konuşmaya dikkat etmiştik, ama burada genel bir yorum yapacağız. Mimarlık ve planlama gibi disiplinlerin, bu realite karşısındaki spesifik pozisyonları ne olabilir, bunu konuşacağız. Mimarlık çok eski bir meslek, planlama da, mimarlık kadar olmasa da, 100 yıl öncesine dayanan, birikimleri olan bir meslek ve hala da edinilen birikimlerle donanıyoruz. Bu becerilerimizi ve birikimlerimizi ne yönde kullanabiliriz? Mimarlık ve planlama disiplinlerinin buralara, şimdiye kadar olduğundan daha fazla nüfuz etmesi için ne yapabiliriz, ne tür imkanlar ve sınırlamalar var?

Konuşma formatımız diğer toplantılarda yaptığımızla aynı, önce konuşmacılarımıza 10’ar dakika konuşma süresi veriyoruz, daha sonra salona söz veriyoruz ve ikinci tur için tekrar konuşmacılarımıza dönüyoruz. İlk sözü akademisyen arkadaşım Murat Güvenç’e vermek istiyorum.

Murat Güvenç: Öncelikle içinde yaşadığımız kentlerle ilgili konuşmak istiyorum. Kentlerin ölçekleri sürekli büyürken, bizim bu kentleri ele alış biçimlerimizin değişmesi gerekiyor. “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusunu bize bu yüzyılın başında, 1930’larda, 1960’larda veya 1980’lerde sorulduğunda, soru yine geçerli olurdu ama verilecek yanıtlar her seferinde farklı olmak zorundadır. 1900’lü yılların başında dünya nüfusunun sadece %7’si kentlerde yaşıyordu, günümüzde yaklaşık %50 ve 2030’larda dünya nüfusunun %60’ının kentlerde yaşayacağı düşünülüyor. İkinci büyük değişimse, ulus devletlerinin “territorial” devlet olma özelliğini kaybetmeleri. Kentler bu büyük dönüşüm içerisinde küresel akımların düğüm noktalarını oluşturmaya başladılar. 1990’larda bu dönüşüm, yeni toplum modelleriyle temsil edildi. Yeni modelde, kentler, küresel akımların çarpışma noktası, şiddetlendiricisi olarak kavramsallaştırıldı. Artık bu süreçte, kentlerin kavramsallaştırılması da giderek güçleşiyor. Kır-kent ayrımı ortadan kalkarken, dünya nüfusunun büyük bir kısmı kentlerde yaşarken, adına kent dediğimiz varlığı temsil etmemiz giderek güçleşiyor. Bölgelerin birbirine karıştığı yeni formasyonlarla karşı karşıya bulunuyoruz.

Türkiye’nin kentleşme sürecini dünya kentleşme tarihinin genel kategorisinden okumak riskli çünkü yerel özgünlükleri var. 1960’lı yıllarda bazı kentler Avrupa’da ve Amerika’da hızla desantralize olurken, Türkiye’deki kentler, 1990’lı yıllarda desantralize oluyor ama bizim desantralizasyonumuz yayılma, saçaklanma, “urbansprawl” şeklinde oluyor. Türkiye‘nin bu hızlı kentleşme sürecinde, demokratik olarak çok büyük bir geçiş yaşanıyor ve nüfusun çoğunluğu kentlerde yaşamaya başlıyor. Kentlerde yaşam kalitesi yükseliyor. Bu gelişmeyi otobüs duraklarının değişimi üzerinden de izleyebiliriz. Ayrıca Haliç de günümüzde eskisi gibi kokmuyor. Bildiğimiz, tanıdığımız dünya artık geride kalıyor ve bununla beraber dünyayı bilme, hissetme biçimlerimiz de değişiyor. Bütün bu değişiklikler olurken bazı şeyler de değişmeden kalıyor. Değişmeyen şeylerin başında da bizim algısal bilgisayarlarımızın yapısı kalıyor, aynı hızda değişemiyor. İnsanlar yediden fazla kategoriyi biliçli olarak işleyemez. Yediden fazla renk içeren haritaları okumakta, görsel olarak algılamakta zorlanıyoruz. Ben böyle bir durumda dört tür tepki doğduğunu gördüm. Bir tanesi kişisel, protesto eden, isyan eden bir tür tepki. İkincisi, içinde olduğu durumu tamamen yansıtıp değiştirme tepkisi, ki bu da dogmatik ve siyasi bir tepki. Üçüncü tepki, içinde bulunduğu durumu kabullenen ancak yenisini kurmak isteyen, başka bir yaşam tarzı oluşturmak isteyen bir tür tepki. Bir de benim yaptığım gibi, içinde yaşadığı ortamı anlamaya çalışan ve bu başı sonu olmayan kentleri telafi etmeye uğraşan dördüncü tür tepki var.

Günümüzde, şehirlerde herkesin gördüğü bir örgütlenme var. Bu örgütlenmeler 1990’lı yıllarda Ankara’nın mahallelerinde çeşitli anti özelliklerle öne çıktı. Bu özelliklerin Ankara’nın bazı mahallelerinde çok, bazılarında az olduğunu görürüz. Bu durum, kentleri yedi kategoriyi aşmadan temsil etmem gerektiğinde problem yaşamama sebep oluyor. İhsan bey yazısında kentleri dillendirmekten bahsediyordu, bunun için önce kentlerin temsil edilebilmesi gerekir. Kentleri temsil etmek istediğimiz zaman da böyle bir karışıklıkla karşı karşıya kalıyoruz. Son dönemde yapı örgüsünün kavramsallaştırılması mümkün olabiliyor. Aynı örüntüde, sadece sıraların ve kolonların yerleri değiştirilerek nasıl basitleştirilebileceğini görüyorsunuz. Buradaki grupları kategorize ettiğimiz zamansa kentteki mahallelerin son derece anlamlı, kendi içinde karşıtlıklar içeren profillere ayrıldığını görebiliyoruz. Bu profillerle bazı bölgelerde, bazı kategorilerin çok, bazılarınınsa az temsil edildiğini görüyoruz. Yani kentlerdeki, görünen karmaşıklığın ardında, okunabilir yapıları izlememize olanak sağlayan yeni çözümleme tipleri oluşmaya başlıyor. Bunlar soyut reprezantasyonlar ve otomatik olarak kent haritalarına dönüştürülebiliyorlar. Bu kent haritalarında da kentteki karşıtlıklar rahatlıkla okunabiliyor.

Ben bu yeni temsil dillerinin önemli olduğu kanısındayım. Bizim keşif alanlarımızı belirlemek konusunda geliştirilmiş üç tane modelimiz var ve üçü de aynı öğelere değiniyorlar. Biri kişisel baskılara, ikincisi toplumsal baskılara ve üçüncüsü de temsil araçlarına değiniyor. Öğrendik ki bilim adamları, geleneksel epistemolojinin bizim inanmamızı istediği kadar özel insanlar değiller ama toplumsal epistemolojinin söylediği kadar özel olmayan insanlar da değiller. İkisi de önemli ama asıl bilimi yapan, temsil araçlarının kendisidir. Temsil araçları, hem bilimsel, hem de toplumsal eleştirileri bünyesinde barındıran yeni dinamikler yaratabiliyorlar. Ben de kendi çapımda böyle kent haritaları yapabilmeye başladım. Tesekkürler.

İhsan Bilgin: Çok teşekkür ediyoruz Murat Güvenç’e, şimdi sözü Emel Göksu’ya veriyorum.

Emel Göksu: Çok teşekkür ederim. Nisan ayında, İzmir’de yapmış olduğumuz toplantıda bazı tespitlerde bulunmuştum. Bu dört tespitimin açılımını yaptıktan sonra, “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusunun cevabını nasıl verebileceğimizi tartışmaya çalışacağım. Tespitlerimden bir tanesi daha dünya ölçeğinde bir tespitti. Kentin yerel büyüme ölçeğinin tamamen modernlik çerçevesinde ve sermayedeki süreçlerin çerçevesinde belirlendiğini ve sınırlı zamanda ve mekanda, sonsuz kârla, sınırsız üretime dair belirleyicilerin, kenti ve mimarlığı tarif etmemizde, ekonomik yönden de bir bakış, algı ve beynimizde üst felsefi etimolojik görüntü oluşturduğunu söylemeye çalışmıştım. Dolayısıyla mal, mülk, sermaye, kent ilişkileri tamamen bu zaman-mekan akışkanlığı içerisinde algılanıyor, tasarlanıyor ve planlanıyor. Birinci tespitim buydu.

İkinci tespitim daha ulusal ölçekte, Türkiye’ye yönelik bir tespit. Bir yandan birinci tespite ilişkin bütün gerçeklikler yaşanıyor, yani mal, mülk ve sermaye akışkanlığı içerisinde kentten beklentiler tertipleniyor, öte yandan kent sınırsız şekilde saçaklanarak, önüne tarih, kültür, ne gelirse yağmalayarak gelişiyor. Ama bunun sonucunda da, bütün bu görev tarihinin bize yaşattığı deneyimlerden sonra geldiğimiz bugünkü noktada sıkışıp kalıyoruz. Planlama, sınıra dayanmış kentlerin yenilenmesiyle, dönüştürülmesiyle uğraşmaya başlıyor. Mimarlık da parsel ölçeğindeki taleplerin çapıyla sınırlanıyor. Ulusal ölçekteki tespitim de bu.

Üçüncü tespitim daha yerel, İzmir’e yönelik bir tespitti. Kuşkusuz dokuz kentte yapılan toplantıların her birinden kendime özgü yeni deneyimler, sonuçlar çıkarıyorum ama İzmir deneyimi öğretici olduğu ve bize katkı sağlayacağını düşündüğüm için, kısaca bu tespitimden de bahsetmek istiyorum. Bulunduğu bölge itibariyle çok özel deneyimlerden geçmiş bir şehir İzmir, dolayısıyla genel olarak merkeze karşı, kenarda duran bir pozisyonu var. Bu günümüzde çoğunlukla demokrasi geleneğiyle açıklanıyor ve bir muhalefet bilgisi var. Bunun kazandırdığı, kentsel, mekansal, toplumsal ölçekte önemli bir bilgi birikimi var. Bu bize yeni deneyimler için potansiyel oluşturuyor. Öte yandan, genişlemeye karşı muhalefetini ortaya koyan gruplar; “Biz toplumun tamamını temsil ediyoruz, toplumsal bir temsil kabiliyetimiz var,” diyebiliyorlar ama bu şekilde muhalefeti sürdürdükleri takdirde ve bu bir deneyim ve öğreti olarak da yaygınlaşmaya başladığı zaman tasarımın, mimari açılımın, mesleki deneyim ve pratiklerin önünü kesen bir muhalefet biçimi olarak algılanıyor. Yani muhalefet temsil kabiliyetini yavaş yavaş yitirmeye başlıyor.

Dördüncü tespitim; böyle bir muhalafet etme, tavır geliştirme geleneği bize bir bilgi ve deneyim kazandırıyorsa, tasarım ve planlama bir anlamda bugünün bilgisine tanıklık ediyor demektir. Acaba toplumsal algıyı yeterince doğru değerlendiren ve buradan yeni potansiyellere doğru yönelen bir devrimci açılım da gerçekleştirebiliyor mu?

Bu dört tespitim, İzmir’de yaptığım tespitlerdi, buradan devam ederek ilerlemek istiyorum. Aslında modernite, mekan üzerindeki birikim arayışlarını zenginleştirmeyi ve ekonomik birikimi artırmayı hedefliyor. Bir yandan kâr motivasyonunu artırmak için mekanı sistematikleştirmek ve diğer yandan içindeki yaşama biçimini motive etmek için de zenginleştirmek zorunda. Yani mekan yoluyla toplumu, toplum yoluyla da mekanı ayrımlaştırdığı sürece, sermaye birikim süreci içerisindeki kâr marjı artacaktır. Sınırlı zamanda ve mekanda sınırsız üretim, fabrika üretimi gibi tektipleştiğinde gerçekleşebilecek. Rahatsız olduğumuz nokta da burada başlıyor. Tıpkı İhsan beyin yazısının başlığında olduğu gibi; “Kentler Farklı, Apartmanlar Aynı”. Dokuz ayrı kentte dokuz farklı tartışma yapılıyor ama sonuçta böyle bir başlık ortaya çıkıyor. Modernite her ne kadar, kenti, içindeki toplumu, mekanı ve insanı aynılaştırmaya çalışsa da, dokuz ayrı kentte dokuz ayrı tespit yapıyoruz. Mekanlar aynı ama içindeki insanlar, onların yaşamları ve kentler farklı. Yani her bir yerleşmede, mekansal parametreler halinde olsa bile yaşadığımız ve hissettiğimiz, oradan çıkardığımız yaşam deneyimleri farklı.

Toplum dediğimiz şey, aslında bir yandan algıyı aynen yeniden üreten, kendi iç güzelliklerini çok yavaş çalıştıran, dıştan bir etki olmadığı sürece kendi evrimsel sürecini çok yavaş geliştiren bir olgu. Mekanın çok hızlı gelişmesine, içinde bu kadar baskın, hiyerarşik bir duygu olmasına rağmen, yaşam kendi etniksel çizgisini aynı şekilde sürdürüyor ve bunun farklı algılanması da toplumun yaşam pratiklerinden kaynaklanıyor. Modernitenin belki de en keskin parametresini içeren Kordon’dayken İzmir’de olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. Kordon başka bir şehirde tasarlanıp yapılmış olsaydı öyle kullanılmazdı çünkü orası İzmir’in toplumsal karakteriyle ve pratikleriyle yaşanıyor. Toplumda algının aynen yeniden üretilmesine yönelik durağanlıklar var ama öte yandan toplumun, gelişmekte olana karşı, onu durdurmaya çalışan ya da yavaşlatan bir fren gücü de var. Bu fren gücü zaman zaman olumsuz olarak nitelenebilir ama zaman zaman da bir muhalefet etme geleneği biçimine dönüştürülebilir. Acaba yeni dinamiklerin ortaya çıkmasında, yeni pratikler oluşturulabilir mi?

Dikkat ederseniz, mekandan bahsederken, birden insandan bahsetmeye başladık. Yani plancının ve mimarın nesnesi “mekan” olmaktan çıktı ve bir özne olarak “insan” önem kazanmaya başladı. Bunu hakim bir paradigma haline getirmeyi öneriyorum. Artık mimarın ve plancının nesnesi “insan” olduğunda, biz mimarlığın, yaratıcılık, beceri ve tasarım bekleyen söylemler yönüyle daha fazla ilgilenmeye başlıyoruz. Söylemler dediğimizde büyük ölçüde tasarımın ve planlamanın siyasileşmesinden, zaten içinde var olan siyaseti açık bir şeklide ortaya koymaktan bahsediyoruz. Bunu bir ölçüt ve parametre olarak, hatta bir paradigma olarak düşündüğümüz ve dinamik bir yaratıcı unsur haline getirdiğimiz zaman, yeni açılımlara doğru gidebiliriz diye düşünüyorum.

Bizim mimarlık ve planlama söylemimizin siyasallaşması, farklı tavır alışlarla ve yaygın mücadelelerle gerçekleşebilir. Bu da kollektif bir kurgu gerektirir ki bu kollektif kurgular her zaman işlemiyor. Herkesin mevziler tarif etmesi gerektiğini iddia ediyoruz. Mevziler tarif ederek mücadele etmenin faydası nedir? Küçük zaferler kazanmanın kısa vadeli mutluluğu ve doyumu yaşanır. Geniş ve yaygın mücadelelerin sonuçları daha uzun etkilidir ama küçük mevzilerin sonuçları daha kısa sürede alınabilir. Dolayısıyla bunun getireceği tatmin, bir motivasyon olabilir diye düşünüyorum. İkincisi, kısa vadede sonuçların geri dönüşümlerini yapıp, söylemin ve siyasetin yeniden kendini hedeflemesi ve geliştirmesi sağlanabilir. Üçüncüsü, toplumsal bir mevzi bilgisi oluşmaya başlar ve bu geleneğin gücünü oluşturan bir deneyim birikimi olur. Açılım istenirse örneklerle açıklarım. Teşekkür ederim.

İhsan Bilgin: Çok teşekkür ederiz Emel Göksu’ya, kendisini tatmin eder mi bilmiyorum ama kendisinin konuşmalarından ben şunu anlıyorum; çelişki aslında dirençtir. Sorunsuz sermaye akışı aslında dirençsiz bir şeydir ama çelişkinin çıktığı her noktada farklılık doğar. Gördüğümüz bütün bu şehirlerin aynı görünmelerine rağmen, farklı olmaları ve onların direndikleri noktaları görebilmemiz kadar, bizim de direnebilmemiz için oradan bir el alma işaretidir diye, anlıyorum ben. Çelişkiyi ortadan kaldırılması gereken bir fenomen olarak gören pozisyonlar ise tam tersine konformisttir. Okuduğunuz yazılara, konuşmalara dikkat edin, bir çelişki tarif edilir. Bunlardan birini ortadan kaldırmak üzere yapısını kurduysa eğer o aslında sadece sonsuz bir akış istiyordur. Sonsuz akış da bir 19. yy sınıfsız toplum ütopyası gibi başka bir dünya görüşü de olabilir ama bugün böyle bir sınırsız akış istemek, aslında sermaye akışının önündeki bütün dirençleri kaldırmak istemekten farksızdır bana göre. Hayıflanmadan mimarlık konuşmanın yolu, çelişkiyi fark etmek ve çelişkilere yaslanmaktır diye düşünüyorum ve sözü Emre Arolat’a veriyorum.

Emre Arolat: Teşekkür ediyorum. Bundan önceki kentlerde hep spesifikleşmeye çalışmıştık. O kenti okuyup, değerlendirip, onun spesifikliği üzerinden konuşup düşünmeye çalışmıştık. Bir yerden sonra genellemek zorunda kaldığımız durumlar oluyordu. Bugün biraz daha rahat bir şekilde genelleyerek konuşabiliyoruz. Burada da spesifiklik önemli olmaya başlıyor.

Aslında başından beri bir şey önermemeye sadece bu kentler üzerinde biraz düşünmeye ve düşünce üretmeye konuşlanmıştık fakat Emel Göksu’nun açtığı kanal sayesinde, bir şeyler önerebiliriz diye düşünmeye başladım. Benim de girmek istediğim kanal buydu, tüm dünyayla çatışmak yerine kendi bulunduğumuz pozisyon üzerinden düşünmeliyiz. Bu kentlerde sorunlar çok geniş, çözülemez gibi görünüyor ama biraz düşündüğümüzde, “Burayı merkezi çözelim, kenarda bir duvar oluşturalım, çevreye doğru yeşil bantlar koyalım, arkasında az katlı konutlar olsun,” demeye başladığımızda, şehircilik dersi anlamında birtakım şeyler aklımıza geliyor. Sonra bir bakıyorsunuz hiçbir hesap çarşıya uymuyor, hiçbir şey sizin düşündüğünüz gibi gelişmiyor, iyiki de gelişmiyor. Gelişmesi için çalışılmış birtakım örnekler var dünyada ve bunların hiçbirinin işlemediğini görüyoruz.

Bugün kentlere baktığımızda böyle büyük bir dejenerasyonun gerçekleşmesi mümkün müdür, hatta genellenebilir mi diye düşünülebilir, taktiksel olarak hayır. Tabii kendi bulunduğum noktadan konuşmak çok kolay çünkü ben planlama değil, mimarlık yapıyorum, yani parsel ölçeğinde çalışıyorum ve parsel ölçeği bence çok yeterli bir ölçek. Mimarlığın, parsel ölçeğinde dahi, neredeyse hiç talep edilmeyen bir meslek olduğunu göz önüne alırsak, o ölçekte işin kotarılması ve belediyenin normlarına uygun projelerin yapılması mimarlık için genellikle yeterli olan bir durumdur, çok az kişiye bunların dışında bir talep gelir. Biz, proje yapan mimarlar, hep biraz hayıflanırız ve “Çevre o kadar kötü ki burada ne yaparsam yapayım olmaz,” gibi bir genel söylem vardır. Bence yanlışlık, problem tam burada başlar, aslında her şeye rağmen parsel içerisinde ne gerekiyorsa o yapılmalıdır. Olabildiği kadar, kendi parselinizin içinde derinleşmelisiniz ama bu sizin, kentin diğer taraflarıyla ilginizin olmadığı anlamına da gelmez. Siz düşünmeyi sürdürürsünüz, karşınızdaki binayı veya yolu da hayal edersiniz ama kendi parselinizin içinde bir pozisyon alır ve bu pozisyonu da sonuna kadar savunursunuz. Bizim, yani proje yapan mimarların böyle bir duruşunun olabileceğini düşünüyorum.

Bundan kısa bir süre evvel, Serbest Mimarlar Derneği, İstanbul Şubesi’nde İstanbul’la ilgili bir ütopya olduğuna dair bir laf çıktı. Ben oldukça garipsemiştim, itiraz ettim. “Senin hiç ütopyan yok mu kentle ilgili?” diye kızdılar. “Bütün serbest mimarlar İstanbul üzerine ütopyalarını çizsinler,” dendi. Ütopya, bir anlamda, çizilebilecek bir şey değildir, bir süreklilik ve iyi bir süreç ister. Bir şekilde bu yapılmadı, yoksa bugün öyle bir sergiyle karşılaşacaktınız. Yani bu parsel içinde alınan pozisyonun dünya için çok önemli olduğunu söyleyebilirim.

İhsan Bilgin: Aslında bugünlerde çok moda bir terim var, kent plancısı tabiri bir metafor; akapunktur meselesi. Hatta bu konuda NTV’de bir canlı yayına çıkıp konuştuk. Yani vücudün tümüne değil de bir noktasına müdahale ediyosunuz ve bu bir tedavi yöntemi oluyor. Emre Arolat’ın söylediklerinden biraz bunu anlıyorum. Tabii bunun çok kullanıldıkça devalüe olması tehlikesini de göz önünde bulundurarak, uluslararası akapunktur sergileri açılmaması ve bu kavramın her yerde kullanılmaması dileklerimle sözü Aykut Köksal’a veriyorum.

Aykut Köksal: Doğrusu benim burada söyleyecek büyük laflarım yok ama kafamda bazı sorular var. Bu toplantıların genel bir adı var; “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?”. Bu sorunun arkasında da söylenmek istenen şöyle bir şey var; günümüzde mimarlığın ürettiği bilgi kentlerin neresinde? Bu sorunun biraz daha arkasına gidersek; mimarlık günümüzün kentlerine ne veriyor? Bir adım daha öteye gidersek, ki bazılarımız gidecektir; acaba mimarlık günümüzün kentlerine ne öğretebilir? Ben bu soruyu tersine çevirmeyi öneriyorum; acaba mimarlık, bugünkü kentlerden ne öğrenebilir? Bu sorunun peşine düşebilir miyiz?

İlk iki konuşmada kent ekseninden mimarlık eksenine gelindiğine göre, ben de konuşmamı mimarlık eksenine kaydırmaya çalışacağım. Doğrudan doğruya mimarlığın kendi içinden bakarak, bu kentlerden ne öğrenip öğrenemeyeceğimizi merak ediyorum. Murat Güvenç, benim her seferinde bir şeyler öğrendiğim konuşmalarından birini daha yaptı. Hep üzerinde durduğu, altını çizdiği bir şey var, diyor ki; “Siz dışarıdan baktığınızda burada bir kaos görürsünüz ama aslında bunun arkasında bir düzen bağıntısı var, bir algoritma var. İşte ben bunu okumaya, ortaya çıkarmaya çalışıyorum”. Bunun dışında da bir şey söylemiyor, bize bir ders de vermiyor ve ben bunu çok anlamlı buluyorum. Peki biz kent ölçeğinde, Murat’ın söylediğini mimarlığın kendi özgün alanına taşıyarak ne öğrenebiliriz? Eğer okursak ne görebiliriz? Bununla ilgili çabamız ne? Bu soruyu anlamlı buluyorum.

Dokuz kentte yapılan toplantılardan sadece Trabzon’dakine katılabildim, Adana’ya da gidecektim ama rahatsızlandığım için katılamadım. Bu dokuz kente gidildiğinde şunun görülmesi çok aşikâr; bir yandan her birinin özgül gerçekliği, sorunları, bir yandan da hepsini birden bugünün kenti kılan aynılaşma, tektipleşme. Bütün bunlar bize anonim bir bağlam sunuyor. Bu kentlerin bütününe ait özgül bir diğer durum da; bir yandan kendi özel tarihleri, diğer yandan Türkiye’nin tarihi. Bu açıdan baktığımızda, bir tür anonimliğin başka türden bir anonimliğe dönüştüğünü görüyoruz. Yani batıda modernleşmenin araya soktuğu müdahale parantezini yaşamamış kentlerle karşı karşıyayız. Bu en son geldiğimiz anonimleşme noktasının da iki ayağı var, bir ayağı, küresel dünyanın birbirine benzer kıldığı, bütün dünya kentlerinin yaşadığı sorunların, Türkiye’deki pek çok kentin sorunlarından çok da farklı olmaması ve bu türden bir aynılaşmanın tanımladığı bir anonim bağlamın varlığı. Giderek sermayenin de böyle olmasını talep ettiği, hatta bir tür sorunsuz yol olarak önerdiği, yapı üretimiyle birlikte desteklediği bir anonim çerçeve var. Bir de bundan bağımsız olarak adeta kendisini kendindenliğe teslim etmiş bir anonim bağlam var. Bu ikisi de son derece akışkan, iç içe geçmiş durumda ve büyük kentlerin çevresinde rahatlıkla görülebilir. Kendiliğinden olan anonimlikle, sermayenin taşıdığı, küresel olanın bir parçası olarak kendini gösteren anonimlik alabildiğine iç içe geçmiş durumda. O zaman yeniden soruya dönelim. Buna karşı yanıt üretirken bizim tanımladığımız mimarlık bilgisi ne derece geçerli? Bizim tanımladığımız mimarlık bilgisi, bunun karşısında giderek kendini marja mı itiyor ve bu yüzden de hiçbir şekilde buna değmeyi başaramıyor, yoksa buna değmek için kendi bilgi alanını yeniden gözden geçirmesi mi gerekli? Yani gündelik olanla bir çelişki yaşıyor mu, yaşamıyor mu? Bence yaşamıyor, aslında ortada bir çelişki de yok çünkü değmiyor. Peki buna değmesi için yeni baştan, eğitimden başlayarak kendi alanını ve bütün o üretim bağlamını, giderek kendi uzmanlıklarının ve formasyonunun kentle olan ilişkisini nasıl tanımlamalı? Bence asıl üzerinde durmamız ve bir yerden irdelemeye başlamamız gereken anlamlı soru bu diye düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Çok teşekkürler. Galiba bu önemli bir nokta, tersinden söylersek çelişki yaratamamak, direnç de yaratamamak oluyor. Temas etmek, bozulmaya razı olmak ve ondan sonra bozulma şansı doğabiliyor. Mimarlığın bunun neresinde durduğu epeyce tartışmalı bir konu olabilir. Genel olarak belki mimarlıktan da söz edilemez, evrensel olarak baktığımızda farklı pozisyonlar var. Bu farklı pozisyonlar, çok zengin açılımları olan bir şey. Bugünkü konumuz olmadığı için buralara kadar gelemeyiz ama en azından akıllarımızın bir yerinde tutup, başka bir yerde, başka bir şekilde konu edebiliriz. Ben şimdi sözü Hasan Özbay’a veriyorum.

Hasan Özbay: Kentlerin, sokağıyla, meydanıyla, yoluyla, bahçesiyle fiziki oluşumları benim bir mimar olarak ilgimi çekmiştir. Ben mimarlık hayatıma planlama eylemiyle başladım. Şu andaki ortağım İller Bankası’nda planlama formasyonu içerisinde planlama yapıyordu ve biz beş sene kadar sadece planlama yaptık. Şöyle bir planlama modeli var; önce bir ana fikir etüdü yapılıyor ve kentin özellikle nüfus projeksiyonu olarak gelecekte ne olacağı tahmin edilmeye çalışılıyor. Bilirsiniz genellikle Ankara örneği verilir, Ankara’nın nüfusunun 1960’larda 300 bin olması beklenirken çok kısa zamanda kendini aşmıştır. Doğal olarak siz bir kenti planlarken oraya bir nükleer santral yapıldığında ne olacağını bilemeyebilirsiniz. Bu tür beklenmedik veriler her zaman mevcuttur. Mesela İnegöl’ü planlarken nüfus projeksiyonu yapıldı ama öyle bir sonuç çıktı ki; kentteki boş ev sayısı hiç yeni bir yapı yapılmasını gerektirmiyor. Kent merkezinde eski yapı stoğu var ve bunlar zamanla terk edilmiş ve kullanılmaz hale gelmeye başlamış. Onlar restore edilse, onarılsa veya bir şekilde kent mekanında kullanılır hale getirilse, kentin büyümesine bile ihtiyaç olmayacak.

Ben nüfus artışıyla ilgili büyükşehir belediyelerinde ve kent merkezlerinde ne olduğunu merak ettim. Örneğin bakıyorsunuz İstanbul 1985 yılında 5,5 milyon nüfusa sahipken, 6,5 milyon olmuş, derken 9 milyon gibi bir nüfus patlaması yaşanmış. İstanbul 1985-1990 yılları arasında yıllık 228 bin kişi artmış, 1990-2000 yılları arasında da yıllık 218 bin kişi artmış. Ankara için bu sayılar 1985-1990 yılları arasında 55 bin, sonra 64 bin olarak görünüyor. İzmir için daha pasif olarak 50 bin kişi görünüyor. Trabzon’un nüfusunun da bu yıllarda 200 bin civarında olduğunu görüyoruz, demek ki her yıl İstanbul’a Trabzon kadar insan geliyor ve bu kadarlık bir kent mekanı ekleniyor. Doğal olarak siz bu yeni kent mekanını ya planlarsınız, arkasından da Emre’nin bahsettiği gibi parsel ölçeğinde çalışmalar başlar ya da kent kendiliğinden oluşur. Burada planlama otoritesinin veya yerel otoritelerin, kentin aşırı yüklenmesini karşılayabilmeleri lazım. Yani biz kentleri ya planlarız ya da kent bir şekilde oluşur.

Bizim kentlerimizdeki bu yoğun nüfus artışını hiç bir batı kentleşmesinde görmüyoruz. Batı kentleşmesini özellikle söylüyorum çünkü bizim idealize ettiğimiz mimarlık ve kent mekanını hep oradan refere ediyoruz. Mesela Amsterdam’ın veya Stuttgart’ın nüfusuna da her yıl 200 bin kişi eklenseydi ne olurdu, nasıl başa çıkarlardı, merak ediyorum doğrusu.

Aykut Köksal: İki yıl önce bir toplantıda Marsilya Koruma Kurulu Başkanı, Marsilya’daki korumayı nasıl başardıklarını anlatıyordu. 20 yıllık süreçteki büyük başarılarından bahsediyordu. Marsilya’nın nüfusunun o son 20 yılda ne olduğunu sorduk, 150 bin arttığını söyledi.

Hasan Özbay: Bir örnek de ben vereyim; bir sergi açılışı için Almanya’ya gitmiştik, orada bir kasabada belediye başkanı bizi karşıladı. 20 bin nüfuslu bir yerleşmeymiş, “Önümüzdeki yıl nüfusumuz 6 bin kişi artacak, bir yüzme havuzu ve iki park daha lazım,” dedi. Yani onların sorunlarıyla bizimkiler çok farklı.

Bizim örneklerimize geri dönecek olursak, mesela Ankara’nın gecekondu bölgelerinde, bir gecekondu hayranı gibi veya nostaljik bir perspektiften bakmak istemiyorum ama bu ellenmemiş bölgelerde hoş bir özellik var. Bazı normlarda bunlar bahçeli evler standardına geliyor. Doğal olarak altyapı problemleri var, yapı kaliteleri çok iyi değil ama biz mimar olarak bu alanlardan bir şeyler öğrenebiliriz. Ben İstanbul olarak konuştuğumuz yerin aslında İstanbul’un çok küçük bir kısmı olduğunu iddia ederim. İzmir için ve başka bir çok kentimiz için de bu böyle. Gecekondu alanları yeni kentsel dönüşüm olanaklarıyla, çeşitli imar ıslah planları, imar mevzuatları becerisiyle ve biz mimarların parsel bazındaki çalışmalarıyla gelişip kalkınıyorlar.

Ben 20 yıldır Ankara’da mimarlık eylemi içindeyim, üç tane apartman yaptım ve üçünü de mal sahibinin kendisinin kullanması için yaptım. Yani buradaki kitle olarak biz, bir açıdan Türkiye’deki mimarlığı temsil etmiyoruz, bu yapılanma bizim dışımızda gerçekleşiyor. Arada tabii birtakım büyük grupların yaptığı çalışmalar, yapılaşmalar da var ama bunlar da mekan içinde çok farklı davranmıyorlar. Bu gördüğünüz fotoğrafta ortada Rahmetli Karaaslan’ın Yamaçevler Sitesi, en sağda Murat Artu’nun sitesi, solda MNG’nin Holding Binası, sağda da büyük bir grubun yapmış olduğu konutlar görünüyor. Mesela burada çok büyük bir holdingin çatı arasını kullanabilmek için eğimi ve planlama şartlarını nasıl zorladığını görüyorsunuz. Bu örnekler biraz umutsuz bir görünüm sergiliyor gibi ama bunu da bir parça kabul etmemiz gerekiyor, çünkü kentin oluşum dinamikleri bizim tasarım perspektiflerimizle pek kavranacak gibi görünmüyor. Kenti planlayıp, üzerine de plan disiplini çerçevesinde yapılar yapmak gibi idealize ettiğimiz model biz de çalışmıyor, aslında dünyanın bazı yerlerinde de çalışmıyor. Geçenlerde Pakistan’da benzer bir konuyu anlattılar, İslamabad çok disiplinli bir kenttir, kentin planlanan alanları aşırı değer kazandığı için yapılaşma orada değil planlanmamış alanlarda oluyormuş. Buna benzer örnekler Türkiye’de de çok sık yaşanmıştır. Mesela kenti planlıyorsunuz, orada rant değeri artıyor, bu sefer kent başka yerde gelişiyor ve planlama hep arkasından geliyor.

Aslında bu fotoğrafların daha güzel ve artistik olanları çekilebilirdi, ben özellikle durumu vurgulamak ve egzajere etmek için daha itici olanlarını seçtim ama üzücü olan şu; biz Türkiye’deki mimarlık disiplini olarak, kentin planlama ve oluşum süreçleri içinde çok az bir rol oynuyoruz. Ben problemi burada görüyorum ve bundan sonraki etapta salondan gelen görüşlerle devam edebiliriz diye düşünüyorum. Teşekkürler.

İhsan Bilgin: Hasan Özbay’a teşekkür ediyoruz. Kuşkusuz bizler-onlar, batı-doğu veya erken modernleşmiş, geç modernleşmiş coğrafyalar diye ayırmak anlamsız değil ama kağıtlar başka türlü de karılabilir. Mesela Stuttgart’la Marsilya’yı değil de; Stuttgart’la Eskişehir’i, Trabzon’u bir kenara koyabiliriz. İstanbul’la, Londra’yı, Paris’i, Hong Kong’u başka bir yere koyabiliriz. Zannediyorum böyle bir sınıflandırma bize başka bir şey söyleyecek. Batı-doğu ayrımı yaptığımız anda bütün bunlar aynı görüneceklerdi, halbuki İstanbul’la Eskişehir’in çok ciddi bir farkı var. Bu anlamda, Marsilya’yı değilse de Stuttgart’ı iyi bilen birisi olarak, Eskişehir’le Stuttgart arasındaki farkı anlamamız bize daha çok şey söyleyecek diye düşünüyorum. Oradaki nüfus artışıyla, Trabzon’un nüfus artışı arasında bir fark yok, aşağı yukarı aynı artış var. Tabii her şey nüfusa endeksli değil, başka bir sürü parametre var. Şunu da söyleyeyim; Stuttgart mimari açıdan, mimar ve plancı marifetinin daha fazla olmasına rağmen, bu fotoğraflara çok yakın görüntüler veren, Stuttgart’lı olmayan hiçbir Alman’ın yaşamak istemeyeceği bir şehir. Mimarlık Tarihi kitaplarında hep Weissenhof’u görüyoruz ve onların üzerinden bir Stuttgart hayal ediyoruz, oysa ilgisi yok. Başka türlü sınıflandırmalar da, parsel ölçeğinde bile, direnç amacıyla düşünürken işimizi kolaylaştırır. Bu batı-doğu ayrımı galiba önümüzde bir engel oluyor. Yani onu bir unutup, tekrar hatırlasak galiba daha iyi olacak diye düşünüyorum ve sözü Nevzat Sayın’a veriyorum.

Nevzat Sayın: Konuşulanların çoğuna katıldığımı söylemeliyim. Söyleyeceklerimden önce burada geçen birkaç cümleyi tekrar etmek istiyorum: “Ortaya çıkacak ürünü değiştirme şansımız yok”, “Mimarlığın elli yılı içinde mimarların rolü neydi?”, “Gerçeklik karşısında mimarların pozisyonu ne olabilir?”, “Aynılaşma”, “Mimarlık günümüzün kentlerine ne öğretebilir ya da onlardan ne öğrenebilir?”, “‘Faust in Art’ın ardındaki düzen bağlantısı”, “Çelişkinin direnç olması”, “Akupunktur noktaları” ve “Kendi parselinde derinleşerek mimarlık meselesini sürdürmek”. Bu tür konuşmaların şöyle bir yararı var; insan kendi bildiklerini de bir gözden geçiriyor veya duyduklarını sıralama şansına sahip oluyor. Ben, bu iradenin talepleriyle gelişen bir şey olarak mimarlığın, biz ne kadar nerede olmak istediğimizi söylersek söyleyelim, kendi olmak istediği yerde veya başkalarının onu tarif ettiği yerde olmaya devam edeceğini düşünüyorum. Yani ona bir yer biçildiğinde bize de bir pozisyon biçilmiş olacak.

Yaygın suç ortaklığı kavramı üzerinden ilginç bir paylaşımla, biraz önce Hasan’ın gösterdiği diyalar veya konuşulan başka konularda, herkesin memnun olduğu bir alana, oradaki yapıyı bozacak bir adamın girmesi çok kolay görünmüyor. Murat Artu’nun, Merih Karaaslan’ın o yapıların arasına girmiş olmasının ya da başka yapıların onların aralarına sızabilmiş olmasının, kabul etmek gerekir ki çok özel nedenleri var. Çoklukla bu gerçekleşmiyor. Tam da bu noktada, Emre’nin söylediği kendi parselinde yapmak ve İhsan’ın söylediği akupunktur noktaları üzerine bir iki şey söylemek istiyorum. Dünyanın birçok yerinde, kentin belirli bölümleri şu ya da bu nedenle seyrelmeye, çökmeye, istenmeyen yerler olmaya başladığı zaman, oraya bir müdahalede bulunuluyor. Bu bir müze, atölyeler, belki bir fabrikayı oraya taşımak gibi oradaki hayatı yeniden canlandırmayı amaçlayan müdahaleler oluyor. Bu akupunktur noktaları da bana onu hatırlatıyor ve bu bizde de yapılıyor. Akupunkturda biliyorsunuz, başınız ağrıyınca parmağınızın ucuna iğne batırılır, çünkü kaynağı orasıdır. Burada direkt başınıza batırmak gibi oluyor. Biraz önceki örneklerde o gecekonduların daha sonra neye dönüştüğünü izledik ve dünyanın başka yerlerinde bunun böyle olmadığını biliyoruz. Orada da kötü yapılar, planlanmış ama hiçbir şeye benzememiş binalar, gecekondular var ama gecekondu statüsünde apartmanlardan oluşan bir bölge yok.

Belki dünyanın hiçbir yerinde kağıt üzerinde olmayan bir şehir parçası yoktur ama mesela İkitelli, Sultanbeyli gibi örneklere baktığımızda; adresi var, mektubunuz gidiyor, suyu akıyor, telefon bağlantısı var, sanayi cereyanı bağlanmış ama paftasını istiyorsunuz belediyeden ve orası boş görünüyor, şaka gibi. Dahası bir gün af çıkıyor ve çalakalem birtakım çizimlerle orasının legalleşmesi söz konusu oluyor. Mesela biz Silahtarağa’da çalışıyoruz ve birtakım projeler buluyoruz, inanın bulduğumuz kağıtların üzerindeki çizilmiş olanlarla, elektrik direği, saçak kenarı, dere, makinanın yerleştirilme biçimi gibi her şey bunun içerisinde olmak üzere, %100 tutuyor. Bu böyle çizilmiş, 1910’dan 1957’ye kadar serüven devam etmiş ve hiç bozulmamış. İhale dosyaları, kayıtlar, her civatanın hesabı, bunları saymıyorum bile. Elektrik direğinden kaldırım taşına, çatı detayından temeline kadar hepsi var projede. Yine İhsan’dan alıntı; eğer bir gün birileri bizim hakkımızda araştırma yapacak olsalar ve arşivlerimizi bulsalar, bugün yapılmış yapıları arşiv üzerinden değerlendirmeye kalksalar, hiç doğru bir şey bulamayacaklar. Hiçbir yapının projesi, belediyenin arşivlerinde duran proje değil, yapıyla proje arasında hiçbir ilinti yok. Bizdeki, yasal prosedürü halletmek için usulen hazırlanmış bir kağıt parçası.

Doğuyla batı arasındaki fark belki muğlaklık noktasında var. Hukuk sistemlerinin arasındaki fark gibi, benim olanla, herkesin olan arasındaki sınırın belirsizliği oralara doğru sızabilmeyi, gidebilmeyi gerektiriyor. Bu oldukça uzatılabilecek kara bir tablo aslında. Dünyanın başka yerlerinden buraya gelen insanların “Aman bu kaosu düzeltmeye kalkmayın, gerçeklik bunun içerisinde,” dediği yerde, ya ben deforme olduğum, zihnim öyle çalışmadığı için, ya da gerçekten orada bir şey olmadığı için hiçbir zaman hiçbir şey göremiyorum. Orada sadece karışıklık var.

Biraz daraltarak iki yerden örnek vermek istiyorum. Bir zamanlar bu ülkede endüstri yapıları konusunda son derece iyi örnekler verilmişken, uzun bir süreç endüstri yapılarına mimarların neredeyse hiç sokulmaması şeklinde sonuçlandı. Şimdi yine birçok endüstri yapısı mimarlar tarafından yapılıyor. Bu ülkedeki imar faaliyetlerinin çok büyük bir bölümünü kapsayan konutlar konusunda ise mimarlığın hiç esamesi okunmadı, sanki orada mimarlar yoktu. Bu isterse Toplu Konut İdaresi gibi belirli bir kuruluş olsun, isterse Tepe gibi, Eston gibi asıl işi konut üretmek olan gruplar olsun, bu durum hiç değişmedi, mimarlar hiç o alanlara giremedi.

Peki bütün bunları üstüste koyduğunuz zaman ortaya nasıl bir şey çıkıyor? Aykut’un biraz önce söylediği, kent mimarlıktan ne alabilir ve mimarlığa ne verebilir diye düşündüğümüzde, birçok zaman sonu gelmeyen, belirli bir sonuca bağlanmayan, hatta kendi aramızda kırgı diye nitelendirdiğimiz konuşmalar yaptık. Sanırım bunları konuşa konuşa, ne olduğunu bütünüyle anlamamış olsak bile birtakım sonuçlar elde ettik. İki ucu var; ya çok pragmatik bir biçimde ordan kullanışlı olan sonucu bulduk ve bunu becerilerimizle iyi kullanıyoruz ama yine de bir şey değişmiyor, kötülük yine aynı kötülük, ya da her ne olursa olsun yapılabilir, hayata geçirilebilir olanı, yani gerçeklik karşısında mimarlığın pozisyonunun ne olduğunu gösteren sonucu seçtik. Bu konuşmalardan bu anlamda, kendi adıma çok şey umuyorum.

İhsan Bilgin: Teşekkür ederiz. Şimdi salona dönelim, buyrun.

Salondan: Gazeteciyim, sizi dinlerken daha heyecanlı ve anarşist cümleler duymak isterdim ama duyduğumu söyleyemeyeceğim. Nevzat Sayın arkadaşımız, Toplu Konut İdaresi, Tepe gibi önemli kuruluşların gruplarına mimarları sokmadıklarını söyledi, Türkiye’de İmam Hatip Liseleri gibi gericiler hak iddia ederken, mimarlık mezunlarının, mimar adaylarının bunlara sessiz kalmasını, mesleki etik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Birinci sorum bu, ikinci sorum; böyle uluslararası bir mimarlık kongresinde, ülkemizde nüfus planlamasının göz ardı edilmesi nasıl karşılanıyor? Üçüncü olarak; yol kenarlarına, poşet gibi görünen, cam kafesler giydirilmiş, çirkin binaların yapılması hakkında siz mimarlar olarak ne düşünüyorsunuz, bunu sormak istiyorum. Teşekkür ederim.

Salondan: Ben buraya gelmeden önce platformun başlığı üzerinde düşündüm, kafamda sorular vardı. Söz sırası Aykut beye gelince, o da konuşmasına sorularla başladı, iyi oldu. Benim eklemek istediğim soru şu; kentleşme mimarlıkla nasıl etkileşiyor veya etkileşiyor mu? Bunu düşünürken Emre bey mimarın kendi parseli içinde çalışmasının daha uygun olduğunu belirtti. Galiba kentleşme mimarlıkla pek örtüşmüyor veya doğru etkileşmiyor. Gerçekten mimarlık yapan mimarlar kendi parselleri içinde kalıp mimarlık yapıyorlar ama bir yandan da Hasan beyin gösterdiği gibi kentleşme kendiliğinden oluşuyor. Peki burada mimarın rolü ne? Aslında ülkemizde mimarlar patron olamıyorlar, özellikle konut alanında baktığımızda projeler müteahhite gidiyor. Müteahhit tasarıma imza atacak bir mimar buluyor, böylece prosedür tamamlanmış oluyor. Dolayısıyla mimarın çoğu zaman kentleşmeye katkısı yok gibi görünüyor veya başka girdiler sayesinde kentleşme bugünkü haline geliyor ve yaşadığımız çevreler oluşuyor. Böylece bugünkü kentlere baktığımızda, aslında neler yapılmaması gerektiğini görüyoruz. Bina bazında, mimarlarımızın yaptığı yapılara baktığımızda olumlu şeyler yakalayabiliyoruz ama kentin bütününe baktığımızda, geçmişteki kentlerin aksine olumlu bir şey göremiyoruz. Bir şeyler öğrenebilmek için özellikle tarihi kentlerin üzerinde çalışıyoruz, neler yapılmaması gerektiğini görüyoruz. Bence her mimarın kendi parseli içinde kalması değil de, biraz dışına çıkıp en azından o alanla bütünleşmesi gerekir. Bizim gündemimizde olmayan ama Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde gittikçe daha popüler olmaya başlayan kentsel tasarım olayının, kentlerimizin içine daha fazla girmesi ve kentleşmeye daha fazla olumlu katkılarının olması gerektiğini düşünüyorum.

Salondan: Bu altı konuşmacının konuşmasında birbirine değen şeyler var. Değindikleri noktalarda oldukça ürkütücü bir tablo veren üç şey vardı. Bunlardan biri kentin bilgilerini okuma işiydi. Ayrıca Emel Göksu’nun, farklılıkları farklı ölçeklerde okumak ve müdahale etmek konusunda mimarlara referans vermesi ve parsel ölçeğinin mimar için yeterli olduğunun söylenmesi de dikkat çekiciydi. Nevzat bey ise bunun bir mimarlık işi olduğunu ama bağımsız olmayan, belli normlara, kurallara ve sınırlara dayalı olduğunu belirtti. Gerek algoritmanın, gerekse farklılığın içerdiği bilgiye Aykut Köksal’ın tekrar vurgu yapması bence anlamlıydı. Hasan Özbay’ın da görsel olarak algoritmayı yeniden ele alması önemliydi. Bunların içinde kritik noktalar var. Hasan Özbay’ın nüfus konusuna değinmesi bana Murat beyin iki ay önce yaptığı bir sunumu hatırlattı. Murat Güvenç projeksiyon yardımıyla yaptığı sunumunda bazı kent mekanlarında önümüzdeki 10-20 yıl içinde dolaylı olarak mimarlığı ilgilendiren meselelere, Türkiye’deki kentleşme dinamiklerin oluşmasındaki belirli rasyonelliklere ve bu kentlerin biçimlenmesinde görev alacak faktörler arasından bazı perspektiflere değinmişti. Burası, önümüzdeki 10-20 yıl için, özellikle genç kuşak mimarları çok ilgilendiren bir alandır. Bu tabloda, bugünkü görünümle ve bugünün koşullarıyla yetinmemeliyiz. Önümüzdeki dönemin rakamları çok önemli, hazırlıklı olmamız gerekli. Parsel ölçeğinde bir iş yaparken de kentle ilişkilendirmek gerekiyor. Ciddi bir şeklide yarını düşünüp ona göre hareket etmek sadece mimarların işi değil. Plancılar, kentsel tasarımcılar, kurumlar ve yerel yönetimler için de önemli. Bu konuları bir-iki farklı nüansın üzerinde durarak gözden geçirmek lazım, fakat burada en önemli kavram, kamuyla yerel sistemin birlikteliği. Hepsi dönüp dolaşıp sonuç olarak oraya geliyor, teşekkür ederim.

Salondan: Ben bu toplantıda kafamdaki sorulara yeterli cevaplar alamadım, daha heyecan verici bir konuşma bekliyordum. Örneğin, Hasan Özbay “Ya biz kenti planlarız, ya da kent kendiliğinden oluşur,” dedi, bu bana çok yanlış bir cümle gibi geldi, çünkü sonuçta iyi ya da kötü, kenti planlayanlar mimarladır. Aykut Köksal da “Mimarlık kente veya kent mimarlara ne öğretebilir?” diye sordu, bence de aslında kent mimarlara ne yapılmaması gerektiğini öğretiyor. Emre bey ise parsel bazında çalışmaktan bahsetti, halbuki “Çevredeki bütün binaları görelim ve ona göre bir tasarım yapalım,” şeklinde bir açıklama beklerdim.

Meslektaşlarımız buradayken, bu şehirlerin ve mimarın problemleri konusunda diğer şehirlerden ve ülkelerden yaralanıp, onların çözümlerinin ve bizim çözümlerimizin karşılaştırılmasını umuyordum. Ayrıca, bence “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” değil de “Mimarlık Çarpık Kentleşmenin Neresinde?” diye sormamız gerekiyor. Aslında hiçbir yerinde, belediyelerin ruhsat şubelerinde veya imar komisyonlarında değil. Üstelik mimarları oraya sokacak güçte bir toplum değiliz. Büyük bir topluluk olup bu kurumlara yaptırım uygulayamıyoruz. Bu toplantılardan da bu şekilde bir sonuç alamıyoruz. Problem belediyelerin seçilmişlerle yönetilmesinde, doğal olarak bazı vaatlerde bulunuluyor ve hatalı olsa da, seçildikten sonra o vaatler gerçekleştiriliyor. Tarihi dokunun ortasına yapılan, kat maliyetleri birbirine uymayan binalarla, bozulan, çarpıklaşan bir kent oluşuyor. Neticede çelişkilere, dirençlere, suyu akışına bırakmaya ya da parsel bazında çalışmaya yönelik işler bence zaman kaybından başka bir şey değil.

Sabah Dubai’den bir öğretim görevlisiyle konuşmuştum, “Dubai’de yapılaşma o kadar hızlı bir şekilde devam ediyor ki, her gün yeni bir inşaatla karşılaşıyoruz,” demişti. Bence bu Türkiye için de geçerli ve bu şekilde konuşarak onların hiçbirine engel olamıyoruz. Gitgide kimliksizleşen, çarpıklaşan kentler meydana geliyor. Bu açıdan daha yapıcı bir oturum beklerdim. Bir mimar okuldan çıktığı zaman piyasada kendini yalnız hissetmemeli, para mimarlıktan önce gelmemeli diye düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Arkadaşlarıma sözü vermeden önce bir şeyi açıklamak istiyorum. Biz bu toplantıları düzenlerken en başından bir karar aldık. Aldığımız bu karar yüzünden bu toplantı sizi tatmin etmiyor sanırım. Ne olması gerektiğini bildiğimiz şeyleri tekrar etmek için burada toplanmıyoruz. Benim de o konuda görüşlerim var tabii ki; 10 metrede bir ağaç dikilsin, arada aydınlatmalar olsun, binaların cepheleri güzel olsun, insanların iyi birer işi olsun, çok ücret alsın, günde 8 saat değil 5 saat çalışsın... Bunlar hakkında sizi sıkacak derecede bir konuşma yapabilirim, buradaki arkadaşlarım da yapabilir ama biz Arkitera Mimarlık Merkezi’yle beraber böyle konuşmamak üzere bir aradayız. Bunun sıkıcılıklarını taşıyoruz ama diğerinin sıkıcılıklarını taşımıyoruz. Yani hem avantajımız var hem de dezavantajımız var. Böyle yaparak da bugüne kadar anlaşılmayan bazı şeylerin anlaşılabileceğine inanıyoruz. Sizin aradığınız türde de çok fazla toplantı var ve ilginçtir ki ben de oralarda ancak 10 dakika durabiliyorum.

Salondan: Sizleri dinlerken ben de, mimarlar mimarlığın neresinde acaba diye düşünüyordum, bulunduğumuz kentte, karar noktalarında mimarlar yok, hep böyle mi olacak diye düşünürken, bir mimar büyükşehir belediye başkanı oldu. Ne değişti? Haydarpaşa’da gökdelenler yapılıyor. O zaman mimarların karar noktasında olması da bir şeyi değiştirmiyor. Sermayenin emrinde olursanız bir şeyler yapabiliyorsunuz, onun dışında belediyelerde sırf sizin imzanız gerektiği için bulunabiliyorsunuz. Büyük kentlerde de bu böyle. Beğenmediğimiz ve çarpık bulduğumuz kentler bu durumun sonucudur. Bence kentten çok şey öğrenebiliriz, özellikle tarihi yapılara bakarak ben çok şey öğreniyorum.

İhsan Bilgin: Hangi dönemin yapılarına bakıyorsunuz? Yani kaçıncı yüzyıla kadar olan tarihi yapılara bakıyorsunuz?

Salondan: 20. yüzyılın başları, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yılları da buna dahil yani 1950’lere kadar diyebilirim. Biz üniversitede okurken gecekonduları çok sevimli bulurduk fakat şimdi gecekondular kaldırılıp yerine gecekondudan farkı olmayan binalar yapılıyor. Yani beğenmediğimiz şeylerin yerine yenisini koyamıyoruz.

Arkadaşım sert bir dille konuşmuş olabilir ama sizinle tartışmıyor, onun açtığı pencerelerden de yararlanılabilir. Bunların sonucunda kentlerin bu hale geldiğini biliyoruz. Sadece tartışarak da bir yere varılmıyor belki, karar noktalarında olmak lazım diyoruz ama karar noktalarında olmak da bir şey getirmiyor çünkü onlar da sermayenin emrinde. Sonuçta bu kentler belki bir gün doğruyu bulacaklar. Bir şeyleri değiştirmek gerekiyor, bunun yolları tartışılabilir. Ben arkadaşıma destek vermek istedim, belki biraz daha Nevzat Sayın’ın açıklamasının üzerinden giderseniz, bir şey değişmese de, bizleri de tatmin edersiniz. Teşekkürler.

İhsan Bilgin: Biz özellikle bu tatminden kurtulmayı tercih ediyoruz çünkü Arkitera Mimarlık Merkezi ve Kale Grubu bizden bir konuşma istediler. Arkitera Mimarlık Merkezi ve Kale Grubu bir gün meclise hücum ederek orada bazı eylemler yapmamızı isterlerse onu da düşünürüz ama biz konuşalım diyoruz ve konuşmanın da önemli olduğunu düşünüyoruz. Siz de dinlemeye geldiğinize göre burada bir konuşma olacağını biliyordunuz ve biz konuşmaya devam edeceğiz.

Salondan: Öncelikle şunu söylemek isterim, ben bu tür forumlarda, sorunlarımızı çözecek alt bilgilere ulaşamayacağımızın farkındayım ve böyle bir beklenti içerisinde değilim. Burada konuşulanları, mimarlık yaptığım Denizli ortamı içerisinde değerlendirerek bir sonuca ulaştım, bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Mesela birisi kenti planlıyor ve 2-3 katlı bahçeli binalar yapıyor. Plan bazında baktığınızda çok güzel ama bu arsaların sahipleri herhangi bir mimarın çalışmasını talep etmiyor, sadece başını sokacağı bir ev istiyor, hatta mimarı umursamadan bu iki katın üzerine çıkıyor. Aykut Köksal bir şey söyledi; “Kentler mimarlara ne öğretebilir?”. Şu anda Denizli’nin mimarlara öğretebileceği bir şey yok. Üniversitedeyken şunu öğrenmiştim: Projeyi çevresel etkiler tasarlar, mimar sadece bir araçtır. Denizli’de mimarlık talep edilmiyor ve biz böyle bir ortamda mimarlık yapmaya çalışıyoruz. Benim bu tür konuşmalardan beklediğim, bilgi edinmek ve mimarlık yapmaya çalıştığımız ortamlarda bunu değerlendirmek. Bir durum ortaya koymak ve bazı analizlar yapmak bizim o durumu ortaya çıkarmamızı sağlayacaktır.

Salondan: Ben eğitime başladığım zamandan beri, yani 15-20 senedir gördüğüm kadarıyla, topluluk olarak mimarlık adına bir şey yapılması mümkün değil, yani topluluk olarak değişmemiz mümkün değil. Bu kadar yüzeysel yaşanan bir dünyada topluluk halinde anarşik bir eylem olabileceğine de ben inanmıyorum, ancak bireysel olabileceğini düşünüyorum. Belediyelerde çalışan ve imza atmak zorunda olan mimarlardan bahsediliyor, bence bu bir yalan. Bunu yapmamak için “Yapmayalım” diyen birilerine ihtiyacınız yok. Bu kararı doğrudan kendiniz verebilirsiniz. Karşımızdaki masada oturanlar işinde kendini kanıtlamış insanlar ve bazı kararları almak için onların söylemesini beklememiz gerekmiyor. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor bana göre.

İhsan Bilgin: Peki bu reddetmenin üzerine konuşulabilir mi? Yani buradaki eylem konuşmaksa, nasıl olmalı? Tamamen susabiliriz de. Mesela, abartıyorum, iki sene bu konuda hiç konuşmayız ve konuşanları odadan atabiliriz. Mesele nasıl konuşacağımızda. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Salondan: Bizim toplumumuzda şöyle bir durum var, olaylara yüzeysel bakıyoruz. Herkes ne düşünüyorsa samimi olarak hareket etmek durumunda.

Aykut Köksal: Bence beklenti bu da değil, aslında benim gördüğüm kadarıyla sadece ve sadece bir katarsis özlemi var. Yani o zihinlerde olanları, oldukça sert ve keskin bir şekilde hepimiz, onların zihinlerindekilere hiçbir yeni soru açmadan yineleseydik, oldukça mutlu bir şekilde ayrılacaklardı buradan. Sadece bir katarsis yaşamış olurduk. Buradan bakılırsa daha iyi okunabilir gibi geliyor bana.

Salondan: Bence artık, mimarların sermaye etkisi altında ezildiği söyleminden kurtulmamız gerekiyor. Mimarlar, sermayenin kurbanı zavallı insanlar değiller. Buradan “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusu hakkında kendi saptamalarıma geçmek istiyorum. Ben “çarpık kentleşme” ve “kendi kendine oluşmuş kentler” laflarını sevmiyorum çünkü mimarlığın başrolde olması gerekiyor, hep bunu hayal ediyoruz. Başrolde olamayınca, yani başroldeki aktör mimar değilse, o şey neyse, kendi kendine oluşuyor. Onu oluşturan başka bir aktör yok, halk veya içinde yaşayan kişi olamaz.

Aykut Kösal: Aktörsüzlükten değil de, düzenleyici bir aktörün olmamasından kaynaklanıyor.

İhsan Bilgin: Biraz önce arkadaşımız ilginç bir şey söyledi, seçilmişler yüzünden böyle oluyor dedi. Herhalde bunun diktatörlük olduğunu biliyordu. Her zaman seçilmişler yoktu, her darbeden sonra askerler tarafından yönetildi bu ülke. Herhalde bunu hesaba katarak söyledi.

Şimdi masamıza geri dönelim, Emre Arolat’la söze başlamak istiyorum. Parsel konusunda neler söyleyecek? Bu parselin dışına çıkmaya hiç niyeti yok mu? Bu konuyu netleştirelim.

Emre Arolat: Parselin üstündeki ölçeklerde, büyük büyük kentler tasarlandığı zaman parsellerde her şeyin çok iyi yapıldığını söyleyemeyiz. Parsel bazında neyi kastettiğimi açmak istiyorum. İhsan Bilgin, Nevzat’ın anlattığı bu düzensizlik veya kanunsuzluk üzerine, Antalya’da benzer bir konuşma yapmıştı: “Bundan 100 yıl sonra bir tarihçi bir inceleme yapsa, Antalya’daki binalara baksa, subasman kotunun 2,5m olduğunu görünce Antalya’yı sürekli su bastığını düşünür,” demişti. Böyle bir ortam içinde yaşıyoruz, bazı şeyler yapılıyor ve mimar bunun içinde bazen rol alıyor veya almıyor.

Parsel içinde çalışırken kendimizi kapatıp, parselin dışındakini düşünmeyelim demedim, en azından böyle bir şey söylemek istemedim. Aslında mimarın farklı rolleri olabilir. Pozisyon almaktan bahsetmiştim, bu iki tür kanal olabilir. Bir tanesi ideolojik, diğeri pragmatik bir kanaldır. İdeolojik kanalın vaat ettiği şeyin kişisel derinleşme, tehlikesinin ise algılama sorunu olduğu düşünülebilir. Pragmatik kanalın ise vaat ettiği şey kıvraklık, tehlikesi kısırlaşmadır. Bu bir alıntıydı. Ben derin bir kıvraklık nasıl yapılabilir diye düşünmeye çalıştım. Biraz ütopik ve boyunun ölçüsünü aşan bir alanda konuşmanın, bir mimar açısından anlamlı olabileceğini düşünüyorum. Yapılan her işin kentlerin hatta dünyanın tümüne ait bir anlama çabasından ibaret olduğunu düşünüyorum. Bu anlama çabasının üzerine koyduğunuz her taş, sizin parsel bazında verdiğiniz kararlarda etkili olacaktır. Anlatmaya çalıştığım sadece buydu.

Dünyayı anlamaya çalıştığınız ve bu teoriyi sürdürdüğünüz zaman parsel bazında aldığınız kararlar bunların hepsinden etkileniyor. Derinleşmekten bunu kastediyorum. Biz Murat Güvenç gibi görselleştiremiyoruz, o türden bir görelik bize hazır geliyor ve biz bunu soru sormak için kullanıyoruz, dağarcığımızın içine katıyoruz ve seyretmeye çalışıyoruz. Bunun da iki kanalı var, bir tanesi kişisel denilebilecek bir şey, diğeri daha sezgisel. Bu ikisini üst üste koyduğunuz zaman, anlamlı veya anlamsız, bir noktaya ulaşılabilir. Bütün bunları sadece görüntü kanalı üzerinden kurmaya başladığınızda bir tepki oluşuyor. Bence bunu ortaya koymakta fayda var. Bu tepki yüzünden bir takım şeyler hep yanlış anlaşılıyor. Bu benim ilk yanlış anlaşılmam değil.

Cam binalardan bahsedilmişti, sanırım bu bir sembol olarak kullanıldı. Cam binaları genelde mimarlar tasarlamıyorlar, şehir üreticileri tasarlıyor. Aslında mimarların tasarlamadığı, sadece imzacı olduğu projeler daha sonra hepimizin adını bilidiğimiz, yapı üretici firmalara gidiyor ve yapılan binaların bir çoğu sizin bildiğiniz normlarda tasarlanmıyor. Bunun tembellikten ibaret olduğunu ve çok pragmatik bir yol olduğunu düşünüyorum. Ama merak etmeyin bunların da modası geçecek, hatta geçiyor. Bu sektör hızla değişen bir sektör. Bir zamanlar granit vardı, alüminyum kompozit levhalar vardı, sonra cam geldi ve yakında pişmiş toprak benzeri şeyler göreceksiniz. Bunlar gerçekten mimarlıkla uğraşan, mimarlığı dert edinmiş mimarlar tarafından tasarlanmıyorlar.

Ne kadar anarşik bir motivasyon içinde olacağız? Evet herkesin bireysel olarak bir anarşi içinde olması gerekir ama bu bir slogan haline getirilmemeli diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.

İhsan Bilgin: Ağırlıkla, burada konuşan arkadaşlarımın spesifikleşmesine karşı bir direnç hissediyorum. Emre arsadan bahsederken, bütün dünyaya karşı tepkinin, kavrayışın, algının bir arsa üzerinden ifade edilebileceğini söyledi. Arsayla uğraştığının ve kendisini o arsa üzerinden var etmek istediğinin mesajını verdi. Zaten bu dünyanın bütününe birden tepki verilemez, gerçekçi değil.

Aykut’a bu kadar tepki gelmesinin nedeniyse, Hasan’ın gösterdiği kentlerin çirkinliğine bakılarak, güzellikten bir şey öğrenmenin ötesine geçmeyen bir spesifiklik içinde konuşmasına gösterilen dirençten kaynaklandı. Yoksa örnek alınacak bir şey söylemedi. Kentlerden neyi örnek alabiliriz diye sormadı. Kentleri anladığımız zaman kavrayışımızda bir derinlik olabilir demek istedi, benim anladığım kadarıyla.

Vurgulamak istediğim şu; spesifikleşmeye karşı bir direnç var. Bu direncin de bir faydası olabilir çünkü aşırı spesifikleşme de bir nominalizm eğilimi doğurabilir. Her şey kendisinden ibaret olur ve bu durumda her şey son noktasına gelir, anlaşılmamış olur. Yani her şey o kadar spesifik veya genel olursa anlaşılmayan bir şey olur. Dolayısıyla spesifik olmakla, genelleme arasında, her dönemin, her durumun kendine göre kuracağı bir şey var. Bu yüzden biz dokuz kente spesifik bakmaya çalıştıktan sonra, burada bunlardan ne çıkarabiliriz diye biraz daha genel bakmaya çalışıyoruz. Beceremiyor olabiliriz veya ortaya yeterince iyi koyamıyor olabiliriz ama çabamız buydu. Fazla uzatmadan sözü Aykut Köksal’a veriyorum ve bu kentlerden ne öğrenebiliriz, bunu sormak istiyorum.

Aykut Köksal: Bu soruya konuşmamda sözünü ettiğim bağlamın dışında bir bağlamdan yanıt vereceğim. Kent tarihinden söz edildi, o konuda yanıt vermek istiyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim; bizim karşımızda bugünkü kentin sunduğu anonim örüntü nasıl bir bağıntı taşıyor? Bunu anlamak için herhangi bir çaba göstermezsek, onu belli bir bilgiye dönüştürmezsek, onunla yüzleşmeyi ve kendi bilgi alanımıza dahil etmeyi nasıl başarırız, bilmiyorum.

Tam da İhsan’ın söylediği noktada, konuyu daha da spesifikleştirmek istiyorum. İstanbul’un geçmişinden ve kentsel tarih çalışmalarından söz edildi, bu bağlamda neler yapılmıyor ve neleri yapmak bütün bu karşı çıkan sözleri söylemekten daha anlamlı? Murat Güvenç’in 20 yıldır sürdürdüğü çalışmanın, o eforun ve yoğunlaşmanın sadece %1’inin bile ne anlama geldiğinden ve ne yapılmadığından bahsetmek istiyorum. Kentin bugününü kavramak için, onu oluşturan morfolojik katmanları da kavramak lazım. Bunun başlangıç noktasını da kentin Bizans Dönemi’ne dayanan geçmişi oluşturuyor. Bununla ilgili yapılan çalışmalara, kentin tarihi topoğrafya çalışmaları diyoruz.

İstanbul’da Tarihi Yarımada üzerinde çeşitli dönemlerde koruma kararları alınıyor. Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde her yıl en az 10 kez koruma sempozyumları gerçekleştiriliyor. Kentsel koruma üzerine sayısız yüksek lisans ve doktora tezleri hazırlanıyor. Bütün bunların yanında Murat Güvenç’in yaptığı çalışmayı, İstanbul’un tarihi topoğrafyasını Bizans Dönemi’ne yönelterek yapan bir kişi bile yok. Türkiye’de Bizans kaynaklarına giden ve gitmek için Orta Yunanca bilen kimse yok. Bu kaynaklara gittikten sonra, kaynaklardaki bilgiyi kentin bugünkü mekansal örgütlenmesiyle, belleğin bugüne aksıyan izleriyle birleştirerek, bunu kentin tarihine ilişkin bir bilgiye dönüştüren herhangi bir kişi veya çalışma yok. Aynı Murat Güvenç’in o kaotik bütünü gibi, Arkeoloji Müzesi’nin arşivlerinde kaotik bir bütün şeklinde yüzlerce temel kazısından elde edilmiş veriler yatıyor. Bunların bir araya getirilmesi ve diğer bilgilerle birleştirilmesi gerçektende kentin Bizans Dönemi tarihi topoğrafyası ve bugünkü koruma kararlarına kadar etkili olması gereken pek çok bilgiyi sunabilecekken, bunlar yapılmıyor. Bu çok titiz ve ciddi çalışmayı gerektiriyor. Peki kimler çalışmış? Bu yüzyılın başında ağırlıklı olarak, kentin tarihi topoğrafyası üzerinde, özellikle Kadıköy’de bir grup oluşturan, Fransız papazlar çalışmış. Bunlara en son Wiener-Müller’in birkaç çalışması eklenmiş. Daha sonraki yapılan çalışmalar hep bu kentin dışında.

Burada kentin bize öğreteceği o kadar çok şey var ki ve kentin korunmasıyla ilgili herhangi bir radikal söz söylemekten veya karşıt slogan atmaktan çok daha anlamlı olacak olan şey, doğrudan doğruya bu tarihi topoğrafya çalışması içine girip, onun içinden korumaya yönelik bir söz ve bilgi üretmektir. Aynı Murat Güvenç’in yaptığı gibi, bu çok anlamlı. Evet kentin öğreteceği çok şey var bize. Kentin Bizans Dönemi’ne ait tarihi topoğrafyasından sadece morfoloji düzeyinde söz ediyorum. Giderek başka düzeylere, başka alanlara geçebilirsiniz ama her seferinde de bir parselin içinde kalmanın önemini çok iyi bilmemiz lazım. Parselin içinde kalmanın anlamının altını çizerek söylüyorum ve tabii parselden bahsederken bir metafor yapıyorum, yani spesifik olmaktan bahsediyorum. Dolayısıyla Emre’nin söylediği son derece doğru. Teşekkür ederim.

İhsan Bilgin: Şunu fark ettim, çok sermaye lafı edildi fakat bu konuya çok ilginç bir yorum getirmiş olan Emel Göksu da çok iyi anlaşılamadı galiba. Bir kere daha sözü ona veriyorum.

Emel Göksu: Herkesin canı yanmış ama zannediyorum, sistemin oluşmasına hakim aktörlerden biri olamamanın can sıkıntısını yaşıyoruz. Salondan söz alan dinleyicilerimizin ifade ettiği gibi, biz karar mercilerindeki insanlar kadar patron olamıyoruz ya da aslında biz doğru şeyler yaptık ama bizim dışımızdakiler yanlış şeyi yaptı. Dolayısıyla sürekli olarak kendimizin dışında, kendimizi bu işten sorumlu tutmaksızın bir suçlu ve sorumlu arayışı içerisindeyiz. Öyle bir noktaya geldik ki en iyi şeyleri yapabilirmişiz gibi bir psikoloji içerisinde konuşuyoruz hepimiz. Ortada duran, hepimize başka bir yönüyle baktığımızda, farklı görünen bir gerçeklik var; kent. Bunu algılamak o kadar kolay bir şey değil. Yani biz onu alıyoruz, sayfa sayfa, parça parça yoluyoruz analizler olarak, sonra ikisini, üçünü bir araya getirip sentezliyoruz, sonra da üç ya da beş parametreye bakarak diyoruz ki; bütün buymuş, biz bundan bunu anladık. Bu kadar basit bir şey mi bu? Bu ancak çok genel, çok soyut ve tahmini olarak bir şeyler anlamamıza olanak verecek okumalar sağlayabilir. Ben bir şehir plancısı olmama rağmen bunu söylüyorum.

Mevzi derken gerçekten de başka bir şey kastettim. Geçmiş deneyimlerimiz bize, siyasallaşmamızı bütünün üzerinden yürütmemizin ne kadar zor olduğunu gösterdi. Dönüp de geriye, gerek planlama tarihine, gerek mimarlık tarihine, gerek ideolojik siyaset tarihine baktığımız zaman, çok genel mücadelelerin, kollektif bir kurgu koyarak topluca hareket etmenin çok zor olduğunu görüyoruz. Bu kafamızda vizyonlarımızın olmadığı anlamına gelmiyor. O zaman mevzi derken gerekirse parsel ölçeğinde, gerekirse kentsel tasarımda, gerekirse de bizim yaptığımız gibi planlama ölçeğinde, neredeysem, yani koruma kurulu üyesiysem, koruma kurulu üyesi olarak, özlük haklarımızı, sendikal haklarımızı elde ettiğimizde, her şeyi çözeceğiz zannediyoruz.

Mimar bir belediye başkanınız var, bizim de şehrimizde bir tane şehir plancısı belediye başkanımız oldu, kentin nesi değişti? Hikmeti kendinden menkul meslek alanları gibi, kendimizi çok özel yerlere taşıyarak, çok özel şeyler yapabileceğimize inanmak ne kadar yanlışsa, kendimizi son derece değersizleştirip, zaten bulunduğumuz noktadan hiçbir şey yapamıyoruz demek de aynı ölçüde bir beceriksizlik diye düşünüyorum. Kimsenin kimseye görev verecek hali yok. Herkes bulunduğu yerde, kendi görevini kendi tarif etmelidir. Bu bizim aktör olma sorumluluğumuzdur. Ben mevziden bahsederken, mevzinin aktörlere bağlı olduğunu da beraber söylüyorum.

Bir mevzi sahibi olmak demek, gidip bir kaleyi fethetmek demek değil. Bulunduğumuz yerde bazen bir kişi olarak, bazen iki kişi olarak, bazen grup olarak, bazen de hep birlikte topluluk olarak, bazen de razı olarak mevzi sahibi olabiliriz. Razı olmak da çok öğretici olabilir, mevzilerde kazandığınız zaferler kadar öğretici, yeni potansiyellere olanak tanıyıcı, yeni bir bilgi ve deneyim çıkarıcı hale gelebilir bazen.

Kenti hepimiz çok farklı algıladığımız için kent üzerinden verdiğim örnekte bunu hepinizin aynı şekilde düşünmesi mümkün olmayacak. Başka bir örnek vereyim: Çocuklarımızı, bizim istediğimiz kurgunun dışında, bizim anne baba olarak ona atfettiğimiz, toplumsal kollektif kurgunun da içinde olduğu bazı projelerle büyütüyoruz. Ama çocuklarımız çok farklı tercihler yapıyorlar. Hiçbirisi bizim projelerimize göre büyümüyor. Biz de annelerimizin, babalarımızın kafalarındaki projeleri gibi olmadık. Ne yapmamız lazım? Bazı durumlarda reddetmek, muhalefet etmek bir çözüm olabilir, bazen de onun yanında, onunla birlikte mücadele etmek, yani onu bir siyasal kimlik olarak tanıyıp, onunla birlikte, onun bulunduğu yerde mevzi savaşı vermek de razı olmanın kazanımıdır.

Size, kente karşılık, çok basit bir örnek vereceğim. Bazen kentlere ilişkin bazı sorular sorulur. Mesela İzmir’de yaşadığımız bir deneyimle size bunu anlatmak isterim. Kordon’da devasa taşlarla, kayalarla, o güzelim İzmir’in nostaljik, toplumsal bilgisinin temeli olan bir alan yol yapımı için dolduruldu. O noktada toplum müdahale etti, ayağa kalktı, sokaklara döküldü ve bir soru çıktı ortaya. Kent ikiye ayrıldı. O yola sermayenin ihtiyacı var çünkü kent içinde trafik tıkanmış durumda ama kentli de mekanını bırakmak istemiyor. Dolayısıyla tam anlamıyla göğüs göğüse bir mücadele yaşandı. Soru hiç de müzakere edilebilir değildi; yapılsın mı, yapılmasın mı? Sonunda razı olmak bir çözüm üretti ve kent dolguya razı oldu ama onun üzerinde kendi toplumsallığını başka biçimde kurdu. Razı olmanın üzerinden bu proje çıktı. Yani mevzi her zaman bizim istediğimizin olması demek değildir. Her zaman bizim kollektif bilgilerimizin kurgularıyla kent bizim istediğimiz yöne gidecek demek değildir. Kendi mesleki tavizlerimizi yeniden sorgulamamız gerekiyor. Ben bunu yapmaya çalışıyorum senelerdir. Bu yüzden bu masadaki herkesin fikirlerini öyle bir anlatım içerisinde size aktarmaya çalıştığını düşünüyorum. Özlük haklarımız veya sendikal haklarımız üzerinden konuşmak için gelmedik biz buraya. Bunların problem olduğunu biliyoruz ama bu oturumların problemi o değil.

Herkesin kendi mesleki sorumluluğunu bir asker gibi bir görev olarak görmesi gerekiyor. Bu çok önemli bir görev tarifi. Ben bir özneyim ve benim bu kentte, kentli ve ayrıca meslek sahibi biri olarak bir rolüm ve sorumluluğum var. Dolayısıyla bulunduğum noktada ne yapabilirim? Öğrenciyken ne yapabilirim, koruma kurulunda üye olduğum zaman ne yapabilirim, burada bir şey anlatarak ne yapabilirim? Herkesin bir yolu var. Teşekkür ederim.

Hasan Özbay: Bir çok dilde kentleşme, medeniyet kelimesiyle paralel, hatta Arapça’da Medine, medeniyet kelimesinden türemiştir. Ama nüfus yığılması ve büyümesi, kentleşmek veya medeniyet anlamına gelmiyor. Benim bugün gösterdiğim örnekler biraz böyleydi. Hatta ilk gösterdiğim gecekondular, Sultanbeyli’deki gibi rantlaşmış yapılar değildi. Bunlara baktığımız zaman hiç mimariye ihtiyaç yokmuş bile denebilir. Emre’nin dediği gibi herkes kendi parseli içinde görevini yapsaydı bu sorunlar olur muydu? Bu boyuttan da tartışabiliriz. Tek tek davranmak, herkesin en iyisini yapması problemi çözecektir ama birlikte olmak şehri çözmeyecektir. Çünkü ben planlamanın yine de merkezi otorite disipliniyle yürümesi gerektiğine inanıyorum. İkincisi, kentin bir tarihi, geçmişi olması için de o mekanın uzun süre kullanılması, tekrar tekrar gelişmesi gerekir. Hemen yapılan bir şeyin istenilen standartlara gelmesi beklenmemeli. Kent süreç içinde kimliğini kazanmaya başlıyor.

Bu süreç içinde bizim Le Corbusier, Wright gibi öncü mimarlardan devşirdiğimiz “Tanrı mimar” modeli de pek kalmadı. Bunu bireylerden tek tek beklemek mümkün değil çünkü süreç, metropol kentin oluşumu, bu kentlerin yapılaşması, önce alanı istimlak edelim, oraya planlama yapalım sonra güzel binalar yapılsın denerek oluşmuyor. Doğu Almanlar binaları yıkıyorlar şu anda, yani bu da bir çözüm değil. Bazı şeylerin tesadüfi gelişmesi, üst üste eklemlenme, toplumun kendi kültürünü bunun üstüne eklemesi gibi durumların, bu kent mekanını, bizim gözümüzde daha iyi ve kabul edilebilir bir noktaya getireceğini söyleyebiliriz.

Örgütlenmeden bahsediyoruz, Mimarlar Odası biliyorsunuz örgütümüz ve bir alanın tasarlanması için yarışma açtı, sonra yarışmayı kazanan arkadaşın projesini başkan beğenmedi, yarı yolda bıraktılar ve kendileri bir şeyler yaptılar. Örgüt dediğiniz zaman, hangi örgüt, kim, nerede vs gibi pek çok soru sorabiliriz. Doğrusu bu işler pek kolay değil diye düşünüyorum. Teşekkürler.

İhsan Bilgin: Teşekkür ederiz. Murat Güvenç’le başlamıştık, onunla bitirelim, buyrun.

Murat Güvenç: Ben 2005 yılı Türkiye’sinin, 1960’lardakinden veya 1980’lerdekinden çok daha farklı sorunları olduğunu düşünüyorum. Dünya çok hızlı bir şekilde değişiyor. Artık bildiğimiz, aşina olduğumuz dünya geride kalıyor ve ayrıca dünyayı bilme biçimlerimiz değişiyor. Biz kategorik düşünmeye alışmış insanlarız ve artık karşımızdaki yeni formasyonlar kategorik olarak kavramsallaştırılamıyor. Çünkü bu yeni formasyonların artık bir özü yok. Öz dediğimiz şey yeniden kuruluyor. Çarpık kentleşme dediğimiz zaman, çarpık olmayan kentleşmenin özünü arıyoruz. Aslında bizim çok sağlam zannettiğimiz kavramlar, zayıf temeller üzerinde duruyor.

Geçenlerde bir gazetede bir arabanın satış ilanını gördüm, diyorki “89 Kartal, 90 Doğan görünümlü”. Ben bu görünümlü olma durumunun çok sağlam bir metafor olduğunu düşünüyorum. Şimdi bunu kategorik olarak ele almadan, üzerinde düşünelim. Kent bilgisinin oldukça karmaşık olduğunu öncelikle kabul edelim. Problemin karmaşıklığını teslim etmezsek, ben doğru çözümlere varabileceğimiz kanısında değilim. Bu karmaşıklığı teslim ettiğimiz zaman, bizim bunlardan öğreneceğimiz çok şey var. Benim söyleyeceklerim bu kadar, çok teşekkür ederim.

Salondan: Çok somut bir saptamam var, onu söylemek istiyorum. Ben mimar değilim ve siz mimarların bu konuda fikrinizi almak istiyorum. Oturduğum semtte, Teşvikiye’de, Keten İnşaat diye bir firma, binaları alıp, yerine bahçeleri de kapatıp, tamamen kendi üslubunda binalar yapıyor. Bir tek firma bir semte böyle damgasını vurabilir mi? İçinde yaşadığımız bu eski semt giderek bildiğimiz sitelere benzer bir görünüm mü kazanacak? Ben bunu çok merak ediyorum.

İhsan Bilgin: Sorduğunuz soru anlamlı ve cevabı da basit. Keten İnşaat, Teşvikiye’de konuşlanmış bir aile şirketi ve belli bir stili yok. Başta Amerika olmak üzere dünyada onlardan çok var. Ayrıca Keten İnşaat oraya bir ev koyup, arsaları belediye başkanından veya başbakandan tahsis almıyor. İlginç olan şu; arsaları her bir arsa sahibinden tek tek alıyor. Bu şirketin gücü her arsanın sahibini ikna ediyor olması ve bu işten kar ediyor. Yani Teşvikiye’yi mahvetmek üzere oraya gelmemiş. Öyle bir örüntü kurdular, ki bu kendileri açısından bir “başarı”dır, hakikaten oradaki 10 civarında parseli onlar yaptı. Ama yine de Teşvikiye’nin karakteri değişmedi.

Arkitera Mimarlık Merkezi bu konuşmaların bütününü yayına dönüştürmeyi planlıyor, oldukça zor bir iş bekliyor onları. Arkitera Mimarlık Merkezi’ne, Kale Grubu’na ve konuşmacılarımıza teşekkür ediyoruz. Hepinize iyi akşamlar.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi