Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?
Antalya
Deşifre
Yazdırılabilir Sayfa

İhsan Bilgin: Platform toplantısına hoşgeldiniz. Eskiden Anadolu coğrafyasında bu kadar hızlı artmayan, görece daha stabil giden bir nüfus yapısı varken, son elli yıl içinde müthiş bir artış görülüyor. Bizim mesleğimiz bu artışın nedenini sorgulamak değil. Doğurganlığın artması, insanların yaşamdan beklentilerinin artması ya da daha iyi beslenmeleri gibi sebeplerden dolayı nüfus artmış olabilir. Sonuç olarak bir gerçek var ki o da nüfusun ikiye katlanması. İkinci değişim ise belli kent merkezlerinde bu nüfusun aşırı yoğunlaşması. Her kesimde değil de başta İstanbul olmak üzere belli noktalarda nüfus aşırı biçimde artmış oluyor.

Nüfusun bu kadar artmasının ve belli yerlerde toplanmasının bizim mesleğimiz açısından yeni bina yapımının artması gibi çok basit bir sonucu var. Bu kadar çok nüfus artışı oluyorsa, iyi ya da kötü, ahlaklı veya ahlaksız olabilir ama birçok yeni bina yapılmak zorundadır. Son elli yılda bu yapım süreci içerisinde 12 milyon güzel-çirkin, yasal-illegal yeni konut üretiliyor. Dünyada bu kadar çok yeni bina yapılırken mimarlık mesleği bunun neresinde, bu sürecin içerisinde ne kadar yer alıyor diye soruyoruz. Bu soruyu bir önyargıyla, bir rezaleti ortaya çıkarmak amaçlı sormuyoruz. Basit ve soğukkanlı bir soru bu: Mimarlık disiplini bu gelişmenin neresinde kalıyor? Bu soruyu sorarken 1950’den sonrasını çeşitli konulara ayırıyoruz. Sorunun gizli bir gündemi de var aslında. Avrupa Birliği’ne girip girememiz, Türkiye ekonomisinin gelişip gelişemediği ya da enflasyonun düşüp düşmediği gibi konulara odaklanmış bir sürü gelişme var. Peki şu anda yaşanan süreç yeni bir eşik midir? İki soru var dolayısıyla; birincisi, bu 50 yıllık süreçte bu kadar çok mimari yapının yapılması esnasında mimarlık nerede duruyordu? İkincisi soru ise bu konuda bir başkalık, bir değişme olabilecek mi? Genel bir biçimde söylemek gerekirse bizim toplantılarımızın amacı budur ve biz de bu konuda spesifik olmaya çalışıyoruz. Türkiye çapında değil de daha çok o kentlere özgü konuşuyoruz. Mesela çok özel ve kendine özgü olarak Diyarbakır’ı konuştuk. Bugün burada da Antalya’yı konuşmaya çalışacağız.

Çok hızlı bir biçimde birkaç gözlemimi belirtmek istiyorum. Aslında Antalya 1950 sonrası kentleşmeden payını hemen alamamış. İstanbul, İzmir ve Bursa gibi sanayi merkezlerinin büyüdüğü gibi büyümemiş. Yaklaşık olarak 80’lerin başına kadar yavaş bir büyüme trendi var Antalya’da. Türkiye’deki diğer sanayi merkezleriyle kıyaslandığında Antalya’nın büyük bir değişime uğramamış olduğu görünüyor. Anladığım kadarıyla Antalya’daki eşik 1980’lerin başı. Yani Türkiye’de yeni bir yönetimin olması, yeni bir ekonomik politikanın uygulanması, Antalya’yı ilgilendiren, Turizme Teşvik Yasası’nın uygulanması eşiğin başlangıcıdır. Özellikle Akdeniz ve Ege sahillerinde bir sürü otel yapılıp, bu sektöre bu kadar çok yatırım yapılmasıyla Antalya bundan nasibini almaya başlıyor ve dolaylı olarak şöyle etkileniyor: 1980’lerin başında 200 bin civarında seyreden nüfus bugün 750-800 bine çıkıyor. Turistler hariç olmak üzere 20 sene içinde 5 katına çıkmış olan bir nüfustan bahsediyoruz. Dolayısıyla bu 20 yılda Antalya büyük bir yapılaşmaya maruz kalmış. Bu doğruysa Antalya için iki tane sorumuz olacak; son 20 yıl içinde nüfusu 5 katına çıkan bu şehirde yeni yapı ihtiyacı nasıl karşılandı? İkincisiyse bu yapı ihtiyacı karşılanırken mimarlık tekniğimizi birçok trendleriyle ve ekolleriyle, birbiriyle çatışan fikirleriyle bir havuzun içine koyarsak, hepsi bunların neresinde duruyor?

Antalya Mimarlar Odası’ndan aldığım bu resimde de görüldüğü gibi Antalya’nın diğer kentlerle paylaştığı bir durum var. Burada pek iyi görünmeyen bir apartman var ve gerçek şu; bu apartmanlar 4-5, 8-10,10-15 katlı ve çocuk, ergin ve yaşlı diye nitelendirilebilecek olmak üzere aşağı yukarı birkaç kategorideler. Nüfus artışına bağlı olarak yeni yapı yapılacağı zaman gidilip bu apartmanlar yapılıyor. Bu refleksi anlamamız lazım. Bunun rezaletini ve betonlaşmasını bir yana bırakıp, Türkiye’de bir yapıya ihtiyaç duyulduğunda neden hep bu yapı yapılıyor sorusunu düşünmemiz lazım. Bunlar yapılıyor ve aynı resim Diyarbakır’da da olabilirdi. Adana’ya birkaç ay sonra gittiğimizde oraya koyacağımız resim bundan farklı olmayacak. Farklı olmayacak derken betonlaşmadan değil de bu bina türünden bahsediyorum. Bu hep ve her yere yapılıyor. Bu apartman tipinin mimarlıkla bir ilişkisi olabilir mi, mimarlar bu realite karşısında ne yapmalı? Bu apartman formatıyla bizler akıl olarak nasıl birleşeceğiz? Temel soru budur.

Burada Antalyalı arkadaşlarla tespit ettiğim, Antalya’ya özgü bir durum var. Bu duruma mimarlığın sızmasına izin vermediği için özellikle burada değinmek istiyorum. Belediye bir yerde, belli katlarda ve metrekarede bina yapmak için bir imar planı yapar. İstanbul başta olmak üzere bu durum ihlal ediliyor fakat Antalya’nın spesifik durumu şu; Antalya Belediyesi’nin subasman seviyesini 50cm’den 2,5 metreye çıkarması. Subasman binayı su basmasın diye 50cm olarak yapılır. Bundan 200 sene sonra arşivlerden subasmanın 2,5 metre olduğu öğrenildiğinde Antalya’yı sürekli su bastığı düşünülecektir. Antalya’da medcezir oluyor ve Antalya’yı muazzam bir sel basıyordur. Aslında tarihçi biraz daha araştırma yapsa belediyenin bir kat daha fazla çıkma izni için bu düzenlemeyi yaptığını anlar. Şu da çok ilginç; kapalı çıkmalar emsalden sayılmıyormuş. Projede perdeler yapılıyormuş ve bu perdelerin dışındaki alan emsale girmediğinden ona göre proje yapma tekniği gelişiyor. Oysa belediye imar durumunu 1’den 1,2’ye çıkardım diyebilir; tıpkı subasman diyeceği yerde 1 kat çıkma izni verdim diyebileceği gibi, kapalı çıkmaları saymıyorum diyeceğine 1 yerine 1,2 emsal veriyorum da diyebilir. Neden belediyenin bunu yapmadığı sorusu sorulabilir. Sonunda şöyle bir formüle gelinmiş; emsal 1 olması gerekirken, 1,7 ile çarpıldığında gerçek bulunuyor. Mimarlık mesleği açısından şu bakımdan kötüdur bu durum; belediye 1,7 emsal verdiğini söylese o zaman da mimar bu emsale göre projesini yapar. Öbür türlüsünde mimarın alanı çok daralıyor ve diğer şehirlerdeki sorunlara Antalya’da bir de bunlar eklenerek sorunlar çoğalıyor. Bu durumda mimar kolonu öyle bir yere koyar ki, dışarısına 10cm daha fazla çıkacak bir proje yapabilir. Bunun daha iyi kurgulu bir bina yapmakla ilgisi yok.

Bütün bunlardan dolayı bizim mesleğimiz Antalya’da diğer şehirlerdekinden daha farklı bir biçimde dışlanıyor, zaten bu apartman mantığına sızamazken, belediye mimarların önüne bir kere daha engel koymuş oluyor. Acaba belediye mimarlık bu işin içine giremesin diye kasten mi uğraşıyor? Antalya Belediyesi’nin apartman modeli konusunda başka bir planı mı yok ve Antalya halkı buradan başka bir yerde yaşayamıyor mu?

Burada sözü arkadaşlarıma vereceğim. Çok kısaca tanıtayım: Emre Arolat, mimar, İstanbul’da, Türkiye ölçeğinde oldukça fazla iş yapan bir mimarlık bürosu yönetiyor, aynı zamanda düzenli olarak eğitime katkıda bulunuyor. Osman Aydın, Antalya Mimarlar Odası Başkanı, kamu hizmetinde oldukça uzun süre çalışmış bir isim, belki de sorularımızın arkasında yatan gerçekleri en iyi bilen, bizi aydınlatabilecek kişilerden biri. Mert Eyiler, İstanbul’da çalışan bir genç mimar arkadaşımız, Antalyalı, uzun süre Antalya’da yaşamış ve Antalya’yla ilgisini sürdürmüş, Antalya’da hala projeler yapmaya devam ediyor. İsmail Şahinoğlu, esasen makina mühendisi, mimar değil ama müteahhitlik ve mühendislik projelerinde epeyce çalışmış ve Antalya’nın imarında ve bu bahsettiğimiz kentleşmesi içinde epeyce rol almış, dolayısıyla bunların arkasındaki gizli bilgiye sahip insanlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Şunu da eklemek istiyorum; burada amacımız çözüm üretmek değil, bu konuyu anlamaya çalışmak olacak. Bu duruma iki saatlik bir konuşmayla çözüm bulamayacağımız açık. Acaba mimarlar biraz daha etkili olabilirler mi? Burada bu konuyu algılamaya çalışıyoruz. Bütün amacımız bu. Buyrun Osman bey.

Osman Aydın: Mimarlar Odası’nın hazırladığı bir çalışmayla konuşmama başlamak istiyorum. Kent; mimarlık, mimar-işveren, bir mimari ürün yani yapı, mimar tarafından yapılan mimarlık eylemi, işverenin katkı ve sorumluluğuyla gerçekleşir. İşveren ve mimar arasındaki kent siparişi arazi parçasıdır. Bu arazi parçasının bir imar durumu vardır. Yani imar planı üzerinde mimar projesini yapmak zorundadır. İmara aykırı bir proje gerçekleştirilemez çünkü bu yasal olmaz, imar suçu işlenmiş olunur. Günümüzde “mimar”ı “imar kriterlerinde mesleğini yapan kişi” olarak kısaca tanımlayabiliriz. Mimar, proje yapılan yere kişilik ve anlam kazandırır. Bazen de sıradanlaşır ve zamanla eriyip yok olur. Bunlar da günümüz gerçekleri için doğru tespitlerdir. Günümüzde imar planları mimarların bilgisi dışında kent plancıları tarafından oy aracı olarak oluşturulmaktadır. Bu gerçekleri görmeden çözüm üretmek olanaklı değildir. Günümüz kentlerinin açmazları ve mutsuz kentlerin sayısının her geçen gün artması ve “Mimarlık Kentleşmenin Neresinde?” sorusuna verilen cevaplar ülkemizin bu konuda ne kadar vahim durumda olduğunu gösterir. Sorun ülkemizdeki kentleşme politikalarının yeniden irdelenerek çözüm üretilmesinden geçmektedir. Ve mimarın öncelikle mimarlık eğiliminin önden 5 metre yanlarından 3 metre arkadan 12 metre çekilerek yapılacak olan yapılara ait tek parça ölçeğinden ve 20cm’lik motiflerden, sanat ve estetik beklentilerinden kurtarılması gerekmektedir. Bunlar yapılmadan bu ülkede mimarlık yapmak çok zordur. Ülkedeki sorunları Antalya’dan ayırmak mümkün değildir. Belediye hiçbir şeyi mimarların özgürlüklerini kısıtlamak için yapmamıştır. Belediye, imar planlarını yandaşlarının toprak rantından maksimum fayda sağlaması amacıyla oluşturmuştur, çok doğru planlar da yapılmıştır ama bu planlara plancılar sahip çıkmamıştır. Yani subasman seviyesi ve çıkmaların bu biçimde olması topraktan rant elde edebilmek amacıyla çıkmış bir sorundur. Bu nedenle de birçok planda değişiklik yapılmıştır. Antalya’da turizm sektörü için ayrılan alanlar turizm sekteye uğradığında konut alanına, sonra turizm gelişmeye başladığındaysa birer kat artarak turizm alanına dönüşmüştür. Bu süreç içinde belli oranda mimarların da suçu vardır. Mimarlar Odası bu konuda bazı mücadeleler vermiştir. 4 katlı yapılara belediye hiçbir imar planı olmadan yapım izni vermiştir ki buna Mimarlar Odası karşı çıkmıştır. Antalya işte böyle kentleşmiştir. Antalya’ya özgü sorunu, çıkmalar ve subasmanla anlatmak doğru değildir. Ama tabii ki Türkiye’nin hiçbir yerinde olmayan şeyler Antalya’da yaşanmıştır. Subasman meselesi olmasaydı da Antalya çok iyi bir yerde olmayacaktı.

İhsan Bilgin: Belediye yandaşlarına neden bir kat daha çıkma izni vermiyor da su basmanı 2,5 metre yapıyor? Bu sorunun cevabını merak ediyorum. Burada rant sağlamaya çalışılırken farkında olarak veya olmayarak mimarın alanı daraltılmaya çalışılıyor ve bu başka şehirlerde başka biçimlerde boy gösteriyor.

İsmail Şahinoğlu: Şehir mimarlarıyla bina yapan mimarlar ayrı tasarımcılardır. Türkiye’de herşeyi yapabileceğini zanneden insanlar var. Şehir planlamacılarının arasında 10 yıl sonrasını göremeyen insanlar bile var. Butik otel tipi anlayışıyla yapılan binalarda sayı azaldıkça değer artacak, matematik totalde azalana gidildikçe kıymet artacaktır. Yani butik otelci 5 yıldızlı otellere göre daha fazla kazanıyor. Müteahhit kavramında da aynı şeyle karşılaşırız: Az üretip çok satmak kavramı burada da geçerlidir. Ve böylece avam bir şehir yerine elit bir şehir olma yolunda ilerlenebilir. Burada şehir planlamacı arkadaşım Osman Aydın, her türlü zorluğa göğüs germiştir ancak Mimarlar Odası başkanlığındayken sivil toplum örgütlerinden hiçbir destek almamıştır. Keşke meclisten birileri de burada yer alsaydı. Meclislere girebilmek için Antalya’da o partilere epey büyük bağışlar yapılıyor yani meclis üyeliği bir şekilde satın alınıyor. Bunun amacı memlekete hizmet mi yoksa mecliste istediğimi nasıl kabul ettirebilirim mi? İşte göremediğimiz veya görmek istemediğimiz bu noktadan başlamak gerekiyor. Sonra belediyelerdeki imar komisyonlarına meclis üyesi olarak giren mimar arkadaşlarımız oluyor. Gişe hasılatı bir anda sinema gişesindekinden fazla çıkıyor. O güne kadar vatandaş 10 proje yapıyorsa ortalama, bir anda bu arkadaşlar kapalı gişe oynuyorlar. Ve verilen projelerden basmakalıp akıl almaz projeler üretilmiştir. Özenilip emek sarfedilen projeler sokağa atılmıştır, sırf siyasetin gölgesinde kaldıkları için o mimar arkadaşların hakları yenilmiştir. Böylece siyasetteki çıkar düşüncesi mimarlık sanatını ikinci plana çıkarmıştır. Ne yazık ki belediyeler ve ticaret odaları kendi üyelerine avanta seyahatler düzenlerler. Orada da kimse yaşadığımız şehir, şehir gibi olsun düşüncesine sahip olmaz.

Bu durumda çözüm ne olacak? Burada çözüm konuşmuyoruz ama gerçekleri de görmemiz gerektiğine inanıyorum. Seçimler öncesinde, sırasında ve sonrasında halk maddi ve manevi hesap sorabilmeli. Sorulamazsa hiçbir sorunun önüne geçilemez dolayısıyla karmaşık, yaşaması güç, hava almayan, yaşanamayan Antalya yaratırız. Bu beton yığını içinde insanlar nasıl yaşadıklarını anlayabilmiş değiller. Bu bağlamda mimar arkadaşlarda anlamadığım bir şey var. Ben yeşili ve doğal ortamları severim, Antalya’da yeşil alanlara, ormanlara gittiğinizde orada yapılmış binalar görürsünüz. Bazı müteahhit ya da mimar arkadaşlar o yöreye uygun binalar üretiyorlar ama doğaya uymayan binalar da görüyorum. Mimarlar tabii bölgelerde bina yaparken oraya uyum sağlayan binalar inşa etmeyi düşünmezler mi? Şu andan itibaren yapılacak olan projelerde bu güzellikleri yaşamak istiyorum.

İhsan Bilgin: Gelmek istediğimiz nokta da bu konuda mimarların yapması gerekenler. Şimdi sözü Mert Eyiler’e veriyorum

Mert Eyiler: Kentteki konut ihtiyacının karşılanması için üretimin iyi ya da kötü yapılması üzerinden konuşmak gerekirse; kentte parçalar kötü bir biçimde bir araya getirilmişlerdir. Kaldırım bitişleri ve tabelalar gibi. Konyaaltı Caddesi’ndeki meslek lisesi dönemin en iyi yapılarındandır ve dikkatle bakılırsa kentin oluşmaya buralardan başladığını görebiliriz. Göç konusuna değinirsek; bir anlamda ihtiyaç vardı bir anlamda da ticaret amacı taşıyordu denebilir. Antalya’da konut ciddi bir kazanç kaynağı olmaya başladı. Böylece her biri farklı dillerde konuşan parçalar türemeye ve kentin her yanını sarmaya başladı. Sokaklar değişti ve boşluklar kayboldu. Standart bir yapı biçimi olmadığından da gerçek yapı bütünü kayboldu. Dolayısıyla şu anda iskanı olmayan yerleri boşaltma ve buralarda yıkım kararı alınıyor. Kalekapısı Antalya’nın meydanı ve böyle bir meydana sahip bir kenti düşünmek bile istemiyorum. Burada ticaret dağılmış, yaya hareketi durmuş, sonradan eklenmiş parça parça, komik binalar var. Antalya 2200 yıllık bir kenttir ve o dönemlerden bu dönemlere nelerin kaldığını merak ediyorum. Aspendos Tiyatrosu’na veya Perge kentine baktığımızda mimari anlamda işaretler görüyorum. Oysa ki Antalya’nın genel silüetine bakıldığında mimari açıdan konuşulup değerlendirilebilecek bir şey göremiyorum ve yakında bu nedenle konuşacak bir şey de kalmayacak. Bunun önüne geçebilmek için genel yönetim ve idareyle çok çalışmalıyız.

Emre Arolat: Buradaki apartman tipleri kentin genel hizasını, mimarlık formasyonunu belirliyor. Kentlerin imar tipi de bu apartman tiplerine göre şekilleniyor. Hükümet Konağı, oradaki bir parkın sınır yapısıdır veya bir otel çoğu zaman kentin genel karakteristiği içinde çok önemli bir yer tutmaz. Bu nedenle apartmanlar çok önemli. Bu sorun sadece Antalya’nın değil tüm kentlerin sorunudur. Belediyeler rant sağlamak için yandaşlarına ve oy verenlerine verdikleri sözleri tutmak için kentteki yapılaşmanın yoğunluğunu artırıyorlar. Buradaki kararlara bağlı mimarlık belli ki iyi işlemiyor. İmar müdürleri genelde mimar olabiliyor, belediye encümenleri ve meclis üyeleri ile başka düşünceler üzerine çatışarak mimarlıkla ilgili düşünceleri ortaya koyuyorlar. Mesela New York’ta da imar durumları çok karışık.

Tek yapı ölçeğindeki mimarlıkla ilgilenecek olursam; belli bir büyüklüğü geçtikten sonra ve egemen karar vericilerin verdikleri kararlar üzerinde uygulama yapılacak olduğunda elinizde bir tane koz kalır ve bunu iyi uygulamak gerekir. Bu noktada da mimarlık bunun neresinde diye baktığımızda asıl acı durum olarak şunu görüyorum. Burada mimarlık, mimarlardan artan bir şey, bir artık. Örneğin bir apartman yükseldikçe çirkinleşecek diye bir kural yok ortada. Bu resimde görüldüğü üzere buranın Paris’ten pek bir farkı yok aslında. Tek fark olarak parkları gösterebiliriz, o da şehircilik bilinci ve imar kararlarını verenlerin mimari kararlar verebilmesinden kaynaklanır. Ama asıl fark bence artık bunların yapılmasının zorunluluğunun ortaya çıktığı noktadır çünkü bu noktadan sonra mimarlığı aramaya başlıyorsunuz. Herhangi bir mimarlar odasının, mimarlık derneğinin veya oluşumunun bir araya geldiğinde imar durumu ve betonlaşma dışında bir konudan bahsettiğini duymadım. Örneğin balkon küpeştelerinin, demirlerinin şekillerinin neden öyle olduğunu hiçbir mimar birbirine sormuyor veya Antalya iklimiyle alakasız cepheler ve gariplikler bu toplantılarda çok sık konuşulmuyor. Odaların da yapabildiği bu ve belki kendilerine biçilmiş rolde ancak bunu yapabiliyorlardır.

Bu durumda “Mimarlık kentleşmenin neresinde?” sorusuna “Neredeyse hiçbir yerinde” cevabını verebilirim. Okullarda da tek yapı ölçeğinde bir şeyleri değiştirebilme inancı yok ve şehirlerin zaten geri dönülemez derecede kötü bir durumda olduğu düşüncesi var. Önce öğrenci bunu değiştirme bilincine sahip olmalıdır. Önce kendisi bir şeyler yapmalı, toplamında da bir şeylerin değişebileceğine inanmalıdır. Bütünü olan parçalar düzgün yapılırsa ve belediye daha doğru çalışırsa common sense denilen ortak mekanizmalar çalıştırılır ve o zaman iş başka noktalara götürülebilir diye düşünüyorum. Mimarlığın çok belirgin ve derin olmadığını görüyoruz. Bu anlamda bir beceriksizlik var ve bunu kabul edersek başka açılardan da bakmaya başlarız sanırım ve Antalya’da güzel bina yapabilen bir mimar göremiyorum. Bu kentlerin oluşumundaki anonimin genel kalitesi kente damgasını vuruyor. Peki bu mimarlık kalitesi biraz daha yükseltilemez mi ? Kentlerdeki özel binalar hiçbir yerde çok fazla değil. Örneğin Zürih''te de fazla güzel olmayan binalar var, ancak Zürih yine de Zürih ve ilginç bir ortalama düzeyi var. Bunu da mimarlar yapıyor. Kat sayısı, geniş yeşil alanlar veya denize yakınlık özellikleriyle olabilen bir şey değil bu, beceriksizlik konusunun bu yönü iyi incelenmelidir.

Salondan: Bu işin öznesi aslında kullanıcı ve küçük yatırımcı. Meslek hayatımda bu kavgayı odalara değil de müteahhitlere, mülk sahibi veya küçük yatırımcılara karşı veriyorum. Kullanıcı ve yatırımcı iyi yapılarda yaşamak istiyor ama aynı zamanda tasarım ve üretim sürecini en kısa zamanda geçip sonuca ulaşmak istiyor. Kafanızda da yaşam ve bina kültürü oluşmadığından bu küçük detayların oluşturduğu öznel yapıyı oluşturma sürecindeki müdahaleleri, mimarın tasarım ve ürün kalitesini aşağıya çekiyor. Benim burada yaşadığım en büyük sorun bu.

Salondan: Eleştiriye önce kendimizden başlamalıyız ve o küçük mekanlar, arsalar içerisinde doğru binayı ve estetiği yakalamalıyız. Belediyelerdeki, mimarlar odasındaki projelere baktığımızda bu projelerin tarzı, estetik kaygısı, yapılış amacı gibi konularda hiçbir şekilde eleştiri yapılmıyor. Bu anlamda bir platform oluşturulabilir mi? Mimarlık sadece metrekare, emsal, subasman mıdır? Bence değildir. Şehir plancıları toplantılarına da katılırsak adım adım bir şeylerin değişeceğini düşünüyorum.

İhsan Bilgin: Zaten bu toplantının adı Arkitera Platform, Arkitera bir mimarlık merkezi. Kale Grubu da Türkiye’de yapı malzemesi üreten büyük firmalardan biri. Çok anlamlı bir birliktelik bu: Bir mimarlık merkezi kurulmuş, sanal ve gerçek ortamda faaliyetlerini sürdürüyor. Türkiye’nin büyük bir firması bu platformların başarısı dışında başka bir beklentisi olmadan, bu platformlar için para harcıyor. Mimarlar Odası üyeleri burada ve bu platformda mimarlık konuşulması -subasmanların dışında- ve bunun yaygınlaşması çok önemli. Korkuluk, oran ve kompozisyonu da düşünerek konuşuyoruz.

Salondan: 1971’den beri Antalya’da yaşıyorum. O zamanlar tek tük faytonların yer aldığı küçük bir kasabadan ibaretti Antalya. Bahçelievler semti betonlaşan, denize doğru set oluşturan ve arkasındakilerin hava almasını önleyen bir duvara dönüşmemişken iki katlı, bahçesinde portakal ağaçları olan bir Bahçelievler’di. Kalekapısı’na da, yine tamamen asfalt ve sadece vitrinlerin yer aldığı bir görsellik kazandırılmış ama öncesinde tam ortasından bol su kaynaklarının aktığı, şelalerinin olduğu bir semtti. Kente böyle güzellikleri katan semtlerin hızla yok olduğunu görüyoruz. Bakir bir kasaba iken bugün büyük şehir statüsüne gelmiş, nüfusu bir buçuk milyonları aşmış bu kentin tabii ki değişime ve gelişime ve artan nüfusa cevap verebilecek bir yapılaşmaya direnmesi mümkün değildir. Bir zamanlar kıyı bandımız ve falezlerimizin üzerine daha güzel yapılanabilecekken o zamanki planlamayla elden kaçan birçok değer var. SİT alanları sınırlarının değişerek bu güzel falezlerin üzerinde yapı bloklarının oluştuğunu görüyoruz. Sahildeki, denize yakın olan araziler değerli olmadığından kızlara verilirmiş. Emre Arolat, Mimarlar Odası ve derneklerin politik nedenlerden dolayı mimarlık konusunda değil de farklı konularda boşuna uğraşılar verdiğini söyledi ama bu uğraşıların boşuna olduğunu düşünmüyorum. Yani kent planlamasının önüne bu tür gedikler açıldı mı sonrası bir türlü gelmiyor.

İhsan Bilgin: Kent politikasını iyi bilince otomatik olarak iyi mimarlık yapabiliyorsunuz diye bir şey söz konusu değil. Mimarlığın bundan da ayrı bir bilgisi var. Emre Arolat politika yapılmasın demiyor, bunu es geçmeyelim diyor.

Salondan: Yapılan herşey kent mobilyası aslında. Bütün bunlar yapının çevresini oluşturuyor ve bu oluşurken görsel zenginlik kazandırıyor. Bu anlamda planlamaların delinmesinin de getirdiği sakıncalar var. Yapılacak en iyi şey şudur; doğal değerler, yapı, insan ve teknolojinin birlikte ele alınıp incelenmesi lazım. 1980’lerden beri bu kent ciddi bir göç alıyor, özellikle proje ve Teşvik Yasası’yla buranın daha farklı bir boyutta değişimi hızlandı. Ayrıca burada ciddi bir konut stoğu da var ve bu da büyük bir çelişki yaratıyor. Burada bu kadar çok konuta ihtiyaç yok ki. Burada 3 bini aşan müteaahitin yaşadığı ve bunların sınırsızca ve ölçüsüzce her yere ciddi bir mücadele vererek yapı yaptıklarını görüyoruz. Bu sıkıntıları hala yaşıyoruz. Orada yapımcı ve mimar arasındaki ilişki daha farklı tanımlanmalı, yapımcıya karşı mimarın biraz daha direnmesi gerekir. Böyle bir kültürü biraz dayatması gerekebilir ama toplumun kendi algılamasında ne kadar başarılı olabilir bilmiyorum. En ufacık bir detay bile maliyet olarak görülüyor. Mimar olarak bu dayatmalar konusunda yeterince gayret sarfetmiyor olabiliriz.

İhsan Bilgin: Belli olmaz, biraz da dayatana bağlıdır.

Osman Aydın: 1950’lerden sonra Türkiye’de yaşanan yap-sat sorunu Antalya’da da yaşanmıştır. İnsanlar zevkle oturabilmeleri için bir ev satın almaya uğraşmamış, rant için bu evleri almışlardır. Antalya’da evler yükselen fiyatlara sahip olduğundan gelip buradan ev alınmıştır. Cephe estetiği önemsenmeden, evin içi görünmeden alınmıştır. Kullanıcı, müteahhit zevksiz olursa mimar da zevksiz yapılar üretiyor. Güzel binalar da yapılsa tabelalarla tanınmayacak hale gelir veya kullanıcı onu zamanla kendi zevkine göre değiştirir. Buna bir örnek Yavuz’dur. İsmini hatırlayamadığım bir caddeye işyerleri yaptı, tabelalar doğru konsun diye uğraştı ve odaya yanlış konan tabelaları şikayet etti. Büyükşehir’e yazdık ve bir tanesini kaldırttık. Turizmcisi kaldırdı, diğer taraftan peyzajla uğraşanı koydu. Bu uğraşılar iyi bir kentte yaşamak için. Mardin’de kullanıcının kültürlü olduğunu söyleyebiliriz. Burada kullanıcı öyle bir yapıda oturmak istemiş, birileri de yapmış. Antalya’da 30 senedir böyle bir şey yok. Kendi yaptığım binayı bile 5 yıl sonra tanıyamıyorum. 2,50 kotu konusuna gelirsek; o zamanlar bu masum bir istekti. Antalya’nın zemini sert ve kazmak zor, 1985’te yani belediyelere imar yapma izni verildiği dönemde, belediyelerin hazırlıksız bir biçimde reform yaparak yerele bıraktıkları dönemdedir. Belediye mühendisliklerinde müteahhitler çoğunluktadır. Sağlıklı kentler yerine ne kadar çok para kazanırızın kentleri yaratılmıştır. O dönemde Mimarlar Odası’nda saymandım ve bu konuda odanın bir sorumluluğu vardır. Bu dönemde kimse hukuksal haklarını bilmiyordu. Hem subasman kotunu hem de kapalı çıkmaları iptal ettirirdik. Ancak 1988’de elimizde böyle bir hak olduğunun farkına varabildik. Bütün kentin üzerine çıkılmış “bir katı” iptal ettirdik. Siyasilerin olmadığı toplantılarda Mimarların Odası’nın yaptıklarından gereksiz yere konuşmam, tarih İstanbul’daki, Antalya’daki, Türkiye’deki Mimarlar Odaları’nı yargılar. Rant uğruna bu kentin mahfedilmesinin önüne kimse geçemez. Mimarlar çok iyi projeler üretseler de, kullanıcı, müteahhitler ve kentte yaşayanların sağlıklı bir kentte yaşama bilinci olmadıktan sonra elinizdeki olanaklarla ne kadar estetik bina yapabilirsiniz? Bunun değişeceğine inanmıyorum, birilerini suçlamak yerine oturup nasıl bir çevrede ve konutta yaşamak istediğimizi tartışalım. Belediyede danışmanken sunduğum hiçbir proje kabul edilmedi. Kaleiçi’nde düzenleme yapalım dediğimizde bir belediye başkanı buraya belediye lazım dedi ve ben de bunu yapamayacağımı söyledim. Oradan kültürü alıp sürdürmenin gereği bu aslında, insanların nasıl yaşadığına, nasıl sağlıklı kentler oluştuğuna bakmak gerekir, bakılmadığında da işte şimdiki durum yaşanır. Bu olaylarda mimarların veya Mimarlar Odası’nın sorumluluğu vardır ama asıl kentlinin, gerçek anlamda kentli olamayışının sorunudur. Kentlinin kenti yık-yap-satçılara teslim etmesi sonucunda kenti bu hale getirmişlerdir.

İsmail Şahinoğlu: Sevgili Osman, teşekkür ediyorum. Burada dikkatimi çeken bir şey daha var. Diğer şehirlerde fazla gözlenemedi, gerçi dünyada da fazla gözlenemedi: Kültür, geçmişe dönük yaşanmışlık ve kanunlar önemlidir. Subasman kotuna tekrar değinirsek, bugün yoldan 50cm kaçırılıyor ama 1 sene sonra aynı bina 1 metre aşağıda kalabiliyor. Bu konuda müteahhitler ve mimarlar zor durumda kalıyorlar. Böylece çok güzel bile yapılsa, binalar yerin dibine gömülüyor ve birbirini tutmayan kotlarda konutlar oluşuyor. Şehir plancılığı, mimarlık mesleğine girmiyor. Örneğin Ankara’da ayrı parsellerde ikiz bina yapma durumu vardır. İlk mimarın yaptığına saygı duyuyorum ama diğerlerine duymuyorum. Maalesef ilk yapılandan sonra yapılanlar ilkiyle cephe açısında uyumlu değildir. Bir uyum söz konusu olamaz mıydı? Antalya’da kotlardan onay alırken zorlandığımız ve inşaat süresince de kademe kademe uğraştığımız yerlere gidiyoruz ve ne yazık ki yolun ve elektrik direklerinin ileride alacağı durum baz alınarak kırmızı kot çekilmemiştir. Etik olarak mimar burada ne yapabilir? Konu yine belediyeye, mimara, siyasete geliyor. Tarihe baktığımızda Konyaaltı Çarşısı yağmur yağdığında foseptik çukurlarının taştığı, her yeri su basan, bir dükkanlar topluluğu görünümündedir. Bu durumda mimarlar buraya ne yapabilir? Yine belediyenin ve siyasetin iç içe geçtiği dönemlere geliyoruz. O zaman mimar arkadaşlar Antalya’nın imara yeni açılan yerlerinde, birbirine saygılı, keyifle yaşanabilir yeni mimari yapılar yaratsınlar. Yapıların kolonundan bacasına kadar her yeri insan yaşamının şeklidir. Buna uyum gösteren insanlarız. Dolayısıyla insan ve bina arasındaki birliktelik iyi çözümlenmeli. Bu dışarıdan görünüşle başlıyor. Cephelerde binalar birbirine daha saygılı olursa, tarihinden de esinlenerek yaratılmış cepheler oluşturulursa daha yaşanılabilir ve keyif veren bir şehir oluşabilir. Ama şimdiki gibi bir yapılaşmanın olduğu Antalya’ya turist gelmiyor. Dönerciler Çarşısı çok büyük bir sevgi ve saygıyla yapıldı. Esnafların da kültürünün olmadığı kabul ediliyor. Çünkü 1920’lerde bahsi geçen çarşılar belediyenin değil de esnafın isteğince büyütülmüş ve daha sonra görülmüş ki cadde az büyütülmüş. O dönemde şehir plancısının, belediye meclisinin ve belediye başkanının yaptığı kanalizasyonlar daha kullanılmadan yıkılıyor ve bu durumda kimse hesap da sormuyor. O zaman bu çarşıdakiler kendilerinin bir tarihi esere sahip olduğunu söyleyebilirler mi? 80 yıl az bir vakit midir? Bence bu çarşı Antalya’ya özgü tarihsel dokusuyla korunabilirdi ve 50-100 yıl sonra buraya Dönerciler Çarşısı denebilirdi. Mesela Elazığ Çarsısı çok güzel değildir ama orası korunur, yurtdışından da pek çok insan orayı görmeye ve alışveriş yapmaya gelir. Bu konuyla yalnız Mimarlar Odası uğraşamaz, sivil toplum örgütleri de bir şeyler yapmalıdır. Müteahhitler, mimarlar ve kullanıcılar bazı felsefeleri düşünmelidir. Bunun sonunda güzellikler daha iyi olacak. Türkiyede eğitim enflasyonu var. İhtiyaçtan fazla doktor, mühendis, mimar mezun ediyoruz ve pastadaki payları küçülüyor. Bu nedenle de bir takım etikleri kaybediyoruz. Kaliteli eğitimle piyasada kaliteli çalışan oluyor. Ve bu sayı standartlarda kaldıkça etik ve kalite yükseliyor.

Mert Eyiler: İşe tabela asılmasın diye başlamamız gerekmiyor, projelerde sadece kullanıcının bizimle ilişkisini kurmamız lazım. Kendi öfkemize kapılarak umutsuzca davranamayız.

Emre Arolat: Umutsuz olmamak lazım ama çok umutlu da olmamak lazım. Kentin kültürü, yolları, anıtları, hizalamaları ve tarihselliği sadece mimari bir konu olamaz. Ben de kısa bir süre içinde bitmiş yapılarımı tanıyamıyorum. Örneğin Minicity projesinde boş bırakılan yerlere bir süre sonra çay ocağı konmuş ya da girişte kısa boylu kaktüsler için uğraştık ama yanına 4-5 metre boyunda bayrak direkleri konmuş. İçerideki mağazaların önüne köy kıraathanelerindekilere benzer masalar, sandalyeler konmuş. Bunlar hep olacak. Hayatımda ilk defa ödül aldığım Kozyatağı’ndaki yapının üstüne gecekondu yaptılar. Bunlara neden ses çıkarmıyorum diye bana kızıyorlar ama düşünüyorum ve de bu da buna müstahakmış diyorum. Bunlarla uğraşmak istemiyorum ama ümitsiz de değilim. Yatırımcı ilişkisinden oluşan problemler Brüksel’de, Tunus’ta yani her yerde var. Bu sorunu ümitsizliğe kapılmadan kendimize göre çözebilirsek ve herkes kendi işini iyi yapabilse bu sorunun üstesinden gelmiş oluruz.

İhsan Bilgin: İmar planları iyi olursa sorunlar hallolur, bu işler politikayla uğraşarak öğrenilir gibi bir çözüm yolu yok. Bir kere mimarlığı öğrenip iyi yapmamız gerekiyor. Diğer yandan da müşterilerle ilişkiler var, bunun da iyi ya da kötü mimar olmakla alakası yok. Bir diğer konu ise; politikacılar, belediye meclisleri, başkanlar, ziraat peşinde koşanlar, ev bulamayanlar, iş bulamayanlarla kurulan ilişkilerdir. Bu üç alanın da otomatik bir geçişi yok, politik ilişkileri iyi bilirseniz iyi mimarsınız diye bir şey yok ya da iyi bir proje yaparsanız veya iyi bir tepki verme refleksinizin olması müşterilerle iyi bir ilişki içerisinde olabilirsiniz diye de bir şey yok.

Bunların hepsi başka başka şeyler, dolayısıyla bunun şu şekilde altını çizebiliriz. Bunları birbirine karıştırmayabiliriz. Mesela konu başlığı politikaysa ve imar planlarından konuşuluyorsa cephe estetiğinden, geometriden ayrı ve önemli bir şey olduğunu bilerek bahsetmeyelim.

Salondan: Kentleri bir insana benzetiyorum. Tek binadan toplu genel bakışa kadar olan süreç birey ve toplum arasındaki mesafe kadardır. Bir birey bir toplumun kalitesinde emsaldir. Bir bina, bir kentin genel noktasında emsaldir. Dolayısıyla kentleri bir insan, yaşayan bir organizma olarak görüyorum. Antalya, merkezi hükümetlerin göz yumduğu 1985’e kadar şiddetli göç aldı. 9 Kasım 1985’te Özal Hükümeti’nde kentlerin kendi kendilerini yönetmesine kadar her şey Ankara’dan oldu. 1985’ten öncesi ve sonrası süreçleri Ankara da çok fazla fark etmedi, keşke edebilseydi. Maalesef meclisler rant kaygısıyla ideal insan yaşamını ön plana çıkaran düşünceleri unuttu. Antalya da bundan nasibini aldı. Ortak ve öncelikli olan güneş, falez, deniz gibi olgular unutuldu. Bunun değerini mimarlar, belediyeler, inşaat mühendisleri ve müteahhitler de bilemediler. Bu nedenle başarı da başarısızlık da hepimizindir.

Salondan: Nedeni ne olursa olsun bu kent şu an bu durumda. Bunun için kimimiz müteahhiti suçlayabiliriz, kimimiz rant diyebiliriz ya da Türkiye’nin ekonomik şartları diyebiliriz ama buradan dışarı çıktığımızda toplumun %99’u mimarları suçlayacaktır. Belediyelere kapalı çıkma gibi biçimsizliklerde akıl hocalığı yapan meslektaşlarımızdır. Her belediye meclis üyesinde bir mimar vardır ve onlar stardır ve bu “buluşları” yapmışlardır. Mimarların gelir dağılımı da şehirler arasında farklılık göstermez. Antalya’daki projelerin %90’nının %10’u kadarını bir mimar, kalanını diğer mimarlar yapar. Zaten Antalya’da da %10 kadar iyi yapı bulunabilir. Bu durumda acaba mimarın ne olduğunu mu tartışmamız gerekir? Siyasi gruplar Kürt sorununu tartışırken biz de Mimarlar Odası’nda “mimarlık nedir, mimar kimdir ve nasıl olmalıdır?” üzerine tartıştık. Bana göre mimar sadece 4 yıllık eğitim almış adam olmamalı. Bu değişmediği sürece bunun sorumluluğu da tüm mimarlara mal edilir.

İhsan Bilgin: Bu konudaki insiyatiflerden bir tanesi bizim girişimimiz. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde açılan yüksek lisans programı. Neden daha fazla kar getirecekken, lisans değil de yüksek lisans sorusunun yanıtı şu; Mimarlıktan lisans öğrencisi olarak yılda 2000 kişi mezun oluyor. 40 bin mimara her yıl 2000 kişi eklenmesi çok fazla. Dolayısıyla yeni lisans programı açıp buradaki 2000 kişiyi artırmak yerine eğitilmiş 2000 kişiye servis verecek yeni bir program kurduk. Özel bir kürsüden alınan bir eğitim değil de genel mimari formasyonu geliştirecek proje ağırlıklı bir eğitim. Bu tür insiyatifler var. Bu tür konuşmalardan da bir şey çıkmaz, böyle bir şey beklemeyelim ama en azından bunu paylaşmış oluyoruz. İleride belki Arkitera’dan ve Kale Grubu’ndan rica ederiz “Mimarlık nedir?” konulu platformlar düzenlerler ya da sadece güney bölgesindeki büyük şehirlerin problemleri tartışılabilir, çünkü burası İstanbul ve Bursa gibi sanayisiyle değişen bir bölge değil, turizmiyle değişen bir bölge olarak farklılaşıyor. Bu şehirler turizm yüzünden kendi doğal güzelliklerini kaybeden şehirlerdir. Kaybedilen bir şey yok aslında, nasıl ki 50 senede bunlar yapıldıysa bundan sonraki senelerde de başka şeyler yapılabilir. Bundan 10 sene önce olsaydı birkaç kişi devleti suçlardı. Şimdiki dönemde böyle bir vakit kaybından kurtulduk. Belli konularda örneğin yüksek lisans programında YÖK’ten alınan izin gibi Ankara’ya başvurulabilir ama mimarlıkla ilgili bir konuda Ankara’dan cevap beklemek yersiz olur. Artık ben masaya dönmek istiyorum, son bir söz söylemek isteyen var mı?

İsmail Şahinoğlu: Ben bir şey daha eklemek istiyorum; mimarların toplumu yönlendirici ve o toplumun yaşamdan keyif almasını sağlayan, saygı duyulan, yaptıkları eserlerde örnek olabilen insanlar olmasını diliyorum.

İhsan Bilgin: Dinlediğiniz için teşekkürler, Arkitera’ya ve Kale Grubu’na tekrar teşekkür ediyoruz. Hoşçakalın.

 

Proje Sponsoru Proje Organizasyonu Copyright© 2006 - Arkitera Mimarlık Merkezi